Giriş: Tarihsel Kırılma ve Epistemik Kriz
Son iki yüzyıldır İslam coğrafyasının yaşadığı en derin kırılma, sadece toprakların işgali ve sınırların parçalanması değil, kalplerin ve zihinlerin de parçalanmasıyla ilgilidir. Sömürgeciliğin kanlı eli, bu topraklarda sadece haritaları yeniden çizmedi; tarih bilincimizi, ümmet tasavvurumuzu ve vahye dayalı toplumsal düzen anlayışımızı da altüst etti. Bir zamanlar Mekke’den Buhara’ya, Bağdat’tan İstanbul’a uzanan ortak bir varlık şuuru, modern ulus-devletlerin dar sınırlarında tahrip oldu.
Bugün Müslüman toplumların yaşadığı kriz, sadece siyasi ya da ekonomik değildir; bu, en temelde pusulasını yitiren bir medeniyetin yaşadığı epistemik bir krizdir. Bu epistemik kriz, Müslüman toplumların hakikati artık kendi kavramlarıyla ve anlam dünyalarıyla değil, Batı’nın seküler referanslarıyla anlamlandırmaya başlamasının sonucudur. Batı’nın “ilerleme” ve “medeniyet” iddialarıyla dayattığı seküler paradigmanın içinde Müslüman zihinler, kendi hakikat ölçülerinden kopmuş durumda. Ulusal kimlikler ümmetin yerini, milliyetçi sloganlar tevhide dayalı aidiyetin yerini almıştır.
Bu zihinsel ve coğrafi parçalanmanın ete kemiğe büründüğü alanlardan biri de Kürt meselesidir. Zira Kürtlerin yaşadığı trajedi, sadece etnik bir kimlik mücadelesi değil, bir zamanlar aynı kıbleye yönelen, aynı idealleri paylaşan halkların; modern dönemde, Batılı güçlerin çizdiği sınırlar ve ulusal ideolojilerin ürettiği kimlik kavgaları arasında birbirine ve kendi değerlerine yabancılaşmasıdır. Kürtler, bir bakıma bu tarihsel sürecin hem mağduru hem aynası oldular; çünkü onların parçalanmışlığı, aslında ümmetin bölünmüş hikâyesinin bir yansımasıdır. Dolayısıyla Kürt meselesini anlamak, sadece bir halkın etnik veya siyasal haklarını tartışmak değil, ümmetin aldığı en derin yaralardan birini teşhis etmektir.
Kürt sorunu, her dönemin siyasal bağlamına göre farklı anlamlar kazanmış; bu durum, sorunun tanımlanmasından çözüm arayışlarına kadar geniş bir yelpazede ciddi bir değişkenlik ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Kürtlerin dört ayrı ülkede -Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de- yaşıyor olmaları, meselenin mahiyetini daha da karmaşık hale getirmektedir. Zira her bir ülkenin kendine özgü siyasi yapısı, toplumsal dinamikleri ve tarihsel tecrübeleri, Kürtlerin yaşadığı sorunların niteliğini farklılaştırmakta; bu da çözüm adına ortak bir reçete sunmayı güçleştirmektedir.
Farklı siyasal ve sosyal gerçekliklere yönelik farklı -kimi zaman palyatif- çözümler sunmak bir noktaya kadar doğal ve normal karşılanabilir. Ancak bölgede yaşanan hızlı değişim ve gelişmelerin yanı sıra, Kürtlerin yaşadığı bu coğrafyada her değişikliğin diğer parçaları da etkileyen bir mahiyet arz etmesi, bu değişken zemin üzerinde kalıcı çözümler üretmeyi giderek zorlaştırmaktadır.
Bütün bu tablo, Kürt meselesinin yalnızca etnik bir sorun değil, aynı zamanda İslam dünyasının yaşadığı zihinsel, ahlaki ve tarihsel tıkanıklığın da bir yansıması olduğunu gösteriyor. Bizim açımızdan temel ihtiyaç, Kürt sorununu kendi İslami bakışımız ve ümmet tasavvurumuz çerçevesinde adil, kuşatıcı ve tevhid merkezli bir perspektifle yeniden düşünmektir. Zira İslami kardeşlik anlayışımız, ortak değerlerimiz, ümmet tasavvurumuz ve tarihsel hafızamız, bugün elimizdeki en değerli ve stratejik imkânımızdır. Rabbimiz, “Müminler ancak kardeştirler.” buyururken, bu kardeşliğin sınırlarını ne coğrafya ne ırk ne de dil belirlemiştir.
