Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek
Haksöz Dergisi Sayı: 411

Kürt sorunu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana süregelen, çok boyutlu, tarihsel ve toplumsal kökleri olan karmaşık bir meseledir. Sadece bir güvenlik sorunu veya silahlı çatışma başlığıyla sınırlanamayacak kadar derinlikli olan bu sorun; değerler, kimlik, kültür, siyaset ve insan hakları eksenlerinde şekillenmektedir. Türkiye'de yaşayan Kürt halkının talepleri, uzun yıllar boyunca inkâr, asimilasyon ve baskı politikaları ile karşılık bulmuş; bu durum zamanla siyasal gerilimleri artırmış ve çatışmalı süreçlere zemin hazırlamıştır.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren tek tip vatandaşlık anlayışı çerçevesinde uygulanan ulus-devlet inşa politikaları, Kürt kimliğinin kamusal alanda görünürlüğünü sınırlayarak büyük bir gerilim oluşturmuştur. Bu süreç, hem devlet ile Kürt toplumu arasında bir güvensizlik ortamı yaratmış hem de taleplerin siyasal zemine taşınmasını ve çözüm yollarını tıkamıştır. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren silahlı çatışmaların başlamasıyla birlikte, sorunun güvenlik boyutu tüm diğer boyutların önüne geçmiştir.

Bununla birlikte, Kürt sorunu yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleriyle sınırlı kalmamış; bölgesel ve küresel gelişmelerden de etkilenmiştir. Irak ve Suriye’deki gelişmeler, uluslararası aktörlerin meseleye yaklaşımı ve özellikle Suriye iç savaşı sonrası ortaya çıkan yeni dengeler, Türkiye'deki Kürt meselesini çok daha farklı boyutlara taşımıştır.

Bu yazıda, Kürt sorununun tarihsel gelişimi, siyasal ve kültürel boyutları, güncel durumu ve çözüm arayışları ele alınacaktır. Amaç, bu sorunun sadece bir etnik grup meselesi değil; aynı zamanda Türkiye'nin ulusalcı, laik ve Kemalist kodlarından kaynaklanan tıkanıklığa ve paradigmal kısıtlılığa dikkat çekerek daha sahici ve uygulanabilir çözümler üzerinde düşünmeyi teşvik ederek sadece Kürt meselesini değil, Türkiye’deki genel yapısal sorunlara bütüncül bir perspektiften yaklaşmayı mümkün kılacak çözüm yollarını tartışmaktır.

Kürt Sorunu Nedir?

Genel anlamda Kürt sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakların dört yeni devlet -Türkiye, İran, Irak ve Suriye- arasında bölüşülmesinden kaynaklanan bir sorundur. Özel olarak Türkiye’deki Kürt sorunu ise Osmanlı’dan miras alınan çok uluslu, çok-etnikli, çok-dilli ve çok-dinli heterojen toplum yapısından homojen bir ulus yaratma politikalarının neden olduğu inkâr, asimilasyon ve ötekileştirmenin yansıması olarak Cumhuriyetin herkesi ‘Türk’ kimliğinde tekliğe zorlayan veya direnenleri tedip, tenkil ve tasfiye eden politikalarının sonucudur.

Türkiye’de Kürt sorununun tespiti ve buna çözüm bulunması amacıyla 2010-2015 yılları arasında Türkiye’de birçok STK, kanaat önderi, siyasetçi tarafından Kürt sorunu dolayımında birçok rapor hazırlandı. Bu raporlar, bunu hazırlayan kişi ve çevrelerin ideolojik ve düşünsel yaklaşımlarından izler taşıdığı için detaylarda bazı farklılıklar içerse de genel anlamda üzerinde mutabık kalınarak çetelesi tutulan “sorunlar” listesi kabaca; devlete bağlı silahlı birimlerin yaygın bir şekilde sergiledikleri hukuk dışı uygulamalar, JİTEM, kontrgerilla vb. derin devletle iltisaklı yapıların varlığı, üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılması, anadilde basın, yayın, eğitim imkânlarının sağlanması ve buna anayasal güvence sağlanması, anayasal vatandaşlık tanımındaki ayırımcı dil, ilkokullarda “Andımız”ın okutulması, koruculuk sistemi, yeni bir sivil anayasanın hazırlanması, devlet veya PKK tarafından mağdur edilenlerin mağduriyetinin giderilmesi, ismi değiştirilen köy, kasaba ve yöre isimlerinin iadesi, faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar gibi başlıklardan oluşuyordu.

