Oryantalist Estetiğin Düşüşü
TEMMUZ Sayı: 3 - Ekim 2016

Ezberlerin Ötesine Geçmeyi Denemek

Edebiyat alanındaki klişe ve ezberler, hurafe ve bâtıl inanışlar diğer alanlardakilerden hiç de az değildir. Toptancı kabullerin yahut süpürücü yok saymaların kıskacında yer tutan anlayışlar; kimi zaman müfredatın, eğitim politikalarının, sanat mühendisliği çabalarının kimi zaman da köşebaşlarını tuttuğu varsayılan kişi ve grupların eliyle kökleşerek en olmadık isimleri ve duruşları bile bir fanusun içine sokmayı başarmıştır. Bütüncül bir görüntü veren, doğal bir gelişme seyriyle ilerleyen, güllük gülistanlık süreçler eşliğinde serpilip zenginleşen, kendi iç dinamiklerini oluşturarak özgünlüğünü her dönemde koruyan bir edebiyatımız yoktur bizim. Asırlarca süren “divan edebiyatı” birikimini upuzun bir kayıp ve edebiyatın uyuyup kalması olarak nitelemek de bu sürece “İslamiyet etkisinde” başlığını yapıştırıp binlerce sanatçının bu dönemde müslümanlığın, tevhid dininin şaheserlerini yazmak için kendini paraladığını ima etmek de yanılsamalar, zorlamalar içerir. Önce Servet-i Fünun sonra da İkinci Yeni kümelenmelerini edebiyatımızın en büyük yenilik hamleleri olarak takdim etmek kadar, Orhan Veli’yi edebiyatın en büyük devrimcisi saymak da körlük ve bönlüktür. Halkın önemli bir bölümünün boğazına çeşitli kementlerin geçirildiği İlk dönem Cumhuriyet edebiyatını yerli, halkçı edebiyatın zirvesi saymak gibi, yabancı bir ideolojiye yıllarca borazanlık yapan bir anlayışın günübirlik ürünlerini “toplumcu” etiketiyle dolaşıma sokmak da bir ezberdir. Yeni kanalların açıldığı 90 sonrasını edebiyatın çökmesi ve hayattan çekilmesi şeklinde yaftalamak, Âkif’in yanına hemencecik Fikret’i çağırmak ve onları bir tutmak kadar kolaycı, artniyetli ve çarpık bir yaklaşımdır. Kafiye tartışmasından büyük edebi öbeklenmelerin doğduğunu iddia etmek, iyi bir okulun duvar gazetesi kadar etkisi olmayan Yedi Meşalecileri ısrarla bir yenilik hareketi olarak sunmak kadar abestir. Türkçesi dökülen ve oryantalist bir zihinle yola koyulan romancıları evliya seviyesine yükseltmek, solcu şairlerin de 15 Temmuz darbesine karşı şevkle mücadele ettiklerini sanmak kadar akıllara zarardır.

Toplumsal hayatın diğer alanlarındaki gelişmelerden, tökezlemelerden ve yol açıcı hamlelerden, düşüş ve yükselişlerden ayrı düşünülmemesi gereken edebiyat da en ciddi sınavlarını sarp yokuşlardaki / geçitlerdeki karşılaşmalarda verir. Bu yönüyle bugün bizim de eklemlendiğimiz edebiyat halkası; genelde gecikmiş yekinmelerin, iki arada bir derede kalışların, adeta kendisine yapışan süreğen bir âraf atmosferinin tazyik ve çırpınışlarıyla doludur.

Türkçe ile oluşturulan edebiyatın en temel özelliği, tarihi boyunca doğal ve sıkletten uzak bir gelişme çizgisine sahip olmamasıdır. Bu konuda, bazıları kaçınılmaz görünen bazıları da inat ve ısrarla dayatılan yönlendirme, çarpışma ve müdahale sayısı sanıldığından çok daha fazladır. Bu edebî birikim; son çözümlemede hızlı, dengesiz ve sert karşılaşmaların, farklı ve dinamik yaşama biçimleri içinde söz alışların, gönülsüz ve kısa direnişlerin ve ardından boyun eğişlerin, katılışların ve sanatın taşrasına itilmelerin tarihinden ayrı tutulamaz. Ara sıra da olsa kafasını ezberlerle örülen o fanusun, o cenderenin dışında tutmayı başarabilen herkes; bu dilin can verdiği, iyi kötü ‘uydum kalabalığa’ mantığının dışında tutmayı başarabildiği bütün eserlerin, bünyesinde bir direnç taşıyan, zamanının insani kaygı ve ihtiyaçlarına kulak tıkamayan, bir şekilde halkın minderindeki sıcaklığa yakın duran eserler olduğunu görür. Bu birikimin hem şansı hem talihsizliği, hem başarısı hem de hayal kırıklığı, hem zindeliği hem de düşkünlüğü sadedinde ileri sürebileceğimiz görüşler, köklü ve kritik karşılaşmalardaki pozisyon alışıyla bire bir ilintilidir.