İşte bu yazı; Kürt meselesine dair tartışmaları, modern ulus-devlet mantığının dar kalıplarından çıkarıp ümmetin ortak değerleri, adalet ideali ve kardeşlik hukuku çerçevesinde yeniden ele almayı; aynı zamanda Türkiye’deki ulusalcı ve seküler paradigma ile onun tarihsel ve ideolojik kodlarının ürettiği tıkanıklığa dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.
Kürt Sorunu: Tarihsel ve Bölgesel Boyut
Genel anlamda Kürt sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakların dört yeni devlet -Türkiye, İran, Irak ve Suriye- arasında bölüşülmesinden kaynaklanan bir sorundur.
Türkiye özelinde ise Kürt sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren benimsenen ulus-devlet projesinin homojen bir milli kimlik inşası hedefiyle yürütülen baskı, inkâr ve asimilasyon politikalarından beslenmiştir. Dolayısıyla mesele, yalnızca etnik ya da güvenlik temelli bir sorun değil; derin tarihsel, kültürel ve toplumsal dinamikleri olan çok katmanlı bir yapı arz etmektedir.
Sadece bir güvenlik sorunu veya silahlı çatışma başlığıyla sınırlanamayacak kadar derinlikli olan bu sorun; değerler, kimlik, kültür, siyaset ve insan hakları eksenlerinde şekillenmektedir. Türkiye'de yaşayan Kürt halkının talepleri, uzun yıllar boyunca inkâr, asimilasyon ve baskı politikaları ile karşılık bulmuş; bu durum zamanla siyasal gerilimleri artırmış ve çatışmalı süreçlere zemin hazırlamıştır.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları, ‘ümmetten bir ulus yaratma’ sloganıyla özetlenen bir ideolojik dönüşüme giriştiler. Bu formül hem dinî hem de kültürel bakımdan çok katmanlı bir toplumu tek bir kimlik kalıbına sıkıştırmayı hedefliyordu. İdeolojik temelde ve kurgusal bir tahayyülün sonucu olarak hedeflenen bu yurttaş kimliği, sorunun mihenk noktasıdır.
Bu dönemde “Türk ulusalcılığı”, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ümmetin dağılmasına karşı bir tür modern kurtuluş reçetesi olarak sunuldu. Osmanlı’nın çok kimlikli yapısı tasfiye edilirken, Türklük üst kimliği altında homojen bir ulus inşa edilmek istendi. Devletin ideolojik baskı aygıtları da seferber edilerek etnik, mezhebî ve dinî farklılıklar, anayasal yurttaşlık lehine asimile edilmek istendi. Kürtlerin yaşadığı ve nihayetinde isyan ettiği bu kimlik baskısı, işte bu toplumsal mühendisliğin doğal sonucudur.
Kürt milliyetçiliği meselesini ele alırken, bunun aslında “Türklerin Türkleştirilmesi” sürecinin bir türevi olduğunu unutmamak gerekir. Türkiye’de Kürt sorununun ortaya çıkışı, doğrudan doğruya Türk uluslaşma ve sekülerleşme süreciyle iç içe geçmiş bir tarihsel gelişmedir. Zira Cumhuriyet döneminde inşa edilen Türk ulus kimliği, yalnızca Kürtleri değil; dindar Türkleri, Arapları, Çerkesleri ve ümmetin diğer bileşenlerini de seküler bir yurttaş kimliği altında homojenleştirmeyi hedefleyen kapsamlı bir toplumsal mühendislik projesi olarak kurgulanmıştır.
Ulus-devlet yapısı içinde yalnızca temel hakların inkâr edilmesi değil, aynı zamanda toplumu bir arada tutan en güçlü ortak payda olan İslam’ın siyasal ve toplumsal hayattan dışlanması da ayrışmayı derinleştiren temel bir unsura dönüşmüştür. “Bin yıllık kardeşlik” söylemi sıklıkla dile getirilse de bizi gerçekten kardeş kılan ortak inanç, değer ve aidiyetlerin dışlanması, bu kardeşliği mümkün kılan zemini fiilen ortadan kaldırmıştır.
Benzer bir süreç, İran, Irak ve Suriye’de de yaşanmış, Kürtlerin varlıkları ve kimlikleri, ulusalcı ideolojilerin baskısıyla yok sayılmaya çalışılmıştır. Bu dışlayıcı politikalar, bir yandan zihinsel bir ayrışmaya zemin hazırlarken, diğer yandan da temelinde karşıtlık barındırmakla birlikte benzer reflekslerle şekillenen ulusalcı kimlik arayışlarını tetiklemiştir.
