Metodolojik Bir Arayışın Işığında Temel Kaynaklara Yeniden Dönmek
Haksöz Dergisi Sayı: 408/409

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

Hem bir kurtuluş hem de bir inşa çabası olarak İslami hareketlerin tecdit, ihya ve ıslah anlamında en sık dillendirdiği ve büyük anlamlar yüklediği hususlardan biri de “temel kaynaklara dönüş” fikridir.

Burada şu hususun altını çizmekte fayda var: İdeal planda çoğul şekliyle “kaynaklara” yani Kitap ve Sünnet ile selef anlayışına dönüş çağrısı pratikte çoğu durumda ve büyük ölçüde Kur’an’a dönüş çağrısı olarak tezahür etmiştir. O sebeple modern dönemde Müslümanlar arasında ortaya çıkan yenilik çabalarının temelde Kur’an eksenli ıslah hareketleri olarak nitelendirilmesi mümkündür.1

Temel kaynaklara dönüş; siyasi, iktisadi ve sosyal anlamda ciddi kırılmalar ve buhranlar yaşayan İslam coğrafyasının bir yandan kendi içerisinde yaşadığı tıkanıklık ve krizler diğer taraftan Batı karşısında yaşanan çok yönlü hezimetlerin nedeni İslam değil, İslam’a yaklaşım biçimimiz olduğu tespitinden hareketle varılan bir sonuçtur. “Gerçek İslam”ın anlaşılması için dinin aslına, temel kaynaklarına (Kur’an/Sünnet) ve Asr-ı Saadet dönemi Müslümanların din anlayışına dönülmesi çağrısını içeren kaynaklara dönüş hareketinin arka planında bu düşünce ve inanç vardır.

Esasında Müslümanların dini anlama ve uygulamaları noktasında ortaya çıkan sapmalarla, bidat ve hurafelerle mücadele eden bir tür “öze dönüş” çabası tarihin her döneminde var olmuştur. Tarih boyunca birçok âlim, mütefekkir ve müceddid bidat ve hurafeyle mücadele etmiştir. Ancak modern zamanlarda bu çağrıyı farklı kılan en temel husus; kaynaklara dönüşün, ümmetin yeniden dirilişinin olmazsa olmaz bir şartı olarak görülmesidir.

19. yüzyılda Urvetu’l-Vuska hareketi ve bu hareketin fikrî anlamda öncülüğünü yapan Cemaleddin Afgani’nin gündemleştirdiği temel konuları Murtaza Mutahhari beş maddede özetlemiştir: sömürgeciliğe karşı olmak, istibdada karşı çıkmak ve şura, Kur’an ve Sünnet’e dönmek, içtihat kapısını açmak, Müslümanları bidat ve hurafelerden arındırmak.2

Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh riyasetinde çıkarılan Urvetu’l-Vuska dergisinin öncülük ettiği bu düşünce; Sebilürreşad, Menar, Sırat-ı Müstakim gibi dergilere de ilham kaynağı olmuş, Reşid Rıza, M. Akif Ersoy, Seyyid Kutup, Ebu’l Ala el-Mevdudi gibi fikrî önderlerin yanı sıra mealci, radikal, modernist, tarihselci kişi ve çevreyi de farklı boyutlarıyla etkilemiştir.

Yukarıda sözü edilen mecmualarda temel kaynaklara dönüş fikrini besleyen temel dayanak noktaları şunlardır: Müslümanların kader ve tevekkül gibi temel dinî kavramları yanlış anlamaları; dinin düşünmeyi, araştırmayı ve çalışmayı emreden talimatlarını ihmal etmeleri ve yabancı kültürlerin etkisiyle başta tasavvuf kaynaklı sudurcu veya felsefi anlayışlar olmak üzere tarih boyunca yaygınlaşan bidat ve hurafeler sebebiyle cehalet, atalet, taklit ve tefrika bataklığına düşmeleri. Yapılması gereken, dinin esaslarını doğru bir şekilde anlamak için aklı devreye sokup içtihat etmek, say ü gayret sahibi olup ulûm ve fünûnu teşvik etmek, dini Kitap ve Sünnet’e uygun şekilde ve sıddıkların, şühedanın ve sâlihlerin anladığı gibi anlamak, ene’l-hakçı ve rabıtacı tarikat yapılarına mukabil Kur’an ve Sünnet kaynaklı zühd anlayışını benimsemek, siyasi ve dinî anlamda birliğe (vahdet, ittihad) yönelmektir.

