“Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah nurunu tamamlayacaktır. Kâfirler istemese de…” (Saf, 61/8)
Yüzyıl önce cetvelle çizilen haritalar, sadece coğrafyamızı değil, zihin ve ruh dünyamızı da parçaladı. Ulus-devletler adı altında kurulan rejimler, bu coğrafyanın asli sahibi olan halklara, kültürlere ve en önemlisi İslam’a karşı kurumsallaşmış bir baskı ve tahakküm aracına dönüştü. Fiilî işgal ve akabinde hilafetin ilga edilmesiyle birlikte İslam coğrafyası, yalnızca siyasi birliğini değil; aynı zamanda tarihsel yönünü, toplumsal hafızasını, ahlaki bütünlüğünü ve ontolojik pusulasını da kaybetti.
Kurulan ulus-devletler yalnızca toprakları bölmedi; kardeşliği parçaladı, insanları birbirine düşman etti, tevhidî aidiyetlerin yerine seküler kimlikler ikame etti. Kimi yerde “laiklik” adıyla din tasfiye edilmek istendi, kimi yerde “Baasçılık” veya “Kemalizm” gibi türedi rejimler altında insanların etnik, dinî, mezhebî kimlikleri inkâr edilerek baskı ve asimilasyona tâbi tutuldu. Yüzyıllarca ümmet çatısı altında sulh ve esenlik içerisinde bir arada yaşayan bölge halkları, kendi değerleriyle çatışan ideolojik rejimlerin kıskacında baskı, zulüm, inkâr ve asimilasyon döngüsüne mahkûm edildi.
Ulus-devletler artık sadece ümmeti değil, kendi toplumlarını da taşıyamamaktadır. Seküler, baskıcı, asimilasyoncu, çıkarcı ve güvenlik odaklı politikalar; adaleti, merhameti ve meşruiyeti sağlayamadı. İnsanlar, yeni bir toplumsal sözleşmeye, yani vahyin etrafında yeniden şekillenen adalet merkezli bir birlikteliğe ihtiyaç duymaktadır.
Bugün yaşanan krizler, aslında bu kaybedilen ortak ruh haritalarını yeniden inşa etme ve medeniyetimizin tarihsel yönünü yeniden kazanma mücadelesinin sancılarıdır. Bu sebeple, içinde bulunduğumuz yüzyıl yalnızca yıkımların ve kayıpların dönemi değil; aynı zamanda yeniden uyanışın, dirilişin ve anlam arayışının da habercisidir. Ümmet coğrafyası artık yalnızca sosyal ve siyasi krizlerin yaşandığı bir alan değil; hakikatin izinin sürüldüğü, değerlerin yeniden inşa edildiği bir öze dönüş çabasına sahne olmaktadır. Gazze’de yıkıntılar arasında çocuğuna Kur’an öğreten annenin tevekkülü; Duma’da secdeyle direnişe katılan gencin duası; Kabil sokaklarında tanklara karşı terlikleriyle yürüyen mücahidin kararlılığı… Tüm bunlar, İslam medeniyetinin adalet merkezli tarihsel hafızasının yeniden canlandığını işaret etmektedir.
Buna karşılık, küresel sistem; temelinde yatan düşünsel paradigma ve onu besleyen kurumsal yapılarıyla birlikte, derin bir tıkanma ve kriz döngüsüne girmiştir. Toplum, siyaset ve kültür başta olmak üzere hayatın her alanında yaşanan bu tıkanma ve kriz, küresel sistemin yapısal zaaflarına işaret etmekle kalmayıp, aynı zamanda mevcut düzenin sürdürülebilirliğini de sorgulatmaktadır. Böylelikle, ümmetin dirilişi, içinde bulunulan sistem krizine alternatif teşkil eden bir medeniyet vizyonunu temsil etmekte; adalet, hakikat ve kardeşlik ilkeleri etrafında şekillenen kapsamlı bir toplumsal yenilenmenin işaretlerini vermektedir.
Bu öze dönüş çabaları tepkisel bir reaksiyon değil; uzun bir gerileme döneminin ardından gelen küllerinden yeniden doğmanın sancılarıdır. Günümüzde İslam dünyasında, bir yandan zulme karşı direnme pratiği sürerken, diğer yandan tevhid ve adaletin yeniden inşa edici prensipler olarak teorik ve uygulamalı zeminde karşılık bulduğu yeni imkânlar belirginleşmektedir.