Cumhuriyet’in erken dönemlerinde bu politikalara karşı verilen tüm tepkiler ve direnişler, devletin resmî söyleminde geri kalmışlıkla, eşkıyalıkla ve otoriteye başkaldırıyla ilişkilendirilmiş; böylece mesele, meşru devlete yönelmiş bir güvenlik ve asayiş sorunu olarak tanımlanmıştır. Sorunun bu çerçevede kavramsallaştırılması ise uzun yıllar boyunca militarist yöntemlerle “çözüm” arayışını meşrulaştıran bir zemin oluşturmuştur.
Hâlihazırda ise sorun, daha çok “demokratikleşme”, “kültürel haklar” ve “kimlik talebi” çerçevesinde tanımlanmaktadır. Bu yeni tanımlama biçimi hem devlet açısından hem de Kürt ulusalcılığı cephesinde, şiddetin bir araç olarak kullanılmasına duyulan gerekçeyi ve ihtiyacı büyük ölçüde ortadan kaldırmış görünmektedir.
Dikkatle bakıldığında, Kürt meselesi, farklı tarihsel ve siyasal konjonktürlerde biçim ve içerik değiştirerek sürekli yeniden üretilen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa asıl güncellenmesi gereken, bu sorunun kendisi ya da onu tanımlama biçimimiz değil; meseleyi anlamlandırma tarzımız, yani bu soruna zemin oluşturan düşünsel paradigmanın kendisidir.
Ulusalcılık ve Açmazları
20. yüzyıl boyunca İslam dünyasında inşa edilen ulus-devletler, ümmetin tarihsel sürekliliğini ve ortak bilinç ve aidiyet zeminini tahrip etti. Her biri Batı merkezli modern ulus-devlet modelinin kötü birer kopyası olan bu yapılar, “terakki” ve “modernleşme” söylemleri eşliğinde İslam’ın siyasal, ahlaki ve toplumsal referanslarını sistematik biçimde tasfiye etti.
Kürt meselesinin doğru anlaşılması için hem bu tabloyu hem de Türk ve Kürt ulusalcılıklarının mahiyetini soğukkanlı biçimde tahlil etmek gerekiyor.
Ulusalcılık, modern çağın en etkili fakat aynı zamanda en yıkıcı ideolojilerinden biridir. İnsanı “ulus” kavramı üzerinden tanımlayan bu yaklaşım, insanlık tarihinin en köklü kardeşlik bağlarını koparmış; ümmeti yapay sınırlarla bölmüş, birbirini rakip ve kuşkuyla bakan topluluklara dönüştürmüştür. Oysa İslam’ın öngördüğü birlik anlayışı, adalet ilkesine, vahiy bilincine ve uhuvvet (kardeşlik) esasına dayanır. Bu birlik, kan ya da soy bağlarından değil, iman bağından doğar. Ulusalcılık ise bu bağı, “ulus” denilen modern bir putun etrafında yeniden tanımlar. Böylece ümmet bilincinin yerini etnik rekabet; Allah’ın koyduğu ölçülerin yerini ise ulusal çıkarlar alır.
Türkiye özelinde bu süreç, Cumhuriyet ideolojisinin “ulus inşası” hamlesiyle birlikte hız kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerine ancak farklı temeller üzerine kuruldu. Osmanlı farklı etnik unsurları barındırabilirken, mevcut sistem tek bir etnik unsur “Türklük” üzerine kurulup diğer unsurların yok sayılmasına ve mümkünse asimile edilerek dönüştürülmesi temeline oturtulmuştur. “Modernleşme” adı altında yürütülen bu proje, aslında Batı’nın sekülerleşme modelinin bir yansımasıydı. Din, toplumsal hayatın merkezinden çekilip “özel alan”a hapsedildi; ümmet bilinci ise “gericilik” ya da “Orta Çağ kalıntısı” olarak yaftalandı.
Bu paradigma, sadece Kürtleri değil, Türkleri de kendi köklerinden kopardı. Bu paradigmanın hedeflediği yurttaş kimliğinin birbirini besleyen üç temel vasfı vardır: Batıcı, laik ve ulusçu. Cumhuriyet’in kurucu kadroları açısından Türk kavramı bütünüyle İslami değerlerden ayrışmış ve Batıcı bir yurttaş kimliğini ifade eder. Çünkü Türk ulusalcılığı, Batı’yı merkeze alan bir kimlik inşası üzerine kuruldu. Böylece hem Kürt’ü hem Türk’ü, İslam’ın kuşatıcı kimliğinden uzaklaştırarak birbirine yabancılaştırdı.