Bu genel çerçevenin bir özeti olarak modern dönemde kaynaklara dönüş çağrısını hem tetikleyen hem de ona istikamet veren iki hedeften söz etmek mümkündür. İlki Müslümanlar arasındaki parçalanmışlıkları giderme ve bir diğeri de dinin aslına dönme arayışıdır.

Bu çağrı sahipleri, Müslümanların tarih boyunca gerek dinî gerekse siyasi açıdan bölük pörçük hale gelip tefrika içine düşmelerinde, çeşitli grup ve mezheplere ayrılmalarında dine sonradan dâhil olan unsurların rolüne işaret etmekte; Kitap ve Sünnet’e dönülürse gerçek birliğin sağlanacağını ve nitekim bu esaslara sıkı sıkıya bağlı olan ilk Müslümanların tam birliğe sahip gerçek bir ümmet olacağını ileri sürmektedirler. Diğer taraftan, Kitap ve Sünnet dinî hükümleri çok sade ve herkesin anlayabileceği bir tarzda anlatmasına karşın sonradan gelen kelam ve fıkıh ulemasının detaya boğulması ve karmaşık bir dil kullanması sebebiyle dini insanlara zorlaştırdığı, insanların ve özellikle modern eğitim sürecinden geçen kimselerin dinden uzaklaşmasının sorumlusunun bu ilmî ve tarihî birikim olduğu, asıl kaynaklara yönelmenin dinin anlaşılması ve yaşanmasını kolaylaştıracağı fikri de yaygın bir şekilde savunulmuştur.3

Bahse konu bu mecmualarda yazan İslami hareket öncülerinin ya da bu ekolden etkilenmiş diğer fikir ve kanaat önderi birçok kişinin, farklı bağlamlarda dile getirdikleri düşünce ve söylemlerinde, cari bazı düşünce ve uygulamalardaki eksiklik ve yanlışlıkları düzeltmekten ziyade; küllerinden doğmanın, yeniden dirilişin, eski görkemli günlere dönmenin ve dini en saf ve berrak şekliyle yaşamanın umut ve heyecanı dikkat çekmektedir.

Temel Kaynaklara Dönüş Çağrısı ve Selefilik

Kaynaklara dönüşü savunanlar; körü körüne taklidi eleştirdikleri, dinin bidat ve hurafelerden arındırılması gerektiğine dair güçlü söylemleri ve selef vurgusu sebebiyle literatürde Selefilik hareketiyle de ilişkilendirilmekte ve kimi zaman Modern Selefilik ya da Neo Selefilik gibi isimlerle anılmaktadır.4 Ancak modern dönemlerde Müslümanların genel anlamda içerisinde bulundukları tıkanıklığın aşılması niyet ve gayretiyle yaptıkları temel kaynaklara dönüş çağrısı ile klasik anlamda Selefiliğin farklı metodik yaklaşımlar olduğunun altını çizmek gerekiyor.

İslâm düşünce tarihinde dinin anlaşılması ve temellendirilmesi noktasında genel anlamda naklî deliller öncelikli olmuştur. Burada söz konusu edilen Selefilik ise özellikle Hz. Resulullah’ın (s) vefatından sonra fetih hareketleri sonucu diğer medeniyetlerle karşılaşma veya Abbasîler dönemindeki tercüme hareketleri gibi saiklerle yabancı kültürel etkilerin yansıması olarak ortaya çıkan kelami/felsefi tartışmalara cevap olmak üzere nasların yorumunda akla/re’ye fazla yer vermeksizin onları zahirleri üzerine kabul etmekle yetinmeyi, ashap ve tâbiînin meşgul olmadığı bu konuların tartışılmasını ve bunları tartışırken uygulanan yöntemleri bidat sayarak bu alanda reddiyeler yazan, itikadi konularda tevilden ve akli tartışmalardan kaçınmayı ve çoğunlukla sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiînle sınırlanan selef geleneğine sıkı sıkıya sarılmayı savunan düşünce sistematiği kast edilmektedir.