Bu yeni imkânlar, sahada verilen destansı mücadeleler ve toplumsal zeminde gerçekleşen ahlaki inşa çabalarıyla somutlaşan kapsamlı bir tarihsel dönüşümü ifade etmektedir. Direnişin, anlam arayışının, adalet talebinin ve ümmet bilincinin yeniden tesis edilmesi, ortak bir geleceğin inşasında temel bir çerçeve oluşturmaktadır. Hiç şüphesiz bu süreç, tepkisel, eklektik veya öykünmeci bir tasavvurun değil; güçlü bir tevhidî anlayıştan neşet eden, tarihsel sürekliliği ve toplumsal meşruiyeti olan bir medeniyetin yeniden inşasına yönelik bir dönüşüm çabası olarak ortaya çıkmaktadır.
Ortadoğu İntifadası: Zihin Devriminden Ümmet Kıyamına
2010 yılında başlayan kıyamlar, sadece diktatörlüklere karşı değil; aynı zamanda Batı'nın seküler paradigmasına karşı bir adalet arayışıydı. Tunus’ta Muhammed Bouazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan süreç ve ardından Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye gibi ülkelere yayılan kıyamlar, kısa sürede yüzyıllık birikmiş öfke patlamasına dönüştü. Batı medyası işin başında bu süreci “Facebook / İnternet Devrimleri” şeklinde okudu. Bütün olup bitenler sanki ‘Batı tarzı yaşam biçimi özleminden’ kaynaklanıyormuş gibi lanse edildi. Oysa meydanlara inen milyonlar, tüketim değil; izzet, adalet ve özgürlük arayışındaydı. Bu arayışın kalkış noktası ve temel motivasyonu ise İslam’dı.
Mısır’da Tahrir Meydanı’nda yankılanan “La İlahe İllallah” sloganı, firavunların saraylarını titreten Musaları hatırlatıyordu. Libya’da camilerden yükselen “tekbirler” Kaddafi’nin tiranlığına meydan okuyordu. Yemen’de “Allahu Ekber, el-Mawt li’l-Amerika!” halkın temel sloganı oldu. Suriye’deki direniş aynı şekilde Baas diktasına karşı doğrudan bir İslami kıyama dönüştü. Daha da önemlisi, gençlerin ön saflarda yürüdüğü bu kıyamlar, ümmetin zihin dünyasında küllerinden yeniden doğmanın heyecanını, coşkusunu ve Rabbimizin, “Allah, içinizden iman edenleri ve sâlih amel işleyenleri yeryüzünde halifeler kılacağını vaat etti...” (Nur, 24/55) ayetindeki vaadi müjdeliyordu.
Başta bu hareketleri “Batılılaşma talebi” şeklinde alkışlayan Batılı hükümetler, kısa süre içinde gerçekte olanın farkına vardılar: Müslüman halk, seküler diktatörlükleri yıkmakla kalmıyor; Batı'nın yüzyıldır bu diktatörler eliyle kurduğu düzeni de sorguluyordu. İşte tam da bu noktada Batı, kendi demokrasi nutuklarını unutarak tankları, istihbarat ağlarını, medya tekellerini ve vekil kuklalarını yeniden sahaya sürdü. Mısır’da darbe oldu, Libya ve Yemen iç savaşa itildi, Suriye ise kendi haline terk edilerek bambaşka bir belirsizliğe sürüklendi.
Ancak, hiçbir ahlaki kural ve ilke tanımaksızın kaba güçle takviye edilen bu karşı devrim çabalarına rağmen, bu süreçte İslami bilinçten doğan izzet, adalet ve özgürlük arayışı artarak devam etmektedir. Bunun en somut göstergesi, tüm zorluklara ve imkânsızlıklara rağmen Gazze halkının gösterdiği destansı direniştir. Bu direniş ruhu, tanklarla, yıkım ve katliamlarla yok edilemiyor. Çünkü bu ruh cenneti göğsünde taşıyan adamın ruhudur.
Suriye'de destansı bir direniş ile yükselen halk hareketi, görkemli bir devrimle neticelendi. Baas rejimi bir daha geri dönmemek üzere tarihin tozlu sayfaları arasına gömüldü. Afganistan’da Sovyetler Birliği ve NATO gibi güçlere karşı, on yıllar boyunca yürütülen direniş, nihayetinde emperyalizmi dize getirdi. PKK’nin, bunca yıldır silahla yürüttüğü seküler/ulusalcı mücadele sürdürülemez bir noktaya gelerek tıkandı. Bölgede laikliğin en muhkem kalelerinden biri olarak görülen Türkiye, “ümmet ve kardeşlik” temelinde yeni bir zemin inşa etme arayışında. Tüm bu gelişmeler birbiriyle ilişkili aynı arayışın, aynı sancıların sonucu olarak kendi kimliğiyle, kendi tarihiyle, kendi değerleriyle yeniden buluşmayı ve ümmet idealinin yeniden dirilişini müjdelemektedir.