Kürt ulusalcılığı da kendi varlık gerekçesini büyük ölçüde bu tarihsel tepki zemininde inşa etti. Osmanlı sonrası ulus-devlet düzeninde dışlanan, kimliği inkâr edilen bir halkın tepkisi zamanla seküler bir kimlik arayışına dönüştü. Ancak burada da temel problem, çözümün Batılı düşünce kodlarında aranmasıydı.
Milliyetçiliğin Osmanlı’nın bünyesine sirayet etmesi ve toplumsal varoluş referanslarının dinsel temelden etnik temele indirgenmesiyle birlikte milletler sistemi çözülmeye başladı. “Bağımsızlık”, “ulus”, “vatan” gibi modern siyasal kodlar, ümmet idealinin yerini aldı. Böylece her iki ulusalcılık da -Türk ve Kürt- aynı paradigmanın iki farklı tezahürüne dönüştü.
Süreçlere dikkatle bakıldığında Kürtlerdeki bütün tepkiler, Osmanlı’dan başlayarak günümüze değin Türk devlet politikalarının paralelinde ve tepkisel olarak gelişmiştir. Biri modern ulus-devleti kurtuluşun aracı olarak gördü, diğeri devlete karşı “kendi devleti”ni kurmayı. Böylelikle her ikisi de birlikte yaşama iradesini ve bu iradeye zemin teşkil eden ortak paydaları kaybetti.
Ulusalcılığın en büyük açmazı, “adaleti” değil “ulusal çıkarı” öncelemesidir. Birlik ve beraberliği etnik veya milli bağlar üzerine kurar; oysa İslam’da adalet, bütün kimliklerin üzerinde bir ilkedir. Kur’an’ın “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide, 8) uyarısı, tam da bu tür kimlik merkezli sapmalara karşı bir uyarıdır. Ulusalcılığın adaletle kurduğu ilişki daima tek taraflıdır. Bu yüzden ulusalcılık hiçbir zaman kalıcı barış üretemez; zira barış, ortak çıkarlar değil, ortak değerler üzerine ancak inşa edilebilir.
Ulus-devlet olgusu; yüzyıllarca neredeyse birbirlerinin kökünü kuruttuktan sonra Batılılar için görece bir istikrar sağlamış olabilir, ancak imparatorluk bakiyesi olan ümmet coğrafyasına baskı, inkâr ve asimilasyon politikaları dışında bir sonuç getirmedi. Sadece etnik boyutuyla Kürtler değil, mezhepsel olarak Aleviler; din olarak gayrimüslim azınlıklar ve dindar Müslümanların tamamı “vatandaşlık” veya “yurttaşlık” denilen olgu dolayımında baskı, inkâr ve asimilasyon politikalarına muhatap oldular. Şeyh Said, Seyid Rıza, İskilipli Atıf Hoca ve Ermeni Tehciri bu sözünü ettiğim politikaların sembolik birer örneğidir.
Binlerce yıl farklı dinî, mezhebî ve etnik unsuru sulh ve esenlik içerisinde bir arada yaşatan barış zemini büsbütün ortadan kalkmıştır. Bu zemini yeniden tahkim etme ve sahiciliği olmayan sınırları ortadan kaldırarak “bütünleşme” temelli politikaları hayata geçirmekten başka çare yoktur.
Bugün gelinen noktada ne Türk ne de Kürt ulusalcılığı, toplumu bir arada sulh ve esenlik içerisinde bir arada tutacak ahlaki ve ontolojik zemini güçlü bir anlayış sunabilmektedir. Çünkü her ikisi de Batı’nın seküler aklından beslenmiş, ümmetin tarihsel müktesebatından kopmuştur. Bu kopuşun sonucu olarak halklar arasında güven, merhamet ve dayanışma yerine, karşılıklı kuşku ve çatışma yer etmiştir. Oysa ümmet tasavvuru, farklılıkları tehdit değil, rahmet olarak gören bir bilinç inşa eder. Ulusalcılık ise bu rahmeti kavrayamadığı için, sürekli olarak kriz ve çatışma üretir.
Dolayısıyla bölgede kalıcı bir barış ve kardeşlik ancak İslam’ın adalet ve tevhid ilkeleri üzerine kurulabilir. Ne Batı tipi ulus-devlet, federasyon, konfederasyon modelleri ne de etnik temelli bağımsızlık projeleri, bu coğrafyanın tarihsel ve toplumsal gerçekliğine karşılık gelmektedir.