Gelinen noktada kabul etmek gerekir ki listedeki bu sorunların önemli bir kısmı çözüme kavuştu, bazısında kısmi iyileşmeler sağlandı. Anadilde eğitim, anayasal vatandaşlık tanımı gibi hususlarda ise hiçbir adım atılmadı. Peki, listenin eksik kalan maddeleri de tamamlansa Kürt sorunu çözülmüş olacak mı? Hayır!

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürt meselesine ilişkin benimsenen yaklaşımlar, genellikle resmî ideolojinin sınırları içinde ve dönemin siyasi atmosferine bağlı olarak şekillenmiştir. Bu çerçevede ortaya konan politikalar, uzun vadeli ve bütüncül bir stratejiden yoksun; anlık ihtiyaçları karşılamaya yönelik reflekslerle geliştirilen, çelişkilerle dolu ve tutarlılıktan uzak uygulamalar olarak kalmıştır.

Kürt meselesinin bir “sorun” olarak ortaya çıkışından günümüze kadar, bu sorun dolayımında gelişen tüm olayların ve bu çerçevede sunulan tüm reçetelerin bir arızi durum üzerinden geliştirilen hal çareleri olduğu, dolayısıyla başarısızlığa mahkûm olduğu ortadadır. Zira aynı arızi sebepten neşet eden hastalıkların da bu arızi sebepler veri kabul edilerek sunulan tüm reçetelerin de esaslı bir çözüm getirmediği ortadadır.

Kürt meselesine dair sahici ve kalıcı bir çözüm, yüzeysel düzenlemelerle değil, sorunun tarihsel kökenlerine inen, zihinsel ve yapısal dönüşümleri içeren köklü bir yaklaşımla mümkündür. Bugüne kadar izlenen güvenlik eksenli, milliyetçi ve tepeden inmeci politikalar, çözüm üretmek bir yana, krizi daha da derinleştirmiştir. Bu noktada, çözümün ilk şartı, ‘mevcut paradigmanın’ kendisini sorgulamak ve değiştirmektir. Çünkü sorun sadece Kürtlerin değil; bu topraklarda birlikte yaşamak isteyen herkesin ortak meselesine dönüşmüştür.

Tarihsel Arka Plan

Kürt sorununun kökenleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanan tarihsel bir arka plana sahiptir. Osmanlı çok uluslu bir yapı olarak Kürt aşiretlerine belirli bir özerklik tanımış, onları hem vergi düzeni hem de güvenlik açısından bir tür “müttefik” olarak değerlendirmiştir. Bu dönem boyunca ‘milletler sistemi’ esasına göre yönetilen Osmanlı siyasal sistemi içerisinde Kürt kimliği, dinsel bir çerçevede, “ümmet” bağlamı içerisinde tanımlanmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’da başlayan merkezileşme politikaları ve Tanzimat reformları, Kürt aşiret yapıları üzerinde doğrudan bir kontrol kurma çabasını beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Kürt aşiretlerinin bir kısmı isyan ederken, bir kısmı Osmanlı ile iş birliği yapmayı tercih etmiştir. Kürt milliyetçiliğinin düşünsel temelleri de bu dönemde atılmıştır. 20. yüzyıl başlarında, özellikle I. Dünya Savaşı ve sonrasında Kürtler arasında daha örgütlü bir ulusal hareket fikri ortaya çıkmıştır.