Bilebildiğimiz İlk ciddi karşılaşma, daha önce müslüman olmuş iki önemli komşu toplumun dili ve edebiyatıyladır. Türkçenin evinde biçimlenen edebiyat; evveliyatı olmakla birlikte daha çok XI. yüzyıldan itibaren, hem sözlü kültürün yanına yazıyı eklemeye hem de yeni bir inanç, tarih ve coğrafya düzlemine doğru yol almaya başlar. Aynı zamanda hem göçerlik ile yerleşik hayat tereddütleri arasında parçalanıp dağılır hem de müteselsil karşılaşmaların evin kapısına yığıp koyduklarını almaya, anlamaya, ayıklamaya cehd eden acemi fakat çalışkan insanlarla dolu gürültülü bir sahnede bulur kendini. Birbiriyle dost görünmeyi başaran ancak içten içe çekişip didişen ve devasa iki sütun halinde bütün ufku tutan Fars ve Arap edebiyatlarının evleğine sokulur. Bu iki edebiyat dairesi de söz konusu dönemde büyük ölçüde doyuma ulaşmış, biçim ve içerik kalıplarını bularak bir alışkanlıklar zinciri içinde dönenmeye başlamış, kendisine yaklaşan okumuşları sersemleten bir çekicilik ve yüksekliğe sahip olmuştur. Türkçe konuşan halkın büyük bir bölümü kendi alışkanlık, deneyim ve sezgisiyle özgün bir adaptasyon süreci yaşarken; aydınlar tazim, taklit ve tahkir ile gelişen bir aşamalar bütünü içinde yürüyeceklerdir.

Bu ilk karşılaşma doğaldır, en azından kaçınılmazdır. Bu yüzden yöneliş ve etkilenme, büyük ölçüde gönüllü olmuştur. Bitimsiz ve küstahça bir zorlama, dayatma söz konusu değildir. Bunu ilk ve büyük bir yabancılaşma, yolunu kaybetme ve başkalarının boyunduruğu altına girme düşkünlüğü olarak görenlerin kaygısı, edebi saiklerden ziyade, bütün eksiklik ve zaaflarına rağmen, edebiyatın kendini ait hissettiği inanç dünyasına yönelik hoşnutsuzluktan kaynaklanmaktadır. Eğer bir eleştiri getirilecekse bu, edebiyatın daha çok içeriğine, mahiyetine, bağlandığı iman dairesiyle kurduğu ilişkinin derinliğine yönelik olmalıdır. Zira Arap ve Fars toplumları, bu dönemde eski dinamizmlerinden uzaktır. Büyük ölçüde soğumaya, ferdileşmeye başlayan bir iman ile onu yeniden canlandırmaya gayret eden kişi ve tutumları bir arada görürüz o yüzden. Yeni katılan unsurların sadece korku yahut çıkar amaçlı değil, büyük bir şevk ve heyecan ile katıldıkları bu dinsel dairenin o dönemdeki iç sorunlarını sayıp dökmek bile mümkün değildir. Bu bağlamda edebiyat da dönem dönem Kur’an ve Sünnet merkezli cehdini, neşvesini, köklerini yitirmenin eşiğine gelmiştir. Mecazlar, istiareler, telmihler, nazireler, genelgeçer öğütler edebiyatıdır bu biraz da. Kandilin bir tarafı parlamaya çalışırken diğer tarafı içi geçmiş bir halde uyuklamaktadır. Bir ülkünün ateşiyle tutuşan dinç ve yüksek rakımlı başların, bakışların yerini, geçmişi yad etmekle yetinen, çeşitli süslerle onun üstüne tüneyen kurumlu kişilerin baş dönmeleri almıştır. Istırap ile yozlaşma iç içedir. Düşüş ve yükseliş bir aradadır. Canlı ve cari bir imanın, her alanı ayağa kaldıran bütüncül bir cehdin, hayatı ayaklandıran yüksek bir enerjinin ve temel kaynaklarla bağını yitirmeyen sahih bilgi, bilinç ve yaşayışın yerini başka etki ve ilgiler doldurmaktadır. Söz sanatları, hikmet kırıntıları, sembolik anlatılar, tasavvufi meseller, aşk merkezli yakınış ve yakarışlar sahici, güncel ve somut olanın sesini fazlasıyla kısmaktadır. Farklı çabaların, örneklerin bir kısmı unutulmuş, bir kısmı da çeşitli nedenlerle yok olmuştur. Edebiyat, bu şartların da etkisiyle bir saray istiaresi, sultan simgesi etrafında kümelenmekte; aşk şiirlerinde bile sevgili bir sultana benzetilerek betimlenmektedir. Diğer alanlarda da durum çok farklı değildir aslında. Koca bir kasabanın müslüman halkını kılıçtan geçirmekten çekinmeyen bir halife ya da emir, aynı zamanda çok güzel bir cami inşa ettirebilmektedir. İç çekişmelerin, Haçlı seferlerinin ve ardından Moğol istilasının ortalığı kasıp kavurduğu bir süreçte, içki küpünden kafasını çıkaramayan bir sultan, şehrin en ünlü müfessirini ya da edibini himaye etmekle övünmektedir. Nitekim bu dönemde, sözlü kültürün yanı sıra yazıya da aktarılmaya başlanan destan ve halk hikâyelerinin çoğunda da zaaflar ile erdemleri yan yana, iç içe görmek mümkündür. Asıl konumuz bu olmadığı için, divan ve halk edebiyatı ikiliği ve diğer temel meseleler üzerinde durmuyoruz şimdilik.