1984 yılında başlayan ve bugüne kadar devam eden şiddete dayalı siyasallaşmanın bıraktığı derin izleri kısa vadede silmek elbette mümkün değildir. Bununla birlikte, geldiğimiz noktada PKK’nin silah bırakarak tasfiye kararı alması mutlaka değerlendirilmesi gereken bir olumluluktur. Ancak silah bırakılsa bile ulusalcı ve seküler kodlarla kuşatılmış anlayışlarla bölgede kalıcı bir barış ve kardeşlik tesis etmenin imkân ve ihtimali yoktur. Zira imparatorluk bakiyesi coğrafyalarda ulusalcı anlayış, toplumu düzenleme, barış sağlama ve meşruiyet üretme kabiliyetine sahip değildir. Gerçek barış, ancak ümmet bilinci, adalet ilkesi ve İslami kardeşlik hukukunun yeniden tesis edilmesiyle mümkündür. Çünkü Batı menşeli ulusal kimlikler, bölge halklarına adalet değil, sadece çatışma ve güvensizlik getirmiştir.
Bizim Hikâyemiz Başka: Adaletin, Kimliğin ve Yeniden İnşanın İzinde
Ulus devletlerin inşa ettiği zemin, tarihsel ve kültürel gerçekliğimizle örtüşmediği gibi, bu zeminin sorunlu, hastalıklı ve çürük olduğu, bu hastalıklı zeminden sağlıklı çözümler üretmenin imkânsızlığı bir yana, bu zeminde yaşamaya mecbur ve mahkûm olmadığımızı fark ettiğimizde önümüze bambaşka ufuklar çıkmaktadır.
Bu noktada, yapılması gereken temel şey; ‘mevcut realitenin’ kendisini sorgulamaktır. Bu bakış aynı zamanda bizi verili şartlarda çözümler üretme sığlığından kurtararak ideal hedef ve çözümlere ulaşmak için ideal zeminler inşa etmeye ve kültürel/tarihî tecrübelerimizden hareketle yeni alternatifler oluşturma yollarına sevk edecektir.
Esasen, bugün hâlihazırda üzerinde konuştuğumuz adaletin tesisi; safların tahkim edilmesi, halklar arasında kardeşliğin sağlanması gibi ihtiyaçların tamamı, bu türedi rejimlerin doğasından kaynaklanan patolojik sonuçlardır.
Dolayısıyla bu süreç, sadece bir müzakere masası değil; yüz yıllık bir kopuşun telafi fırsatıdır. Müslüman halkların birbirine yeniden güven duymasını sağlayacak, ümmet bilincini yeniden canlandırabilecek bir imkândır.
Mevcut sorunların aşılması, bu ayrışmayı üreten anayasal ve kurumsal temellerin kapsamlı bir şekilde yeniden şekillendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, tarihsel ve toplumsal gerçekliğimizle örtüşmeyen bu rejimlerin köklü bir değişime tâbi tutulması gerekmektedir.
Ancak bu şekilde, kendi medeniyet değerlerimizle yeniden buluşmak ve bu değerler üzerine inşa edilecek kapsayıcı bir kurumsal yapıyı mümkün kılacak toplumsal uzlaşma zemini tesis edilebilir. Zira hiçbir ahlak, ilke ve değer tanımayan; din ile de mesafeli ulusalcı ve seküler anlayışlarla bölgede huzur ve kardeşlik hayalleri kurmak ve bir gelecek tasavvuru oluşturmak mümkün değildir.
Evet, bugün ortada iftihar edeceğimiz bir ümmet tablosunun olmadığının elbette farkındayız ama bizim tasavvurumuzda ümmet denilen şey, sınırları belirlenmiş salt muhkem bir siyasal birliktelikten çok daha öte bir şeydir. Bizim açımızdan ümmet tasavvuru, vahyin rehberliği doğrultusunda inşa edilmiş bir dinî, ahlaki, kültürel ve toplumsal düzen idealidir. Tarih boyunca farklı baskı, işgal ve iç bölünmelere maruz kalmış olsa da İslam’ın kardeşlik ruhunu ve dayanışmasını tesis eden bu idealden vazgeçmemiz mümkün değildir.
Bu topraklarda tarih, sadece güç sahiplerinin değil, hak ve adalet arayanların mücadelesiyle yazıldı. Bizim ideallerimiz ve tasavvurumuz, ulus-devletlerin dayattığı tekdüze kimliklerin, emperyal güçlerin müdahalelerinin ve geçici politik hesapların ötesinde şekillendi.