Milliyetçiliğin Osmanlı’nın bünyesine sirayet etmesi ve toplumsal varoluş referanslarının dinsel temelden etnik temele indirgenmesiyle birlikte milletler sistemi çözülmeye başlamıştır. Tam da bu süreçte Osmanlı bakiyesi üzerinde “Türklük” esasına dayalı bir ulus devlet fikrinin benimsenmesi, eş zamanlı olarak Kürt sorununu ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple, Kürt ulusalcılığının tarihsel gelişimi, Türklerin uluslaşma hikâyesiyle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla Kürt ulusalcılığını, Türk ulusalcılığına bir tepki, aynı zamanda da onun muadili ve ikizi olarak nitelendirmek mümkündür. Milletler esasına dayalı Osmanlı İmparatorluğu farklı unsurları bünyesinde barındırabilirken, onun yerine Cumhuriyet Türkiye’si, tek bir etnik unsuru esas alıp diğer unsurların yok sayılması ve mümkünse asimile edilerek dönüştürülmesi anlayışı üzerine kurulunca etnik, mezhepsel ve dinî sorunlar ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, Türkiye yeni bir ulus-devlet inşa sürecine girmiştir. Bu süreçte Türklük, yeni devletin temel kurucu kimliği olarak tanımlanmış; farklı etnik ve kültürel kimlikler ya görmezden gelinmiş ya da tek tipleştirici politikalarla bastırılmıştır. 1925 Şeyh Said İsyanı, bu dönemin en önemli kırılma noktalarından biri olarak öne çıkar. İsyan hem dinsel hem de etnik talepler barındırsa da Cumhuriyet yönetimi bu olayı bir “irtica” hareketi olarak tanımlayarak sert bir şekilde bastırmış; ardından Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla Kürt bölgelerinde sistematik bir baskı politikası yürütmüştür.

1930’larda yaşanan Ağrı ve Dersim isyanları da benzer şekilde, devletin sert güvenlik önlemleri ve zorla asimilasyon politikalarıyla bastırılmıştır. Bu dönem, Kürt kimliğinin açıkça hedef alındığı, yerleşim yerlerinin boşaltıldığı, zorunlu göçlerin ve isim değiştirme uygulamalarının yaygınlaştığı bir evre olarak kayda geçmiştir.

1950’lerden itibaren çok partili hayata geçilmesiyle birlikte, Kürtlerin siyasal alandaki temsiliyet imkânları bir nebze artmış olsa da Kürt kimliğinin kamusal alanda ifade edilmesine yönelik yasaklar ve baskılar devam etmiştir. 1960 ve 1971 darbeleriyle birlikte bu alandaki kazanımlar da büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Özellikle 1980 askerî darbesi sonrasında uygulanan sert asimilasyon politikaları ve cezaevlerindeki işkenceler, Kürt kimliğine yönelik kitlesel bir bastırmayı beraberinde getirmiştir. Bu süreç, 1984’te PKK’nin silahlı mücadeleye başlamasıyla yeni ve daha kanlı bir evreye geçmiştir.

Sorunun Siyasal Boyutu

Kürt meselesinin siyasal boyutu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren ulus-devlet inşa süreciyle yakından ilişkilidir. Cumhuriyet’in resmî ideolojisi olan Kemalizm, tek uluslu bir devlet modeli benimseyerek tüm vatandaşları “Türk” kimliği altında birleştirmeyi hedeflemiştir. Bu durum, farklı etnik ve dinî kimliklerin tanınmasını ve özgürce ifade edilmesini engellemiştir. Kürtler de bu politikanın en sert uygulandığı kesimlerden biri olmuş, kimlikleri reddedilmiş ve asimile edilmesi gereken “öteki” olarak görülmüştür.

Bu siyasi yaklaşım, sadece Kürt halkına değil, Türkiye’nin diğer azınlıklarına ve farklı inanç gruplarına karşı da dışlayıcı ve baskıcı politikaların temelini oluşturmuştur. Böylece, Türkiye’de kardeşlik ve bir arada yaşama yerine, ayrışma ve güvensizlik ortamı doğmuştur.

1980 askerî darbesi sonrasında uygulanan sert güvenlik politikaları, Kürt sorununun siyasal boyutunu daha da karmaşıklaştırmıştır. PKK’nin silahlı mücadelesiyle başlayan süreçte devletin güvenlik odaklı yaklaşımı, uzun yıllar boyunca barışçıl çözüm yollarını geri plana itmiştir. Devletin bu tutumu, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirerek mağduriyetlerin artmasına neden olmuştur. Silahların gölgesinde barıştan, kardeşlikten ve adaletten bahsetmek mümkün olmamıştır.