Ortadoğu intifadası ile ümmet coğrafyasının Batıya, tiranlara ve tahakküm sistemlerine karşı ayağa kalktığı bir dönemde, Suriye’de, Afganistan’da, Bangladeş’te uzun soluklu bir direnişin meyveleri toplanmaya başlandı. Bu gün Gazze’de tanık olduğumuz azim ve kararlık sadece kendi topraklarını savunma değil; ümmetin “boyun eğmeme” kararlılığının en güzel örneğidir.
Bu bağlamda, şehit Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’de altını çizdiği “izzetle yaşamak ya da ölmek” şeklindeki çağrısı, sadece bireysel bir ahlaki duruş değil, ümmetin kolektif kimliğini ve direniş bilincini şekillendiren siyasal ve ahlaki bir manifestoya dönüşmüştür. Bugün Gazze’de, kuşatma altında hayat süren insanların gösterdiği kararlılık; Kutub’un bu çağrısının en canlı ve somut tefsiridir. Zira izzet, galip gelmekle değil, hakkın ve hakikatin şahitliğini yapmakla kazanılır. Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Hâlbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, resulünündür ve müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)
Bu çerçevede Gazze, İslam ümmetine dayatılan zillete karşı bir başkaldırı ve reddiyeyi temsil etmekte; ümmetin yeniden dirilişine ahlaki ve epistemik boyutta büyük bir örneklik teşkil etmektedir.
Türkiye’nin Yeni Pusulası: Ümmet ve Kardeşlik
Ulus-devlet modelinin hilafetle yönetilen imparatorluk bakiyesi bir coğrafyaya zorla dayatılması baştan itibaren bir gerilim kaynağıydı.
Türkiye’de ulus-devlet inşa süreci, başta Kürtler olmak üzer etnik, dinî ve mezhepsel tabiiyeti olan toplumun önemli bir kesimini ciddi travmalarla yüz yüze bıraktı. Kimlik inkârı, asimilasyon politikaları, istiklal mahkemeleri, iskân kanunları, nüfus mübadeleleri, zorunlu tehcirler… Bu tarihsel zulüm zemini üzerinde doğan PKK, yaşanan adaletsizliğe karşı bir ses gibi görünse de aynı ideolojik zeminden beslendiği için kısa sürede emperyalizmin bölgesel taşeronlarından birine dönüştü. Sol-seküler bir ideolojiyi benimseyen PKK, ümmetin değerler dünyasını hedef alan düşünsel bir zemin üzerinden silahlı mücadele yürüttü.
Ne Türkiye’de ne Suriye’de ne de Irak’ta PKK çizgisindeki yapılar, Kürt halkının dinî inancıyla barışık bir model sunabildi. Ekoloji, kadın ve özgürlük gibi söylemlere bezenmiş seküler yaşam tarzı girişimleri süreç içerisinde PKK’yi çelişkilerle dolu, bildik ezberler üzerinden kendini tekrar eden ve artık tıkandığı için fesih kararı almak zorunda kalan bir yapıya dönüştürdü.
Bu anlamda PKK'nin silah bırakması ve fesih sürecine girmesi, sadece bir çatışmanın sona ermesi değil, aynı zamanda seküler Kürtçülüğün ideolojik iflasıdır. Zira bu coğrafyada halkları birleştiren gerçek harç ne Marksist söylemler ne de etnik ajandalardır; bu harç, İslam’dır.
Aynı şekilde, Cumhuriyet tarihi boyunca Türk ulus kimliği, devletin temel ideolojisi olarak dayatıldı. Bu ideoloji, diğer tüm etnik ve dinî kimlikleri ya yok saydı ya da baskı altına almayı amaçladı. “Türklük” kavramı bir üst kimlik olarak tektipleştirici ve dışlayıcı bir aygıta dönüştürüldü. Etnik ve mezhepsel kimlikler bastırıldı, İslami kimlik kriminalize edildi; Rum, Arap, Ermeni, Alevi, Laz, Çerkes gibi diğer unsurlar “öteki” sayıldı. Bu siyasal ve kültürel mühendislik politikaları, Cumhuriyetin bütün bir yüzyılını çatışmalar, muhtıralar, darbeler, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla geçirmesine sebep oldu.