Ashâbü’l-hadîs veya selef-i sâlihîn gibi adlarla da anılan bu damar başta Ahmed b. Hanbel (ö. 855) olmak üzere özellikle muhaddisler tarafından temsil edilmiştir. Bu dönemde selef kelimesi ve selef yolu gibi kullanımlar görülmekle birlikte dinî bir anlayış ve mezhebi yansıtmak üzere Selefilik kavramına rastlanmaz. Ahmed b. Hanbel’in takipçileri, imamlarını selefin itikadi prensiplerini titizlikle koruyan ve onları ehl-i bidate karşı savunan kişi konumuna çıkarmıştır. Sonraki dönemlerde İbn Teymiyye ve onun en önemli öğrencisi İbn Kayyim el-Cevziyye’nin çalışmalarıyla ehl-i hadîs ekolü sistematik Selefiliğe dönüşmüştür.5

İhya ve tecdit amacıyla temel kaynaklara yeniden dönüşü savunan modern dönem İslamcı anlayış ile klasik anlamda Selefilik farklı birer düşünce ve yaklaşım biçimidir. Bu iki düşünce sistematiği arasında temel bazı farkları şu şekilde özetlemek mümkün:

1) Dinin Anlaşılmasında Akıl-Vahiy İlişkisi

Selefi anlayışta dinin anlaşılmasında aklın kullanımına karşı mesafeli yaklaşım ve tevilden kaçınma söz konusudur. Selefiler nassları zahirleri üzerine kabul etme ve akli tevillere yönelmemeleriyle tanınmaktadır. Onlar genel anlamda metin tenkidini esas alan rey ekollerine, Mutezile ve Şia gibi bidat üzere olduklarını düşündükleri fırkalara ve Eş’arî kelamcıların tevillerine karşı da tavır almışlardır.

Modern dönemde kaynaklara dönüş çabalarında ise akla özel bir önem verilmektedir. Kaynaklara dönüş çağrısı yapanlar akla verdikleri bu önemli konumun tabiî sonucu olarak modern aklın kabulde zorlandığı mucizelerden söz eden bazı Kur’an ayetleri başta olmak üzere birtakım nasları Selefilerin yaptığı gibi zahirleri üzere kabul etmek yerine akli bir yoruma yönelmişler ve bu hususta kimi tevillerle Selefi çizgiden farklılaşmışlardır.

Bu türden nasslardan hadis olanlarını reddetme, ayet olanlarını ise aklın kabul edebileceği tarzda yorumlama çabası dikkat çekmektedir.

2) Hadis ve Sünnet’in Dindeki Yeri ve Teşri Değeri

Selefi anlayışta Sünnet’e özel bir önem verilmektedir. “Sünnet beyan bakımından Kur’an’a hâkimdir.” sözleri, Kur’an-ı Kerim’in hadislere başvurmadan anlaşılamayacağını belirtir. Ahmet b. Hanbel’in Kur’an ve Sünnet’ten sonra sahabe görüşlerini, ondan sonra da aslında hadis bilginlerinin zayıf saydığı mürsel hadisleri geçerli delil kabul etmesi, akli istidlallere, rey, kıyas ve içtihada ancak zaruret halinde başvurması örnek alınmaktadır. Aynı nedenlerle aklı esas alan kelam ve felsefe zararlı alanlar olarak değerlendirilmekte ve bunlarla meşgul olanlar kınanmaktadır.6 Selefiler, Kur’an’ın Sünnet’e olan ihtiyacının Sünnet’in Kur’an’a olan ihtiyacından fazla olduğunu kabul eder.