2009 yılında ‘Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi’ ve ‘Demokratik Açılım’ çerçevesinde ortaya çıkan umut ve heyecan verici gelişmeler, 2013 yılında alışık olduğumuz devlet refleksi ve teamüllerinin çok daha ötesinde cesur, kararlı ve somut adımların atılmasıyla ete kemiğe büründü. HDP’li vekillerin rutine dönüşen İmralı ziyaretleri, devletin bilgisi, onayı ve gözetimi altında İmralı ile Kandil arasında yürütülen mektup diplomasisi, 2013 Mart ayında Diyarbakır’da Newroz alanında Kürtçe ve Türkçe okunan Öcalan mesajları, çözüm sürecini halka anlatmak ve teşvik etmek amacıyla oluşturulan akil adamlar heyeti, Barzani ve Şivan Perwer'in, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın resmî davetlisi olarak Diyarbakır’a gelerek Kantar Meydanı'nda halka hitap etmeleri ve daha sayamadığımız bir dizi faaliyet yürütülmüştür.

Bu doğrultuda iktidar kanadındaki söylem ve uygulamalar inişli çıkışlı bir grafik izlese de son dönemde Bahçeli'nin çıkışları ve bu süreci takiben devlet katında sergilenen diğer tüm jestler, klasik devlet-akıl sınırlarının giderek esnediği ve reel politik gerçekliklerle ideolojik bağımlılığın yer değiştirdiği bir dönemi işaret etmektedir.

Ortadoğu’da meydana gelen değişmeler ve gelişmeler Türkiye’yi yeni bir paradigma arayışına zorlamaktadır. Bu aynı zamanda tarihî bir fırsattır. Ortadoğu’da ciddi sarsıntıların ve değişimlerin yaşandığı bir vasatta Türkler açısından Kürtler ihmal edilebilir olmaktan çıkmıştır. Bununla Türkiye’nin karşılaşacağı muhtemel risk ve belaları savuşturma kabiliyetinden söz etmiyorum. İmkân boyutu üzerinde çok daha düşünülmeyi ve değerlendirilmeyi gerektirmektedir.

Siyasal boyutun en önemli parametrelerinden biri de bölgesel dinamiklerdir. Irak ve Suriye’deki siyasi çalkantılar ve özellikle Suriye’deki savaş sonrası ortaya çıkan Rojava deneyimi, Türkiye’nin Kürt sorunu politikasını doğrudan etkilemiştir. Bu gelişmeler, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını artırırken, Kürtler arasında yeni umutlar ve taleplerin doğmasına zemin hazırlamıştır.

Sonuç olarak, Kürt sorununun siyasal boyutu, ulus-devlet inşa sürecinin dayattığı kimlik siyaseti ve güvenlikçi yaklaşımın yarattığı tıkanıklıkla şekillenmiş; bu durum hem toplumsal barışı zedelemiş hem de kalıcı çözümleri engellemiştir.

Yanlış İliklenen İlk Düğme: Ulus Devlet

Esaslı ve kalıcı çözümler üretilemediği sürece Kürt meselesi, sorunun biçim ve görüntüsü zamanla değişse bile özünü koruyarak her dönemde farklı şekillerde karşımıza çıkmaya devam edecektir. Zira bu meselede en başta yapılan tercih yanlıştır; "ilk düğme" yanlış iliklenmiştir. Bu yanlış: Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecine girmesiyle birlikte, yeni bir siyasal model arayışı sonucunda Türk ulusalcılığı temelinde bir ulus-devlet inşasında karar kılınmasıdır.

İttihat ve Terakki ile başlayan, Cumhuriyetle kurumsallaşan bu uluslaşma süreci, doğası gereği başta Kürtler olmak üzere farklı etnik ve dinî toplulukları dışlayıcı bir doğrultuda şekillendi. Kürtler, bu yeni kimlik inşasında asimile edilmesi gereken bir unsur olarak konumlandırıldı ve bu durum ayrışmayı daha da derinleştirdi. Ancak bu tercih yalnızca Kürtler açısından değil; Türkiye’deki tüm farklı dinî, mezhebî ve etnik grupların birlikte, barış içinde yaşama zeminlerini de tahrip etti. Nitekim Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Kürtler ve hatta geniş Müslüman kesimler bile en büyük hak kayıplarını ve mağduriyetlerini bu dönemde yaşadılar.

Batı’nın kilise çanları, barut kokusu ve monarşi gölgesi altındaki asırlık kavgalarla, mezhep savaşlarıyla, soykırımlarla yoğrulmuş tarihi sonunda ulus-devlet modeli, bu tarihsel koşullar içerisinde görece bir istikrar sağlamış olabilir. Ancak bu modelin, tarihsel ve toplumsal dinamikleri bambaşka olan ümmet coğrafyasına birebir uygulanması, benzer bir istikrarı temin edememiştir. Aksine, etnik, mezhepsel ve dinî çeşitliliğin asimilasyoncu kimlik politikalarıyla bastırıldığı bu coğrafyada ulus-devlet formu, toplumsal fay hatlarını daha da derinleştirmiş ve mevcut sorunları çözmekten çok, daha da karmaşık hale getirerek kronikleştirmiştir.