Ancak son yirmi yılda Türkiye, bu dar ulusçu kalıpları aşma yolunda bir gayret yürütüyor. Türkiye, ümmet coğrafyasına yeniden yüzünü dönme noktasında önemli adımlar atıyor. Artık Türkiye, sadece iç sorunlarına gömülerek bunlarla cebelleşen bir aktör değil; Kudüs’ten Şam’a, Somali’den Libya’ya kadar ümmet coğrafyasındaki gelişmelere müdahil olan, ses veren, gerektiğinde inisiyatif alan bir bölgesel güç hâline gelmiştir.
Bu dönüşümün en açık göstergelerinden biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kızılcahamam’daki son konuşmasında kullandığı şu cümlelerde saklıdır: “Biz tarih sahnesine dün çıkmış bir millet değiliz. Uzun bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Açın tarihin sayfalarına bakın. Kılıçlarımızın, tekbirlerimizin önünde hiç kimse duramadı. Türk-Kürt-Arap bir arada ise işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Uzaklaştıklarında ise mağlubiyet vardır. Haçlılar İslam beldelerine saldırdı, çünkü Türk-Kürt-Arap birbirinden kopmuştu. Ne zaman ayrıldık, yenildik… Tarih tekerrür ediyor. Türk ile Kürt muhabbetle kucaklaşıyor. Bugün Malazgirt ruhu, Kudüs ittifakı yeniden şekilleniyor. Bugün büyük ve güçlü Türkiye'nin şafağı söküyor. Türkiye Cumhuriyeti hepimizin ortak yuvasıdır, ortak çatısıdır. 86 milyon biriz, beraberiz, ezelden ebediyete kadar kardeşiz… Sadece Kürt vatandaşlarımızın değil, Irak ve Suriye'deki Kürt kardeşimin meselesi de bizim meselemizdir…” Bu vurgular, bu dönemin yeni ruhunu fark etmek açısından son derece önemlidir. Bu dilin ontolojik zemini ulusçuluk değil, İslam’ın merhamet ve adalet eksenli ümmetçi bakışıdır.
Bu sözler, konjonktür değişiminin zorladığı bir yeni bakış olmanın ötesinde, aynı zamanda Türkiye’nin ideolojik koordinatlarında yaşanan derin bir kırılmanın dışavurumudur. Artık “millet” denildiğinde sadece etnik Türkler değil, ümmetin farklı halkları da bu çatıya dâhil edilmektedir. Bu, klasik Kemalist paradigmanın çok ötesinde; daha kuşatıcı, daha adil ve daha Müslümanca bir arayışın ifadesidir: “Ey müminler! Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmran, 3/103)
Malazgirt ruhu, Kudüs ittifakı, Çanakkale dayanışması gibi tarihî referanslar, bu dönemin yeni dili ve ümmet bilincinin tarihsel dayanaklarıdır. Türkiye, kendi tarihini sadece ulusal bir anlatı olarak değil, ümmetin müşterek hafızası olarak yeniden okumaya başlamıştır. Bu perspektif, hem bölgesel barışı güçlendirme hem de buna öncülük etme iradesi bakımından son derece önemlidir.
Batı Sisteminin Çöküşü ve İslami Paradigmanın Yükselişi
Francis Fukuyama, “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı eserinde sunduğu tarihin sonu teziyle, Soğuk Savaş’ın sonlanmasının ardından ideolojik mücadelelerin sona erdiği ve liberal demokrasinin evrensel bir hükümet biçimi olarak nihai zaferini kazandığını iddia etmişti. Fukuyama, bu tezini geliştirirken, liberal demokrasinin temel unsurlarının insan özgürlüğünü, hukukun üstünlüğünü, serbest piyasa ekonomisini ve siyasi hakları içerdiği için benzersiz ve alternatifsiz olduğunu düşünüyordu. Ona göre, Batı liberalizmi her devletin kaçınılmaz ve nihai sonu olacaktı.
Bugün küresel sistem, sözde evrensel değerler olarak lanse edilen demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerini kendi çıkarları doğrultusunda selektif biçimde uygulayarak derin bir ahlaki ikiyüzlülük sergilemektedir. Müttefiklerine karşı koruma kalkanı, ötekileştirdiklerine karşı ise baskı ve yıldırma aracına dönüşen Batı değerleri, İslam coğrafyasına yönelik baskıların, hatta işgallerin meşru zemini olarak sopa işlevi görmektedir. Bu da küresel sistemin kendi kriziyle baş edememesinin, esasen yapısal bir çöküş içerisinde bulunduğunun açık göstergesidir.