Sünnet’in dindeki yerine her vesileyle vurgu yapan Selefilere mukabil kaynaklara dönüşü savunan bazı kimseler modern aklın kabulde zorlanacağı bazı hadisleri reddetmekte mahzur görmezler. Bu çerçevede sık sık uydurma (mevzû) ve zayıf hadislerin İslam toplumlarını bozucu etkisinden şikâyet edilir. Ancak şikâyet konusu klasik hadis ilmi kuralları içinde problemli kabul edilen hadislerle sınırlı değildir. (Hz. İsa’nın nüzulü, Mehdi ve Deccal gibi kıyamet alametlerinden söz eden bazı rivayetler de hadis usulü açısından sorunlu olmamakla birlikte muhtevalarına yönelik bazı çekinceler sebebiyle reddedilmektedir. Usulü’d-din açısından Kur’an temel kaynak olarak kabul edildiği için bu tip rivayetleri Kur’an ile çürütme eğilimi dikkat çekmektedir.)

3) Fıkıh ve İçtihat

Selefilikte Ahmed b. Hanbel, İbn Teymiyye gibi bazı âlimlerin görüşlerine daha yakın bir duruş söz konusu olmakla birlikte dinî hükümlerin çıkarılmasında genellikle müçtehitlerin, âlimlerin ve mezhep imamlarının görüşlerine sıkı bir bağlılık vardır.

Modern dönemdeki temel kaynaklara dönüş talebi, klasik mezheplerin içeriğinden bağımsız olarak Kur'an ve Sünnet'ten doğrudan hüküm çıkarılmasında bir beis görmez.

Her iki yaklaşımda da ortak olan nokta, İslam'ın ilk kuşaklarının örnek alındığı bir anlayışın savunulmasıdır. Ancak modern dönemde temel kaynaklara dönüş daha fazla yenilikçi ve toplumun mevcut ihtiyaçlarıyla uyum sağlamak amacıyla daha esnek ve dinamik bir yöntem izler.

4) Bidat ve Hurafeyle Mücadele Anlayışı

Selefi anlayışta bidatler, akide ve amel olarak Kur’an ve Sünnet’te bulunmayıp dine sonradan karıştırılan unsurlar olarak anlaşılır ve bunlarla mücadele öze dönüşe yönelik bir tasfiye arayışı ve Sünnet’in ihyası kapsamında değerlendirilir.

Burada, dine sonradan giren unsurlara karşı tepki gösteren selefî bir tavırdan ziyade modern akıl ve hayat şartlarıyla bağdaşmayan unsurlara karşı bir tavrın daha belirleyici olduğu söylenebilir. Modern dönemdeki kaynaklara dönüş çağrısı yapanların bidatler, uydurma hadisler ve İsrailiyat türü rivayetleri ve bunları ihtiva eden meviza vb. kitapları eleştirirken bu çerçevede en fazla kullandıkları kavramlardan biri olan hurafe, özellikle modern zihnin anlamakta ve kabul etmekte zorlanacağı unsurlarla ilgilidir.7

Temel Kaynaklara Dönüş ve Mayınlı Alanlar

Temel kaynaklara dönüş, içtihat kapısının yeniden açılması ve terakki çerçevesinde süren tartışmalar bir yandan öze dönüş, dinin bidat ve hurafelerden arındırılması, fiilî ve kültürel istilaya karşı mukavemet, Batılı sömürüye ve modernleşme sürecine cevap üretme, ümmet tasavvuru ve bilinci ile Müslümanların birliğini tesis etme, temel referans kaynağı olarak Kur’an ile değişen, dönüşen, farklılaşan hayat arasında bağ kurarak hayatı dinin temel değerleri ile buluşturma, merhum Mehmet Âkif’in ifadesiyle “İlhamı Kur’an’dan alıp çağın idrakine sunma” gayretlerine ilham kaynağı olurken öte yandan geleneksel müktesebata karşı özensiz, dışlayıcı ve hırpalayıcı bir yaklaşım biçimine kapı araladı. Geleneğe karşı alınan bu tavır doğal olarak o gelenek içinde üretilen ilmî usullere karşı tavır almayı da beraberinde getirdi. Öyle ki bu tepkisel ve dışlayıcı tutum geleneksel dinî müktesebatla da sınırlı kalmayarak hadisleri ve Sünnet’i devre dışı bırakmaya varan bir reddi miras mantığının önünü açtı.