Muassır medeniyet seviyesine çıkma iddiasıyla temellendirilen, fakat gerçekte fıtrat karşıtı, ırkçı ve despotik bir anlayışla şekillendirilen ulus-devlet; barışın değil bölünmenin, kardeşliğin değil ayrışmanın adı oldu. Herkesin kendini ait hissedeceği bir çatı yerine, kimini dışlayan, kimini bastıran, kimini görünmez kılan arızi bir yapıya dönüştü.

Özetle, altı yüzyıllık bir imparatorluğun mirasçıları, tarihsel hafızaları, inanç sistemleri ve kültürel değerleriyle uyuşmayan bu ulus-devlet formu içerisinde aynı ruhu, aynı umudu ve aynı inancı paylaştıkları kardeşleriyle kavgalı duruma düşmeleri ve bununla ilintili olarak yaşanan trajedilerin tamamı, ümmetten ulus yaratma serüveniyle alakalıdır.

Toplumsal Hafızanın Onarılması

Kürt sorunu konusunda hükümetin çok samimi adımlar attığını, -düzeltilmesi gereken boyutlar olmakla birlikte- sorunun haklar ve özgürlükler kısmına belli oranda çözümler ürettiğini teslim etmek gerekir. Bununla beraber Kürtlerde yılların biriktirdiği negatif algının onarılmasında yetersiz kalındığını görmemiz lazım.

İnkâr ve asimilasyon politikalarına karşı yürütülen kimlik mücadelesi, süreç içerisinde Kürtler açısından adeta bir varoluş mücadelesine dönüşmüş; kültürel hakların tanınmaması, adaletsizlik ve baskı Kürt toplumu içinde derin yaralar açmıştır. Bu yaralar, sadece Kürtler arasında değil, tüm toplumsal kesimlerin birlikte yaşama iradesini zayıflatmıştır. Oluşturduğu tahribatın faturasını neredeyse toplumun tüm fertlerinin direkt veya dolaylı olarak ödemek durumunda kaldığı, terekesinde maddi ve manevi yönden büyük acı ve yıkımlar barındıran yüz yıllık bir sorun; süreç içerisinde büyük bir bagaj oluşturmuştur.

Türklerin ulus devlete yönelmeleri Kürtleri de kendi devletlerini kurmaya yöneltti. Süreçlere dikkatle bakıldığında Kürtlerdeki bütün tepkiler, Osmanlı’dan başlayarak günümüze değin Türk devlet politikalarının paralelinde ve tepkisel olarak gelişmiştir. Bu noktada Türklük vurgusunun birleştirici ve bütünleştirici, Kürtlük vurgusunun ise bölücü ve ayrıştırıcı olduğu ön kabulü hiçbir gerçeğe dayanmadığı gibi kendi içerisinde gizli bir tahakküm ve çelişki barındırmaktadır.

Kendisine ve coğrafyasına yabancılaşmış, zihin kodları dumura uğramış, dış siyasette Batı’nın ileri karakolu olmak dışında bütün hayati melekelerini yitirmiş, ufuk anlamında Misak-ı Milli’ye hapsolmuş bu zihin yapısıyla ciddi anlamda yüzleşmek gerekiyor. Bu yüzleşme, adaletin tecellisi için olduğu kadar, toplumun helalleşmesi için de elzemdir. Bu noktada hem siyasi irade hem de sivil toplum sorumluluk üstlenmelidir.

Eski Türkiye'nin kafa kodlarıyla yeni Türkiye inşa edilemez. Türkiye’de modern eğitim sisteminden geçen bireylerin önemli bir kısmı, Türk milliyetçiliği söyleminden az ya da çok etkilenmiştir. Bu etki, bireyin kendisini tarihsel olarak yüceltilmiş bir ulusun parçası olarak konumlandırmasını ve Türkiye'nin homojen ve yalnızca Türklere ait bir devlet olduğuna yönelik sarsılmaz bir inancı beraberinde getirmiştir. Bu perspektiften bakıldığında, Kürtlerin kolektif hak talepleri genellikle bir beka meselesi ve bölünme tehdidi olarak algılanmakta; bu taleplerde bulunanların ya ülkeyi terk etmeleri gerektiği ya da baskı yoluyla ‘sindirilmeleri’ gerektiği savunulmaktadır. Devletin bütün müştemilatıyla bu etnik temelli kirlilikten arındırılarak kardeşlik ve adalet temelli bir anlayışa evrilmesi gerekiyor.