Bu yüzden mücadelemiz, salt bir siyasi mücadele değil; fıtrî hakların, adaletin ve kardeşliğin yeniden ihyası mücadelesidir. Bizim hikâyemiz, işte bu hakikatin peşinden yürüyenlerin hikâyesidir. “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; birbirinizle tanışasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en çok takva sahibi olanınızdır.” (Hucurat, 13)
Bizim açımızdan bugün yeniden konuşulmaya başlanan çözüm ve normalleşme arayışları, aslında yalnızca etnik ya da siyasal bir meselenin değil, çok daha derinlerde nükseden bir “medeniyet krizi”nin yansımalarıdır. Dolayısıyla bölgede kalıcı bir barış ve istikrarın tesisi, taktik uzlaşılarla değil, bölgenin tarihsel, kültürel ve toplumsal dokusuna uygun; tevhid, adalet ve kardeşlik temelli bir anlayışla ancak sağlanabilir.
Bizim Kürt ve Kürdistan meselesine dair tartışma ve çözüm zeminimiz budur. ABD’nin bölgedeki emperyal hedeflerine veya İsrail’in çatışma ve düşmanlık stratejilerine entegre bir biçimde ve buna bel bağlayarak sürdürülecek politikalarla bölgede kalıcı huzur, barış ve kardeşlik tesis etmek mümkün değildir. ABD ve Batılı ülkelerin ajandalarına angaje bir mücadeleyi reddediyoruz. Bu hem ilkesel olarak hem de tarihî tecrübelerimiz açısından mesafeli durduğumuz temel bir yaklaşımdır.
Tarih, dış güçlerle ittifak kurarak hedeflerine ulaşmaya çalışanların ibretlik hikâyeleriyle doludur. Çünkü emperyal hesaplar mazlumların istiklalini değil, her zaman kendi çıkarlarını öncelemiştir.
Bugün de Batı’nın, bölge halklarına “demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” adı altında sunduğu reçeteler, gerçekte yeni bağımlılık ve sömürge biçimlerinden başka bir şey değildir.
Hak ve Fitne Arasında: Yeni Dönemin İşaret Taşları
Baasçı veya Kemalist anlayışın beraberinde getirdiği; Araplık ve Türklük üst kimliği altında hayata geçirilmek istenen toplumsal tekdüzelik dayatmaları, istenilen bütünlüğü sağlamak bir yana; toplumsal kutuplaşmayı derinleştirerek kimlik bunalımı ve ayrışmayı körüklemekten başka bir işe yaramamıştır.
Bu vesileyle önemli bulduğum birkaç hususun altını çizmek istiyorum:
Baas rejiminin on yıllarca “Araplık” kimliği üzerinden yürüttüğü tek-tipçi dayatmalarının bugün Suriye’de “Arap Cumhuriyeti” etiketiyle yeniden tedavüle sokulmasını asla tasvip etmek mümkün değildir. Suriye’nin bir Arap Cumhuriyeti olarak değil, tevhid, adalet ve kardeşliği esas alan bir İslam Cumhuriyeti olarak yapılandırılmasını umut ve temenni ettiğimizi bu vesileyle belirtmek istiyorum.
Bu çerçeveden hareketle gerek Kürtlerin gerekse Suriye toplumunun asli birer parçası olan diğer dinî, etnik ve mezhepsel unsurların sahip olduğu tüm fıtri ve insani haklar, Suriye’nin bütünlüğü içerisinde hak ve adalet temelinde anayasal güvence altına alınmalı ve korunmalıdır.
Bazen hak ile fitne arasındaki mesafe, bıçak sırtı gibidir. Bir adım attığında adaletin yolundasındır; bir adım daha attığında ise fitneye kapı aralarsın. Bugün “Kürt meselesi” tam da böyle bir yerde duruyor. Bir yanda asırlardır bu topraklarda yaşayan bir halkın hak ve adalet arayışı, diğer yanda emperyal güçlerin bu arayışı kendi kirli hesaplarına alet etme çabası… İşte bu iki uç arasında, hepimizin imtihanı başlıyor.
“Kürt meselesi” bu bağlamda, küresel güçlerin bölgesel denklemde kullanabileceği yeni ve işlevsel bir aparat olma potansiyeli taşıyor. Bu sebeple PYD’nin Suriye’de dış güçlerin emperyal hedeflerine angaje bir politik ajandayla hareket etmesini de tasvip etmiyoruz.
Suriye’de sol, seküler ve ulusalcı bir anlayışa dayalı Baas rejimi tarihin tozlu sayfaları arasına karışmışken bunun Kürt versiyonunu yeniden tahkim etmek, her şeyden evvel Kürtlere büyük bir haksızlık ve zulümdür.