Kurtuluşun Kur’an’da, onun şu ana kadar yapılmamış olan yeni yorumunda olduğuna inanan modern dönem İslam bilginlerinin, Osmanlı dönemindeki terakki tartışmalarında olduğu gibi, dinin hurafelere bulanmış olduğu ve bunun Kur’an’ın gerçek anlamını bulmayı perdelediği ve sonuçta ortaya çıkan yanlış din telakkisinin insanları atalete sürükleyerek geri kalmalarına sebep olduğu yönündeki düşünceleri, Kur’an’ın modern istihdamında yeni bir çığır açarak Kur’an’a dayalı çeşitli fikir akımlarının ortaya çıkmasına neden oldu.8

Hamza Türkmen’in “Mezhepçi ve bâtınî bir din telakkisinin ölçüsüzlüğü içinde cahilî devlete, ulus yapılanmasına, sağcılığa, itikadi ve siyasi uzlaşmacılığa meyleden bir kültürden arınıp tevhidî kavramlara, Kur’an’a ve Resulullah’ın örnekliği ile irtibat kurmaya yönelen; dünyevi ihtiyaçlarla ilgili sorunlarını dengeleyebilen; ulus devletten, Amerikancılıktan, sağcılık ve ulusalcılıktan kopan; dindarlık anlayışındaki ‘milli’liği ayrıştırmaya çalışan kazanımlarımız oldu.”9 şeklindeki tespiti; öze dönüş çabalarının “kazanım” listemize katkı boyutuyla mahiyetini ve değerini fark etmek açısından son derece önemlidir ve halen de paradigmal anlamda bizlere önemli bir ufuk sağlamaktadır. Madalyonun öteki yüzünde Abdurrahman Arslan’ın “Öze dönerken nasıl bir zihinle, nasıl bir akılla Asr-ı Saadet’e gittiğini hesaba katmadı. Modern bir zihinle temel kaynaklara dönmek Protestan bir yaklaşımdır.”10 söylemi; temel kaynaklara dönüş fikrine yönelten tıkanıklıkları ve bunların sebep ve muharriklerini aşmanın imkânı olarak geleneği ima ettiği için bir açmaz ve kısırdöngüye sebep olsa da sınırın bu tarafındaki mayınlı alanları fark etmek açısından bu tespit önemlidir.

Geleneksel müktesebat ve bu gelenek içerisinde üretilen usuli kurallara bağlı kalarak ortaya çıkan bu yeni durumla başa çıkmanın zorlukları ve içtihat kapısının kapatılmasının yol açtığı donukluğa yönelik yapılan tespit ve itirazların kuşkusuz haklı ve anlaşılır sebepleri vardı ama bu itirazların pratik hayata uygulanması teorik olarak ifade edildiği kadar kolay olmadı. Esasında, dinî yaşam dediğimiz olgu; Rabbimizin bize bildirdiği ilahi mesajlar ışığında hayatımızı şekillendirmektir. Bu tespit doğal olarak ilahi mesajı ve yeryüzünde beşere ait, beşerin bilgi ve tecrübe sahasıyla yakından ilişkili hayatı iki temel sacayağı olarak işaret etmektedir. İlahi mesajın bir diğer ifadesi olarak vahiy bilgisine vukufiyeti yetersiz, hayatı tanıma noktasında da gerekli tecrübe ve donanımdan yoksun bir müktesebatla bu işin altından kalkmak, özellikle de ontolojik anlamda bambaşka değerler dünyasının temsilcileri olan bir medeniyetin (Batı), çok yönlü ve çok boyutlu kuşatılmışlığı ile yüz yüze gelmişsek ve bizler bütün bir ümmet olarak uzunca bir süreden beri bu verili şartların nesnesi pozisyonuna düşmüşsek bu çok daha zordur.