İkinci büyük karşılaşma ise Tanzimat sonrasında yaşanmıştır. Tanzimat sonrası ve Cumhuriyet dönemi şeklinde kabaca iki alt döneme ayrılabilecek bu karşılaşma, kısa bir süre içinde zorunluluk boyutunu ve makul ölçüleri aşmış; herkesi terbiye etmeye, inanç ve değerlerinden soyutlamaya, tektipleştirmeye yönelik bir kırbaç harekâtına dönüşmüştür. Fakat bir grup milliyetçi aktörün dışında, Tanzimat sonrasındaki bu yabancılaşmaya, kültürel tutsaklığa ve utanç verici boyutlar da kazanan edebî özenti ve mobilizasyona ses çıkaran, itiraz eden pek azdır. İnhiraf, inkâr ve imha evreleriyle palazlanan “Garpzedelik”in bütün alanları yavaş yavaş kuşatıp esir alan, edebiyattaki yeni arayış çabalarının da önünü tıkayan hatta zaman zaman “gönüllü kölelik” ile bütünleşen serencamı daha kötü, daha trajiktir oysa. Kültürel ve sanatsal körlüğün ötesinde, ucuz ve pespaye bir taşeronluktur. Birçok insanın isteyerek ya da kerhen omuz verdiği, iflah olmaz boyutlar kazandırdığı oryantalist bir estetik tutkusunun bütün mevzileri ele geçirmesinin tarihidir bu aynı zamanda.