20. yüzyıl boyunca İslam coğrafyasına ilerleme ve evrensellik kisvesiyle pazarlanan ulusçuluk, Ernest Gellner’e göre, sanayi toplumunun ihtiyaçlarına göre oluşturulmuş bir kültürel homojenleştirme projesiydi. Gellner, ulusçuluğun tarihsel olarak doğal değil, aksine modernleşme süreciyle beraber ortaya çıkan bir “inşa edilmiş ideoloji” olduğu tespitini yapar.
Bu bağlamda İslam dünyasında ulus-devletin benimsenmesi, sadece siyasal bir form değil; aynı zamanda ümmet bilincinin parçalanması, ortak hafızanın zedelenmesi ve siyasal meşruiyetin yerini seküler bürokratik tahakküme bırakmasıyla neticelendi. Zira, ulus-devletlerin dayattığı tahakküm sadece politik veya idari bir kontrol mekanizması değil; aynı zamanda meşruiyetini seküler bir zemine oturtan ontolojik bir sapmadır. Bu yapı, kendi egemenliğini “ulus” adına tesis ederken, bireylerin ve toplumların temel ontolojik ve ahlaki aidiyetlerini göz ardı etti. Devletin meşruiyeti, halkın tarihsel, kültürel ve dinî referanslarıyla değil, ulus asabiyetine dayalı rasyonel-pozitivist normlarla sınırlandırıldı.
Yüzyıl boyunca dünya siyasetine yön veren Batı uygarlığı, kendi inşa ettiği sistemin içinin, yine kendileri tarafından ilkesizce boşaltıldığı bir sürece girmiştir. Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla süslenen bu düzen; Gazze’de, Afganistan’da, Afrika’da ve bizzat kendi sokaklarında bu kavramların altında eziliyor. Bugün Batı, ahlaki meşruiyetini tümden kaybetmiştir.
Hiç şüphesiz modern dünyanın krizleri, İslam’ın adalet ve merhamet eksenli bir medeniyet anlayışına duyulan ihtiyacı her geçen gün daha belirgin hale getirmektedir.
İstikbal İslam’ındır!
Batı'nın Aydınlanma ile başlayan ve sanayi, bilim, kültür üzerinden küresel bir tahakküme evrilen egemenlik hikâyesi, artık hem içeriden hem dışarıdan büyük bir kriz içine girmiştir. Marksizm ve faşizm gibi mega ideolojilerin iflas ettiği, akabinde, Nasırcılık, Baasçılık, Apoculuk, Kemalizm gibi Batı tandanslı yerel ideolojilerin de sırayla tarih sahnesinden çekildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Seyyid Kutub, İstikbal İslam’ındır adlı eserinde, İslam’ın sadece geçmişin değil, geleceğin de dini olduğunu hatırlatır. İslam, insanın yaratılış amacına en uygun hayat nizamını sunar ve bu yönüyle tarihsel olarak geride kalmış bir sistem değil, çağlara yön verecek bir ilahi projedir. Kutup, cahiliye düzenlerinin hâkim olduğu bir dünyada, İslam’ın bireyi özgürleştiren, toplumu adalet temelinde inşa eden, insanı hem Allah’a hem de insana karşı sorumlu kılan yapısını hatırlatarak İslami düzen karşısında yer alan kapitalizm, sosyalizm, liberalizm gibi ideolojilerin insanlığı huzura, adalete ve hürriyete götürmekte başarısız olmaya mahkûm olduğunu ifade eder. Bu bağlamda İslam, yalnızca bir inanç sistemi değil, hayatın tüm alanlarını kuşatan bir nizam ve bir inkılâptır. İslam’ın sunduğu tevhid ilkesi, insanı kula kulluk etmekten kurtarıp yalnızca Allah’a kulluğa yönlendirirken, aynı zamanda tüm zulüm biçimlerini reddeden bir ahlaki ve siyasi bilinci de inşa eder.
“İstikbal İslam’ındır!” demek, sadece bir siyasi gözlem ya da duygusal bir slogan değil, bir hakikatin dile getirilmesidir. Bu hakikatin kaynağı tarihtir, vahiydir, fıtrattır. İslam, yeryüzünde adaleti, merhameti ve izzeti tesis edebilen yegâne sistemdir. Ve bugün bu sistem, tarihin bir döneminde yaşanmış ve artık geride kalan bir nostalji değil; ümmetin farklı coğrafyalarında yaşanan direnişler, uyanışlar ve kıyamlarla yeniden ete kemiğe bürünmektedir.