Suriye Devrimi ve PKK’nin fesih süreciyle birlikte gelinen noktada Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu paradigmasının artık sürdürülebilir olmadığı ispatlanmıştır. Ulusalcı bir anlayışla ve kendi kabuğuna çekilerek Ortadoğu’da var olmanın imkânı da kalmamıştır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve bölgedeki diğer irili ufaklı etnik toplulukların kardeşlik temelli yeni bir paradigma ve medeniyet inşa etmek dışında bir seçenekleri yoktur.

Kardeşlik Temelli Çözüm Arayışı

Ulus devlet inşa süreci yalnızca siyasal değil, kültürel ve sosyolojik bir ayrışma olarak da tezahür etti. Bu çatışma hattı kimi zaman Kürt kimliği, kimi zaman da dinî ve kültürel baskılar etrafında şekillendi. Bu anlamda PKK’nin doğuşu, sadece bir etnik hareketin yükselişi değil, aynı zamanda Türkiye'nin uluslaşma paradigmasının dışlayıcı karakterine verilmiş bir tepki olarak okunmalıdır.

Mevcut sorunların temelinde yatan tekçi ve asimilasyoncu ulus-devlet anlayışı, artık Türkiye’nin taşıyamayacağı kadar dar bir elbisedir. Türk ulusalcılığı merkezli vatandaşlık tanımı, sadece Kürtleri değil; Alevileri, Müslümanları ve diğer tüm farklı kesimleri dışlayan bir yapı üretmiştir. Bu anlayışın yerine; adalet, eşitlik ve özgürlük temelinde kuşatıcı bir formda şekillenen zihinsel, toplumsal ve siyasal bir yeniden inşaya ihtiyaç vardır.

Ümmetten ulus yaratmayı büyük bir hevesle savunanların dönemi hızla kapanmaktadır. Baasçılık, Nasırcılık, Apoculuk gibi ideolojilerle birlikte Kemalizm de miadını tamamlamıştır. Batı’dan ithal edilen fikirlerle halkın dokusuna enjekte edilmeye çalışılan bu aşılar tutmamıştır çünkü halkın değerleriyle, tarihiyle ve kültürel dokusuyla uyuşmamaktadır. Tarihimize, dinimize, kültürel mirasımıza ve tecrübi müktesebatımıza yabancı olan bu Batıcı ve seküler ideolojiler, nihayetinde tarihin tozlu sayfalarında yerlerini almaktadır.

Beri tarafta PKK ve bağlantılı tüm kurum ve kuruluşlarının tavır ve yaklaşımları “din karşıtlığı” prizmasından süzülerek şekil almaktadır. Mevcut hükümeti ‘Akepe - Mehepe faşizmi’ diyerek itibarsızlaştıran, başta CHP olmak üzere diğer tüm seküler kesimleri ‘Türkiye’nin ilerici demokrasi güçleri’ şeklinde niteleyerek ittifak arayışlarına giren bir tutum, Kürtlerin temel beklenti ve talepleriyle örtüşmemektedir. Kürt halkına ödettiği bunca bedele rağmen arpa boyu kadar yol alamayışının, hiçbir ilke ve değer tanımadan yürüttüğü politikaların ve siyasi tükenmişliğinin temel sebebi işte bu bilinç sapmasıdır.

Kürt ulusalcılığı ekseninde dile getirilen hak talepleri, zamanla sekülerleşme dalgasına dönüşmüştür. Ulusalcılığın yapısal dinamikleri, doğası gereği bu sekülerleşme eğilimini kaçınılmaz hale getirmektedir. Bu gelişme, ümmetçilik karşıtı yeni bir söylemin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış ve Kürtlerin uluslaşma süreçlerinin engellenmesinin sorumluluğu, “İslam kardeşliği” ve “ümmet” inancına yüklenmiştir.