“Oryantalizm” ya da diğer adlarıyla “Şarkiyatçılık”, “Doğuculuk”; kabaca, Doğu toplum ve kültürlerinin, halklarının ve dillerinin incelendiği ve gerektiğinde başka alanlara da çeşitli niyet ve amaçlarla servis yapıldığı Batı kökenli ve merkezli araştırmalar, çalışmalar bütünüdür. Henüz tutmamakla birlikte Türkçeye “güzelduyu” şeklinde çevrilen, temelde “duymak, algılamak” anlamına gelen “estetik” ise “güzel” olanı duyumsamayı, güzel olan üzerine düşünmeyi ifade eder. Estetik, terim olarak, güzellik değeri ve yargısıdır; güzel ve güzellik ile ilgili hükümler mecellesidir. Güzeli araştıran bilim dalıdır, sanat felsefesinin bir koludur. Sanatsal buluş ve örneklerin değerlendirilmesi, sanatta ve yaşamda güzellik kavramının irdelenmesi, duygu ve beğeninin belli ölçütler gözetilerek yargılanmasıdır. “Oryantalist estetik”; Cemil Meriç’in “sömürgeciliğin keşif kolu” diye nitelemekten çekinmediği oryantalizme bitişik hinlik, artniyet, çarpıtma ve tuzaklardan vareste değildir. Tanımlama, tasnifleme ve takdim etme noktasında dışarıdan dayatmalara, çeşitli manipülasyonlara ve küstahlıklara maruz kaldığı kadar, içeride görünen ve fakat dışarıdaki efendilerinin ekmeğine yağ sürmekten çekinmeyen işbirlikçi temsilcilere de sahiptir. Güzeli, güzelliği, anlamlı ve değerli olanı Batılı perspektifin çoğu zaman önyargılı, ötekileştirici, değilleyici ve kendi amaçlarına koşullandırıcı tutumuyla belirlemek ve dolaşıma sokmaktır.

Yeri gelmişken önemli gördüğümüz şu tespiti de yapalım: Yarım yamalak olmakla birlikte, divan ve halk edebiyatı ayrımlarını aşarak güncel, sorumluluk sahibi, somut ve insan merkezli bir edebiyat düşüncesiyle ilk dönem Tanzimatçılarında karşılaşırız edebiyatımızda ilk kez. Bir paradoks gibi görünmekle birlikte Tanzimat döneminde ilk kez edebiyatın iki ucu, iki yakası bir araya gelmeye, bütünleşmeye başlar. Dil, kalıplarını kırarak yavaş yavaş silkinir, içerik ferdin ve toplumun gerçek sorunlarına ciddi anlamda temas etme isteği duyar. Bu dönem, bütün düşkünlük ve acemiliklerine rağmen halka bütüncül ve ciddi bir yönelişi de imler. Saray, sultan ya da onların özelliklerini, kudretini taşıyan hayali bir cânân değil; yavaş yavaş “halk” merkeze oturtulur. Bu da büyük ölçüde Batı’dan öğrenilmiş bir şey olsa da temelde doğru, gerçekçi ve yararlıdır. İnsan ve insana ait gerçeklikler başat bir rol üstlenir artık. Ne yazık ki bu yöneliş köklü ve süreğen bir boyut kazanamamış, düzgün temsilciler bularak iyi ve uyarıcı örneklere kavuşamamıştır. Kısa bir süre sonra yarım, eksik, uzak bir halk tasavvuruyla karşılaşmıştır okuyucu. Çarpık, bencil, taklitçi, halk olmaktan kurtulmak isteyen bir kesime seslenildiğini fark etmesi çok zaman almamıştır. Öncülleri de olmakla birlikte bu konuda barikatları aşan, gerçek halkı, gerçek insanı, asıl toplumsal merkezi muhatap almakta ısrar eden en büyük çehre Mehmed Âkif’tir. Âkif’i, sürgünde bırakan rejim, edebiyatın çok önemli bir istikametinin de önemli bir süre donmasına yol açmıştır.

Oryantalist Estetik yahut Batılı Paradigmaya Boyun Eğmek

Edebî anlayış, akım ve öbeklenmelerin de kimi zaman, politik oluşumlar gibi merkezi temsil etme / ele geçirme iştiyakı hissettikleri, bir iktidar ütopyası düşledikleri görülmemiş, duyulmamış bir şey değildir. Batı’da daha çok sivil sayılabilecek edebî akımlar etrafında gelişen bu tür iddia ve kabuller, Türkiye’de zaman zaman iktidarla kurulan ilişkiler bağlamında ve ideolojik angajmanlar ekseninde somutlaşmıştır.

Cumhuriyet döneminde inanç dünyası, kültür ve edebiyatı, eğitimi ve yaşam pratikleriyle toplumu yeniden dizayn etmeye yönelen resmi ideoloji; edebiyat ve sanat alanında da geleneksel olanın yanı sıra muhalif olanı da sert ve sekter bir şekilde reddederek daha çok laik, seküler bir çizgi ekseninde açımlanmıştır. Eğitim politikaları, müfredat tercihleri, alfabe değişikliği, yayın politikaları, çeviri faaliyetleri, dolaylı yardım ve özendirmeler marifetiyle bu çizginin gövdeleşmesi, kanıksanması ve genelgeçer bir tahakküm kurması amaçlanmıştır.