Bugün Gazze’de mermilere göğüs geren çocukla, Arakan ormanlarında saklanan yetim aynı duayı etmektedir: Hasbunallah ve ni’mel vekil… Tam da bu noktada Kudüs’te taş atan çocuk, Kabil’de işgalciye direnen Afgan, Suriye’de enkazlar arasında devrim idealini yitirmeyen genç aynı ruhu taşıyor. Bu ruh, sadece Batı'nın çürümüşlüğünü reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda yeni bir dünyanın temellerini de inşa ediyor.
Bu ruh sadece bir ideal değil; bugün Suriye'de, Gazze'de, Afrika’da, Türkiye’de fiilen yaşanan bir öze dönüş sancısıdır. Dolayısıyla Batı saldırganlığına karşı sergilenen tüm başkaldırılar, bu anlamda sadece bir başkaldırı değil; aynı zamanda Batı merkezli modernliğin evrensellik iddiasına karşı yükseltilmiş yerli ve ahlâkî bir ses, bir “medeniyet reddiyesi”dir. Bu yüzden Gazze’nin, Kabil’in ve Suriye’nin direnişi, ontolojik bir meydan okuma ve ahlaki bir başkaldırıdır; aynı zamanda küllerinden yeniden doğmanın ayak sesleridir.
Aliya’ya göre İslam, yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir varoluş biçimi ve bir hayat nizamıdır. Aliya İzzetbegoviç, Doğu ile Batı Arasında İslam adlı eserinde, insanlık tarihini yalnızca siyasi veya ekonomik çerçevelerden değil, ahlaki ve metafizik boyutuyla değerlendirmektedir. Ona göre Batı, aklı merkeze alırken ruhu ve anlamı ihmal etmiş; Doğu ise ruhu ve sezgiyi kutsarken, özgürlük ve ilerlemeyi göz ardı etmiştir. Bu iki kutbun arasında, İslam bir denge medeniyeti olarak hem bireyin özgürlüğünü hem de toplumsal adaleti teminat altına alan muhkem bir dindir. Aliya’nın bu çerçevesi, günümüz dünyasının yaşadığı ahlaki buhranı açıklamakla kalmaz, aynı zamanda “İstikbal İslam’ındır!” iddiasını bir ütopyadan çıkarıp felsefi ve tarihsel bir zorunluluk olarak temellendirir. Zira, insanlığın yaşadığı krizlerin çözümü, İslam’ın hem ruhu hem aklı hem de eylemi bütünleyen özgün medeniyet tasavvurunda saklıdır.
Sonuçta ümmetin dirilişi, sadece politik bir yeniden yükseliş değil; varoluşsal, düşünsel ve siyasal düzlemlerde iç içe geçmiş çok katmanlı bir inşa sürecidir. İnsan, eşya ve Allah tasavvurunun modernliğin yabancılaştırıcı söylemine karşı yeniden ilahi merkezli bir zemin üzerine bina edilmesidir. Aynı zamanda epistemik bir kıyamdır bu: Seküler, oryantalist ve tahakkümcü bilgi rejimlerinin yerine, vahyin merkezde olduğu hakikat odaklı bir bilgi sisteminin yeniden inşasıdır. Ve nihayetinde bu diriliş, siyasi bir yeniden doğuştur: Ulus-devletin sınırlandırıcı, tahakkümcü yapısına karşı ümmetin adalet temelli, ahlaki meşruiyet taşıyan alternatif bir siyasal birlikteliği mümkün kılma arayışıdır. Bu çok katmanlı süreç, ümmetin sadece küresel düzlemde yeniden söz sahibi olması değil, aynı zamanda insanlığın anlam krizine karşı sahih bir medeniyet tasavvuru sunması anlamına gelir.
Evet, istikbal İslam’ındır, çünkü hakikatin sahibi O’dur. İstikbal İslam’ındır, çünkü adalet, merhamet ve izzet ancak onda hayat bulur. İstikbal İslam’ındır, çünkü insanı tekrar özüyle, Rabbiyle ve yeryüzüyle barıştıracak yegâne pusuladır. İstikbal İslam’ındır çünkü insanlığın özlemini çektiği barış, kardeşlik ve anlam; ancak onunla mümkündür.