Gördüğümüz şudur: Kürt ulusalcılığı bir sekülerleşme dalgasına dönüştürülmek isteniyor. Batı’nın iştahını kabartan Kürtlerin hak ve menfaatleri değil, işte bu dalgadır. Dolayısıyla Batı’nın belli bazı Kürt gruplara yönelik ilgisi, bu grupların taşıdığı seküler ve Batıcı kodlar sebebiyledir.
Batı’nın Kürtlere değil, Kürtlerin sekülerleşmesine ilgi duyduğunun en somut örneği, 2003 yılında Irak’a müdahale ettiğinde bazı Kürt grupları destekleyip güçlerini tahkim etmesi, İslami anlayışa sahip bazı Kürt gruplarını ise zayıflatarak devre dışı bırakmasıdır.
Bizim meselemiz bir “ulus” meselesi değil, bir izzet ve adalet meselesidir. Biz, kendi kimliğimizi Batı’nın tanıdığı sınırlar içinde değil; Kur’an’ın adalet ölçüsünde ve ümmetin tarihsel hafızasında ararız. Bu yüzden kendi tarihimizin, kendi değerlerimizin ve kendi kardeşliğimizin izinde yürümek, her türlü dış ajandaya karşı en müstakim yoldur.
İşte bu sebeple Kürt meselesi, hak ile fitne arasındaki bu bıçak sırtında yürüyen bir imtihandır. Bu imtihanı ancak vahyin rehberliği, adaletin terazisi ve kardeşliğin sarsılmaz inancı ile aşabiliriz.
Sonuç ve Çözüm Önerileri
Tarihin bir kırılma anını yaşadığımızı görmemiz gerekiyor. Bölgemiz, yüzyıllık bir faslın kapanışına, yeni bir tarihsel dönemin eşiğine tanıklık ediyor. Asırlardır zihinlerimize kazınan ulus-devlet paradigması, bugün hem meşruiyetini hem de sürdürülebilirliğini kaybediyor. Suriye’de Baas rejiminin çöküşü ve Türkiye’de Kemalist paradigmanın bir tıkanıklığa sürüklenmesi, aslında aynı tarihsel sürecin farklı yüzleridir.
Bu imkân, modern ulusçuluğun dar kalıplarını aşarak İslam ümmetinin ortak vicdanında kök salacak yeni bir kardeşlik inşasına imkân sağlamaktadır.
Ortaya çıkan bu tabloyu, bölgedeki hızlı ve karmaşık gelişmelerle birlikte değerlendirdiğimizde, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olan ulusalcı–Türkçü–Kemalist paradigmanın ne bu gelişmeleri doğru anlayabileceği ne de sağlıklı bir şekilde yönetebileceği açıktır. Esasında üzerinde konuştuğumuz Kürt meselesi, bizatihi bu paradigmanın baskıcı ve inkârcı yaklaşımının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Kemalist ideoloji, farklı kimlikleri ya bütünüyle yok saydı ya da sistematik biçimde baskı altına aldı. Sonuçta, Cumhuriyet’in bir asırlık serüveni; çatışmalar, muhtıralar, darbeler, inkâr ve asimilasyon politikalarının gölgesinde geçti ve ülkeyi siyasal, toplumsal ve kültürel bakımdan bir tıkanmanın eşiğine getirdi.
Bu nedenle, sadece Kürt meselesi değil, Türkiye’nin diğer derin toplumsal sorunlarının çözümü için de adalet ve kardeşliğin hâkim olduğu yeni bir tarihsel anlayış ve düşünceye ihtiyaç vardır.
Tam da bu tıkanıklık ve açmazların kendini iyiden iyiye hissettirdiği bir süreçte Suriye’de gerçekleşen devrim sadece Suriye’de değil, başta Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu’yu paradigmal anlamda etkileyecek, değiştirecek ve dönüştürecek bir potansiyel barındırmaktadır. Türkiye, bölgedeki bu baş döndürücü gelişmeler karşısında kendi iç siyasetinde Kemalizm’i; dış siyasetinde ise bölgedeki Türkmenleri merkeze alarak bölgesel bir aktör olamaz.
Hâlihazırda geldiğimiz nokta itibariyle, Türkiye’de Anayasa değişikliği tartışmaları yalnızca toplumsal taleplerden kaynaklanan bir ihtiyacın sonucu olarak değil; aynı zamanda bölgesel gelişmelerin dayattığı stratejik bir zorunluluk olarak da karşımıza çıkıyor. Bölgemizdeki gelişmeler ve özellikle Suriye Devrimi’nin ortaya çıkardığı yeni koşullar, Türkiye’nin mevcut devlet paradigmasını yeniden yapılandırmasını zorunlu kılıyor.