Bir dönem belli ölçüde etkili de olan bu laik, batıcı ve bir yönüyle kemalist edebî tahayyül; kendi dışında kalan anlayış ve eğilimleri de hayatın taşrasına itmeye yeltenmiş, yok saymış, unutturmaya çabalamıştır. Tanzimat öncesinden başlayan batılılaşma hareketleri, işlevsel bir senteze de ulaşamamış, çok yönlü bir sorunsal olarak kalmış ve bugünü de etkileyen pek çok toplumsal çelişkinin kaynağı olmuştur. Bu tutum, zaman zaman hafıza kayıplarına, benlik parçalanmalarına hatta sanatsal münafıklığa, riyakârlığa da yol açmıştır. İçten ve pazarlıksız olma konusunda zorlanan bazı edebiyatçılar; kime, nasıl ve ne kadar mavi boncuk dağıtacağını bilemez duruma düşmüş, birkaç yönlü oynamıştır. Bazen can atarak bazen de koroya kerhen uyarak kendi insanını / halkını kötüleme, horlama, azarlama, kendi uşağı gibi görme, ona bir deney unusuru gibi yaklaşma marazlarından kurtulamayan kişilerle doludur yakın dönem edebiyatımız.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına damga vuran ve bütün toplumsal katmanlara sürekli toksin yayan sert ideolojisi ve zamanla çeşitli kaygılar eşliğinde sürekli obezleşen kemalizm, birçok alanda olduğu gibi, edebiyat ve şiir alanında da bir blokaj uygulamıştır. Çeşitli bariyerler, barikatlar kurmuş ve sadece kendisine hizmet edecek ya da en azından zarar vermeyecek tek kanalı, tek kapıyı açık tutmuştur. Bu eksende bir iktidar, bir vitrin, bir kanon oluşturmaya çalışmıştır. Halkın ta kendisi olan, halkla en çok bir arada bulunan, halkın değerlerine, acı ve sevinçlerine, yaşayışına yakın duran, onun basit bir parçası değil asli unsuru olan müslüman / İslamcı edebiyatın yokluğu yahut görmezden gelinmesi de muhtemel hamle ve arayışlara baştan ket vurmuştur. Sonraki kuşaklar, bu kabuller içinde büyümüş ve kendilerine aktarılanı normal, doğal karşılayarak yol almışlardır. Zamanla bu kabulleri, temayülleri eleştirmek, bambaşka bir edebiyat arayışının düşünü kurmak bile muhal hâle gelmiştir.

Uzunca bir süre, şair ve yazar sayılmanın ilk şartı, kemalist amentüye ve batılı değerler dizgesine boyun eğmek, ona hizmet etmekle eşdeğer görülmüştür. Bunun dışına çıkarak var olabilmek için bedel ödemek, sabır ve inançla mücadele etmek, küçük de olsa sesinizin yankılanacağı bir öbeklenme inşa etmek gerekmiştir. Bir Mehmed Âkif olmanız gerekmiştir söz gelimi. Bütün eksiklik ve yetersizliklerine, zaman zaman mevcut düzenek içinde söz almaktan kaçınamamalarına rağmen bir Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ahmed Arif, Kemal Tahir, Cahid Zarifoğlu olmanız gerekmiştir.