Bu zorluğun beraberinde getirdiği tıkanıklıkları, Kur’an’a yaklaşımda sergilenen zaafları ve modern döneme ait düşünsel savrulmaları ilerleyen bölümlerde daha detaylı bir şekilde ele alacağız.

Hâsılı Kelam

“Geleneksel İslam” anlayışının bir sapma içinde olduğu ve “gerçek İslam”ın anlaşılması için dinin aslına, ana kaynaklarına ve ilk nesil Müslümanları olan selefin anlayışına dönülmesi çağrısını içeren kaynaklara dönüş hareketi; başından itibaren tepkisel ve seçmeci bir harekettir ve büyük ölçüde bu özelliğini muhafaza etmiştir. Tepkiselliği en fazla yerleşik din anlayışının müsebbibi olarak görülen başta itikadi-fıkhi mezhepler, tarikatlar ve eğitim kurumları (medreseler) ile onların taşıyıcıları olarak ulema ve meşayih topluluğu ve ulemanın dini yorumlarken esas aldıkları / dinî yorumlarının çerçevesini belirleyen usullere yöneliktir. Seçmeciliği ise Kitap ve Sünnet’in yanı sıra, İslam tarihi tecrübesinden kendi argümanlarını güçlendirecek unsurların seçilerek gündeme getirilmek istenmesiyle alakalıdır.11

Sonuç olarak geleneğe tavır almak, o gelenek içinde üretilen usule karşı da mesafeli davranmayı beraberinde getirdi. Bu tavra bütünlüklü bir metodoloji eşlik etmediği, kaynakların ne şekilde okunacağı ve bu kaynaklardan nasıl yararlanılacağı konusunda belli bir ilmî ve metodik çerçeveden yoksun olunduğu ve Kur’an araçsallaştırılarak okunduğu için kaçınılmaz şekilde fikrî bir karmaşa meydana geldi.

Hızla değişen ve dönüşen bir dünyaya kendi referans kaynaklarımızdan hareketle cevap üretmenin sancıları ve paradigma arayışları hâlihazırda devam ediyor. Temel referans kaynaklarımız ve atıf yaptığımız yüzyıllarca öncesine ait pratik tecrübemizle; günümüzün hızla değişen ve dönüşen hayatını İslami temelde mezcederek yeniden şekillendirmek gerçekten çok büyük bir iddia ama mutlaka üstesinden gelmemiz gereken ağır bir yüktür. Bu yükün altından kalkmak; yüzeysel ve araçsal okuma biçimlerini aşarak bilgide derinleşmeyi ve dışımızdaki dünyayı karşıtlık ve tepkiselliğin ötesinde bir kuşatıcılıkla yeniden imar, ıslah ve inşa etmenin çok yönlü ve çok boyutlu sorgulamalarını yapmayı gerektirir.


1- M. Suat Mertoğlu, “Kaynaklara Dönüş Hareketi: Selefi Bir Talep mi Modern bir Yöneliş mi?”, Zeytinburnu Belediyesi, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi, Sempozyum Tebliğleri.

2- Hamza Türkmen, Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yayınları, s. 250.

3- M. Suat Mertoğlu, a.g.m.

4- M. Suat Mertoğlu, a.g.m.

5- https://islamansiklopedisi.org.tr/selefiyye

6- Mehmet Ali Büyükkara, Çağdaş İslami Akımlar, Klasik Yayınları, 4. Baskı, s. 54.

7- M. Suat Mertoğlu, a.g.m.

8- Şevket Kotan, “Tarihselciliğin İslam Düşünce Geleneğinde Bir Karşılığı Yoktur”, Röportaj, Haksöz Dergisi, Ocak-Şubat 2021, Sayı: 358-359.

9- Hamza Türkmen, a.g.e.

10- Abdurrahman Arslan, Yoldaki İşaretler, YouTube / Podcast, https://youtu.be/HHMUe6r-BMw?si=C0axAV6TPt_a13jV

11- M. Suat Mertoğlu, a.g.m, s. 161.

Hasip Yokuş Arşivi