Dolayısıyla yeni anayasal düzenlemeler, sadece iç bütünlüğün tahkimi açısından değil; aynı zamanda bölgedeki yeni şartlara uyum sağlamak açısından da kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.
Buna ister ümmet tasavvuru ister Osmanlı özlemi veya neo-Osmanlıcılık ister devlet aklı ister zorunluluk ne derseniz deyin böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Tam da bu süreçte artık Türkiye’nin bir iç meselesi olmaktan çıkıp bölgesel ve uluslararası bir soruna dönüşen Kürt sorunu ve bu soruna çözüm bulma zorunluluğu sözünü ettiğim değişim ve dönüşüm ihtiyacını daha da belirgin hale getirmektedir.
Kürt meselesinin silahla değil siyasetle, zorbalıkla değil adaletle, seküler ve dayatılmış kimlik kurgularıyla değil ümmetin ortak vicdanıyla ve hak, adalet ve kardeşlik temelli bir siyasal tahayyülle çözülmesi gerekliliği artık daha fazla kendisini dayatmaktadır.
Bizler İslami kesim olarak devletin bu doğrultudaki değişim çabalarına teşvik edici, destekleyici ve yol gösterici bir şekilde yaklaşmalıyız.
Evet, ortaya çıkan bu jeopolitik tablonun İslami muhayyilemiz açısından büyük bir ufuk açtığını düşünüyor ve bu minvaldeki değişim ve dönüşüm ihtiyacına elimizden gelen her türlü olumlu katkıyı sunma bilinciyle hareket ediyoruz. Dolayısıyla, bu yönde ortaya konulan değişim çabasını ve konjonktürün önümüze getirdiği bu tarihsel imkânı, kalıcı bir barış ve kardeşlik zemininin inşası için önemli bir tarihsel fırsat olarak görüyoruz. Aynı şekilde diğer tüm toplumsal kesimlerin de bu sürece olumlu anlamda destek ve katkı sunması gerektiğine inanıyoruz.
Bu fırsat sadece İslami bakışımızın bir sonucu olarak yaklaştığımız politik bir tercih değil, başta Kürtler olmak üzere bölgedeki bütün halklar için bir kurtuluş reçetesi imkânı barındırmaktadır. Zira Kürt halkı da tıpkı bölgedeki diğer Müslüman halklar gibi, kendi kimliğini ancak ve sadece ümmetin bütünlüğü içinde koruyabilir. Bu kimliğin fıtrî zemini modern ideolojiler değil; İslam’ın adalet ve kardeşlik anlayışıdır. Eğer biz hep birlikte bu hakikatin savunucuları olursak emperyalizmin çizdiği sınırların ötesinde yeni bir birlik ve kardeşlik zeminini elbirliğiyle inşa edebiliriz.
Bugün bölgemizde yaşanan bütün sarsıntılar, aslında İslam dünyasının uzun bir fetret döneminden çıkış sancılarıdır.
Kürtlerin, Arapların, Türklerin veya Farsların yaşadığı tıkanıklık ve açmazların tümü; eğer tevhid ve adalet ilkeleriyle aşılmazsa her biri emperyalizmin yeni dizayn projelerinin dolgu malzemesi haline gelir. Bu nedenle, meselenin özünde “etnik” değil “medeniyet” eksenli bir yeniden inşa ihtiyacı vardır. Cevabını aradığımız soru “kimin devleti” değil, “nasıl bir medeniyet” sorusuna verilecek cevapta saklıdır.
Bu bağlamda Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların önünde iki yol bulunmaktadır: Ya Batı merkezli statükoyu koruyarak bölgede kendi tarihsel derinliklerini yitirecek ya da ümmetin ortak değerleri etrafında yeni bir siyasal ve toplumsal tahayyülün öncülüğünü, onurunu ve erdemini üstleneceklerdir. Bu ikinci yol, sadece bir dış politika tercihi değil; aynı zamanda medeniyet iddiasının yeniden hatırlanmasıdır. Bugün “çözüm süreci”ni anlamlı kılacak olan da tam olarak budur: Kürtlerle Türklerin, Araplarla Farsların, yani ümmetin bütün parçalarının yeniden aynı ideali, aynı kıbleyi paylaşmasıdır.
Biz inanıyoruz ki bu coğrafyada kardeşliğin yeniden tesisi, sadece Kürtlerin değil, bütün ümmetin yeniden dirilişidir. Ve bu dirilişin adı adalet, tevhid ve kardeşliktir.
“Allah, kendi dinine yardım edenlere elbette yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, mutlak galip olandır.” (Hac, 40)