Ayrıca, Kürt sorunu bugünkü konjonktürde üçüncü tarafların istismar ederek faydalandığı bir vasata evirilmiştir. Batı’nın ilgi ve sempatisi Kürtlerin kendisinden, hak ve hürriyetlerinden ziyade, sekülerleşme yolunda kat etikleri hızlı mesafe sebebiyledir. İlave olarak Batı için Kürtler, Müslüman kardeşleriyle kavga ettiği sürece değerlidir.

Günümüzde, küresel düzeyde ve özellikle Ortadoğu coğrafyasında, son derece hızlı ve köklü değişimlere tanıklık ediyoruz. Yeni bir Ortadoğu’nun kurulduğu bu süreçte değişen güç dinamikleri, eski tutumların ve bu tutumlara dayanak teşkil eden ideolojik ve felsefi temellerin tükenişine işaret etmektedir. Dünya savaşlarının ardından galip devletlerin şekillendirdiği küresel düzen, bu düzeni sürdüren kurumlar ve onlara hayat veren fikrî ve felsefi altyapılarda yaşanan aşınma; maddi değişimlerle sınırlı olmayan, aynı zamanda politik ve kültürel düzeyde değer temelli bir değişimin eşlik ettiği bir yeni dönemin habercisidir.

Ümmet coğrafyasının huzur ve istikrarı, etnik ya da mezhebî sınırlar ötesinde, ortak bir kültür, değerler ve inanç sistemi etrafında şekillendirilebilir. Türkler, Kürtler, Araplar ve diğer tüm etnik topluluklar için tek seçenek, İslam’ın kardeşlik anlayışı ve ortak tarihsel tecrübelerimiz üzerinden yeni bir paradigma inşa etmektir. Bu, sadece bölgesel barışı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda gelecekteki nesiller için daha sürdürülebilir, adil ve huzurlu bir dünyanın temellerini atar.

İslami Kesim Bu Soruna Çözüm Üretmekte Yetersiz mi Kaldı?

Kürt sorunu üzerinden yapılan İslamcılık eleştirileri her zaman popüler bir yaklaşımı yansıtmıştır. İslami kesimin Kürt sorunu konusunda sınıfta kaldığı hem belli dindar çevreler hem de Kürt ulusalcılar tarafından dillendirilmektedir. Bu söylem genellikle milliyetçi bir zemine ve İslamcılık redd-i mirasına dayanıyor.

Bu suçlamaları yapanların kendileri de Kürt sorununa uygulanabilir, sürdürülebilir veya üzerinde ortaklaştıkları bir çözüm, yol haritası veya model sunamadı. Kürt sorununun mahiyeti konusunda toplumun farklı sosyal ve siyasal kesimleri arasındaki yaklaşım farkları bir yana; kendisini bu sorunun birinci dereceden mağduru ve muhatabı olarak gören kesimler arasında bile ortak bir anlayış ve yaklaşım bulunmamaktadır. 40 yıldır Kürt siyasal alanını tek başına kontrol etmeye çalışan PKK de ‘Bağımsız Kürdistan’ fikrinden demokratik konfederalizme, oradan demokratik cumhuriyete ve Türk solu ve Kemalizm ile ittifak zemininde Türkiyelileşmeye kadar çok sayıda durak değiştirdi.

Kürt ulusalcıları, ulusal hakları kendileri için hayat memat meselesi olarak görürken, dindar kesimler de pek tabiî olarak dinî değerleri ve hakları kendi hayatlarının merkezine yerleştirir. Bu, ‘üst kimlik’ tanımıyla ilgili ilkesel bir tercihtir. Sosyalizmin sınıf temelli, feminizmin cinsiyet temelli, ulusalcılığın etnik temelli üst kimlik tanımları ve tercihleri gibi bizim de üst kimliğimiz İslam’dır. Dolayısıyla diğer tüm kimliklerimizi (etnik, cinsiyet, sınıf vb.) bu üst kimliğimize sadık kalarak, o kimliğin gerektirdiği ilke ve değerlere bağlı kalarak yapılandırırız.

Herkesin kendi inancı ve düşüncesi doğrultusunda bazı değerleri öncelikli görmesi anlaşılır bir durumdur; bu tutum tek başına bir suçlama konusu haline getirilmemelidir. Ancak bir eleştiri yapılacaksa bu noktada Kürt ulusalcılarının dinî hakları gündeme almamaları, dahası, sol ideolojilerle kurdukları ilişkiler üzerinden dinî değerlere karşı mücadele etmeleri sorgulanmalıdır.