Tek parti dönemi ve kemalist edebî tahayyül zorlamaları bitmiş gibi göründüğünde dahi, edebiyatçılarımız eski reflekslerden kurtulamamıştır. Hele Batı edebiyatının sapla samanı birlikte taşıyan istilası karşısında, mütevazı bir sorgulamaya ve özgün bir duruş sergilemeye dönük dikkate değer hiçbir çaba görülmez. Az sayıda kişi vardır, kişisel çabalar öne çıkmaktadır daha çok. Bu durum genel bir belirlemeyle söylersek, bir şekilde 90’lara kadar sürmüştür. 90’lara kadarki edebiyat ve bu arada şiir göz ardı edilemeyecek ölçüde yabancılaşmaya, bunalıma, Batılılaşmaya koşullanmıştır. Böylece yüz yılı aşkın bir süre, bir tür “oryantalizm”, şiir ve öykü başta olmak üzere bütün türlere, alanlara bulaşmıştır. Rejimin kısmen makas değiştirdiği 50’lerde dahi batı edebiyatının etkileri yeniden gündeme gelmiştir. Şiirin kimyası önceki hiçbir dönem ve anlayışla kıyaslanamayacak denli bir başkalaşım içindedir bu yıllarda. Sıradan insanın gündelik yaşamı, memleket ve aile sevgisi, yaşama sevinci, kanaatkârlık ve çaresizlikle bütünleşen mutlu olma isteği, çocukluk ve gençlik anılarının getirdiği hoşluk gibi temler büyük ölçüde gözden düşer, terk edilir. Her türlü tanımlamaya, beklentiye, anlayışa tepki gösterilir, özerklik isteği öne çıkar. Yabancı dil öğrenmenin, çevirilerin, yurt dışı deneyimlerinin de etkisiyle edebiyat ve daha özelde şiir diğer insanî unsurlara, ilgi alanlarına nazaran daha hızlı bir başkalaşmanın, ayak ve yatak değişiminin içine savrulur. Şiir, sosyolojiye tur farkı bindirerek ilerler. Daha bizde dört başı mamur bir metropol yokken “metropolleşme”nin şiiri yazılır söz gelimi. Toplumsal çözülme yaygınlık kazanmamış ve “birey” tam anlamıyla kentleri istila etmemişken, Batı’dan neredeyse eşzamanlı olarak devşirilmiş yeni ve yabancı anlayışlara özgü edebî ürünler dergileri ve kitapları doldurur. Bu yöneliş 60’lı ve 70’li yıllarda da iç ve dış sarsıntılara rağmen yerini korur. Her kesimden insanı içine çekerek, setleri yıkarak, ölçülerin dibine dinamit koyarak palazlanır. Bu birikime, müslümanlığın ilke ve amaçları açısından bakıldığında ise hiç azımsanmayacak bir kısmı çerçöptür bunların, bir cüruf yığınıdır.

90’lı yıllarla birlikte siyasal ve sosyal alanda olduğu gibi edebiyat ve şiir alanında da çevrenin merkeze doğru yürüdüğünü söylememiz mümkündür. Bu yürüyüş, bütün savrukluğuna rağmen, daha önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar şaşırtıcı, güçlü ve çok yönlüdür. Surda açılan gediklerin sayısı bu dönemde yavaş yavaş artmış ve statüko ciddi sarsılmalar yaşanmıştır.

Görmezden gelinen, küçümsenen, değerleri ve inançlarıyla alay edilen insanlar ve topluluklar, bütün eksiklerine ve yoksunluklarına rağmen öne çıkmaya, ses vermeye, söz almaya çalıştılar bu dönemde. Tarihin tekeri, farklı ve daha sahici bir istikamette dönmeye başladı. Özellikle de hem halkın önemsediği değerlerin içinde büyüyen hem de genel İslami uyanışın deneyim ve birikimine açık olan müslüman özneler eliyle gerçekleşen bu değişim ve dönüşümde farklı kimlik ve aidiyetler de görünürlük kazandı. Bu durum, edebiyatın ve estetiğin hem anlam haritasını hem de şahıslar kadrosunu yeniledi, dönüşüme uğrattı. O zamana kadar parça doğrularla, parça güzelliklerle, az sayıda insanla ve sınırlı öbekle temsil edilen anlayış ve arayışlar, çıkış çabaları, sahici istikametlere yönelme isteği bu dönemde nicelik, nitelik ve etki bakımından ana gövde hâline gelmeye başladı. Şiir başta olmak üzere edebiyatta merkez olarak kabul edilenlerin egemenlik iddiaları sarsıldı. Farklı uç beyleri ortaya çıktı. Merkez dergilere ve kanona diklenme uçarılıkları, savrulmaları, bencilliği de getirdi kuşkusuz. Sağlıklı bir yol bilgisi ve süreğen bir öncülük yoktu zira. Edebiyat, bir “bayrak yarışı” içinde değildi, bir bellek inşasına yönelmekte de zorlandı. Herkes yarışı kendince yeniden başlattı, bu yüzden bayrak ileriye çok fazla götürülemedi. Okuyucunun edebiyatı takibi zorlaşmaya başladı. Kontrolsüz bir edebiyatın ve kontrolsüz okuyucunun nüveleri bu dönemde atıldı. 90’larda kültür ve sanat alanında adeta birçok mezhep, birçok fıkıh ekolü, istikameti oluştu. Dağınıklık, çok uçluluk, farklılıkların bir aradalığı görünürlük kazandı. Çevrenin, muhalif olanın, hayatın taşrasına itilenlerin çok şeritli bu yürüyüşü birçok zaaf da taşıyordu elbette; fakat kemalist ve batıcı edebiyat kanonu ilk darbeleri de bu süreçte yedi.

15 Temmuz Sonrası

80’lerin sonunda, 90’larda ve kısmen 2000’lerin başında etkili olan bu statüko dışı arayış ve çıkışlar uzun soluklu olamadığı için kazanımlarını tahkim edemedi, kırılganlık ve dağınıklıktan kurtulamadı, başarılarını özgüvenle ileriye taşıyamadı. 28 Şubat sürecinde bu zaaflar gün yüzüne çıktı, yalnızca kısmi bir direnç gelişti ve tekrar eski alışkanlıklar, düşkünlükler hortlamaya başladı. Liberalizm ve kapitalizme yeni alanlar açan küreselleşmenin, postmodernizm çuvalı içinde yeni ambalajlar edinen farklı etkilerin, internet ve sosyal medyanın art arda gelen atakları da zamanında karşılanıp anlamlandırılamadı. Herkes kendi korkuları ve umutları arasında dönenip durmaya başladı.

Edebiyat ciddi bir yarılmayı, ayrılmayı, savaşımı yaşıyordu aslında. Ana arterlerde bir bloklaşma, kapanma ve tıkanma söz konusuydu. Sanatın ibriği çoğu zaman yanlış sularla dolup boşalıyor, çıkrığı yanlış ve umutsuzluğa meyilli istikametlerde dönüp duruyordu. Çirkefliğin, çılgınlığın, çirkinliğin müşterisi hâlâ çok fazlaydı; iyi ve erdemli olana ise hâlâ çeşitli marjlarla, kaygılarla, korkularla bakılıyordu. Bir tarafta durmadan tepinen, gürültü çıkaran, küçük burjuva kompleksiyle olmadık şaklabanlık ve hokkabazlıkların peşine düşen, her tarafa hazcılığın ve günübirlik yaşayışın nesnelerini, görüntülerini, cinliklerini savuran bir edebiyat anlayışı ve örnekliği vardı. Öğrenilmiş, zoraki, ölçüsüz bir tutuşkanlığa sahipti bu eğilim. Elit geçinen bir âvamlıkla malüldü. Gerçek ve hak edilmiş bir zemini, süreğen bir nefesi, içimize kalıcı ışıklar düşüren bir aydınlığı yoktu. Sahici, doyurucu bir imgelem ve vokabüler evreni içinde oluşturulmadığı için de kirli bir enerji yayıyordu daha çok. Fakat taifesi oldukça kalabalık göründüğünden, her vesileyle palazlanıyor ve bütün alanları ruhsuz, maddeci bir tutumla işgal etmeye yelteniyordu. Gürültü patırtıdan geçilmeyen bir diskoda çatılıyordu adeta. Safrasını atmaya bile kıyamıyordu üstelik. Bütün gövdesini, ilgilerini, düşkünlüklerini söze bandıran ve onları gözümüze sokmak için çırpınan obez bir edebiyattı bu. Sürekli yatay, enlemesine gelişiyordu. Sık sık soluğanlaşsa da sosyal medyadaki gevezelik marazının içinde yeni bir kimya edinmekte zorlanmıyor, geri dönüşüm kutusuna attıklarına bile kıyamıyordu. Kısaca yılışık, sırnaşık, gürültülü, eklektik ve pervasız bir edebiyattı bu.

Bir de kendine özgü bir duruşu, iklimi ve tavrı olan bir edebiyat algısı, anlayışı, örnekliği vardı kuşkusuz. Henüz arkası zayıftı, taraftarı azdı, görünürlüğü pek fazla değildi. Yer yer inançla, dirençle, siyasal ve toplumsal sorumlulukla, mazlumiyet ve mağduriyet duygusuyla, adalet ve hakkaniyet aranışıyla, ahlak ve bilinçle örülen, kurulan bir edebiyattı bu da. Çokça sorunla, engelle boğuşsa da sahici insan yüzlerini çoğaltan bir anlam evleği, insanı bulmakta ve sarsmakta gecikmeyen bir gerekçesi, zengin bir tematik ilmeği ve ses rüzgârı vardı. Daha bütünlüklü, organik ve canlı bir bünyeye sahipti. 90’ların deneyimlerini de yedeğine alarak taklitçiliğin, özentinin ve yabancılaşmanın zehirli fısıltılarına râm olmayan temsilcilerini çoğaltmaya çabalıyordu.