Dindar kesim, ulusalcı temelli bir mücadele anlayışını benimsememiş olsa da ulusalcıların, sol ideolojilerden devraldıkları Aydınlanmacı anlayışla dinî değerlere karşı geliştirdikleri tavrın benzerini dindarlar, Kürtlerin ulusal haklarına karşı sergilememiştir. Aksine, dindarlar eşitlik, kardeşlik ve adalet esasına dayalı bir çözümde ısrarcı olmuşlardır. Bu noktada Müslümanları Kürt ulusal mücadelesinin önceliklerine ilgisizlik kalmakla suçlamak yerine Kürt ulusalcılarının -Müslümanların önceliklerine ilgisiz kalmak şöyle dursun- alenen dinî değerlere düşmanlık yapmaları mahkûm edilmelidir.

Adalet, eşitlik, kardeşlik gibi değerleri hayatın merkezine alan bir dinin müntesipleri olarak böylesine yakıcı bir soruna ilişkin adalet, eşitlik ve kardeşlik anlayışımızı ‘alıcısı yok’ diye terk mi edeceğiz? Kürtlerin adalet temelli insan haklarına destek verirken Kur’ani çizgimizi muhafaza etmeyi, ümmet anlayışı ve kardeşlik şiarlarımızı korumayı terk etmemeli; devletçi sapmalara karşı olduğu gibi milliyetçilik illetinden de uzak durarak başta PKK olmak üzere tüm ulusalcı yapılarla aramıza gereken mesafeyi koymalıyız.

Kardeşlik söylemimizdeki gerçeklik, yaşadığımız tarihsel tecrübeler ve dayanak olarak yaslandığımız değer ve referansların gücü, daha sahici çözümler noktasında en büyük sermayemizdir. Geçmişinden tevarüs ettiği tecrübe, tarihinden, inancından ve değerlerinden aldığı güç ve motivasyonla bu fasit süreci tersine çevirmeye ve Kürt sorununu çözmeye sadece İslami kesim öncülük edebilir. Ulusalcı kesimlerin dudak büken tavırları bizi hiçbir şekilde bu noktadaki temel ilke ve hedeflerimizden vazgeçirmemeli.

Kürt sorununun hâlihazırda çözümsüz bir şekilde bekliyor olması, bilinç sapmasının beraberinde getirdiği kafa karışıklığından kaynaklanmaktadır. Ulusalcı anlayışlarla atılacak adımların bırakın çözüm getirmesi bizatihi sorunun kaynağı olduğunu görmek gerekiyor. Salt Kürt sorunu bağlamında değil, bölgedeki tüm farklı dinî, mezhebî ve etnik unsurların sulh ve esenlik içerisinde ve kardeşçe bir arada yaşayabilecekleri modeller inşa etmek gerekiyor.

Suriye ve Irak’ta Baas rejimlerinin çökmesi, Suriye’de gerçekleşen halk devrimi, PKK’nin fesih kararı ve küresel çapta yaşanan diğer gelişmeleri, ulusalcı ve Türkçü bir anlayışa dayanan Kemalist paradigmayla karşılamak mümkün değil. Suriye Devrimi ve PKK’nin feshi, sadece bir örgütün veya rejimin tarih sahnesinden çekilmesi değil; aynı zamanda küllerimizden yeniden doğmanın ayak sesleridir. Yaşanan tüm bu gelişmeler realiteyle ideallerimiz arasındaki makası giderek kapatmaktadır. Özellikle Suriye’de gerçekleşen devrim önümüze yepyeni ufuklar açmıştır.

Bugün yaşanan siyasi, ekonomik ve sosyal krizlerin yani içinde bulunduğumuz zilletin asıl sebebi; İslam toplumlarının birliğinin kaybolmasıdır. Ayağımıza dolanan birçok sorunun kaynağı, direkt veya dolaylı sebebi şeklinde gördüğümüz ulus devlet modelini bir form olarak benimseyemeyiz. Müslümanların ilkesel anlamda savunduğu form ulus devlet değil, ümmet formudur. Ortada gerçek nitelikleri haiz bir ümmet yapısının bulunmaması da sorun değil, arzı da talebi de biz oluşturacağız.

Hasip Yokuş Arşivi