15 Temmuz’daki darbe girişimi ve ardından gelen büyük direniş de yeni bir eşiğin, yeni bir miladın habercisi oldu. Arayış ve çırpınışlara, hayatın bizzat kendisi yeni ve güçlü bir sekme açtı. Bu hadise de sonuçta yeni ve farklı bir karşılaşmayı imliyordu. Eşine az rastlanır bu mücadele; birçok alanda yeni değerlendirmelere, sorgulamalara, arayışlara da eşlik etti. Salâlar ve tekbirler eşliğinde sokaklara, meydanlara koşan halk; sadeceyle kendisiyle göz hizasında durmaktan inatla kaçınan kirli ve kibirli aydın tayfasına ve edebiyat dünyasına değil; kötülüğe, zorbalığa, buyurganlığa arka çıkan herkese haddini bildiren temiz ve açık bir rest çekti. Epeyce bir süredir kahramanın ve kahramanlığın öldüğünü, büyük anlatıların çöktüğünü, dini ve siyasal önerilerin çekim gücünü yitirdiğini büyük bir iştiyakla dillendiren düşünsel ve sanatsal kabuller de bu arada bir kez daha yerle yeksan oldu. Oryantalist estetik bir kez daha tökezledi. Soğuk savaş döneminden kalan kötürüm bir diskurdan vazgeçmeyen, eskimiş, kağşamış bir perspektife sığınarak söz alma huyunu terk etmeyen, suskunluk, temenna yahut komplo teorisine bağlama tercihlerini temcit pilavı gibi hep önümüze koyan fakat edebiyat, sanat ve düşünce alanında daima baştacı edilen birçok müslüman öncü, birçok büyük edip de bu süreçte kötü bir sınav verdi.

İşin özü şu artık: Şimdi bize yeni bir şahitlik bilinci, bir inşirah yekinmesi lazım. Bilgisiz, sorgusuz, belleksiz, örneksiz bir yürüyüş mümkün değil çünkü. İnancımıza ve eylemlerimize yön veren temel kaynaklara taze bir heyecanla yönelmekten, sağlıklı ve işlek bir tarih değerlendirmesine kadar birçok alanda özgüven ve dayanışma içinde yol alabilmeliyiz. Bütün bir yeryüzüne ve insanlık denizine açık olmakla birlikte, batılı paradigmaya diz çökmeyen bize özgü bir şiir de edebiyat da eleştiri de hâlâ mümkün. Aymazlığın, sömürünün, zorbalığın, ahlaksızlığın gönüllü köleliğine soyunanları da; asmaların, tasmaların ve yosmaların koynunda ömür tüketenleri de sevmek ve izlemek zorunda değiliz. Kuru bilginin ırgatlığı da, mıncıklanıp sünepeleşmiş, istikametini ve rakımını kaybetmiş sözün ayartıcılığı da bizden uzak dursun. Bu süreç, sürgünde kalan Âkif’in tekrar sahne alışıdır aslında. Kahramanın, gerçek kahramanların dönüşüdür. Kemalist, jakoben, oryantalist külahların başımıza bir daha geçirilmemesi için Âkif’in bıraktığı yerden ve onun gibi can havliyle, sorumluluk bilinciyle söz almak zorunluluğu vardır.

Duamız ve dileğimiz odur ki değer aşılayıcı bazı çabalara rağmen genelde ölgünlükten, goygoyculuktan, öykünmecilikten başını kaldırıp bazen gözünün önünü bile göremeyen, evini geleneksel ve modern hurafelerden temizleme konusunda isteksiz ve kılavuzsuz kalan, oryantalistlerin ağzına bakan, derdini ve yarasını fehmedecek duruş ve donanıma yeterince sahip olmadığı için vadilerde şaşkın şaşkın dolaşmayı kanıksayan edebiyat ve sanat kamusu da bu vesileyle dirilsin, prangalarını kırmayı başarsın.

Ali Emre Arşivi
3 Sayı: 3 - Ekim 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler