Batı’dan bize sadece pozitivist, materyalist ve Darwinist fikir akımları aktarılmadı. Batılı muhafazakârlığın Burke, Durkheim ve Bergson isimleri etrafında şekillenen etkileri de bizdeki mistik-ruhçu düşüncelere ve akımlara rehberlik etti. Şiir ve edebiyat akımları, bunların ürünleriyle çalkalandı. Toplum tanımları, değişim süreçlerine bakış ve Batılılaşma normlarına yaklaşım vb. pek çok düşünce ve terim, Batılı muhafazakâr asıllarından kopyalanarak düşün ve edebiyat dünyamıza hatta aksiyoner yönelişlere etkide bulundu. Yahya Kemal, Peyami Safa, Mustafa Şekip Tunç, Halide Edip, Hüseyin Avni, Dergâh dergisi çevresi vb. kişi ve kümelenmeler, bu eğilim ve etkilenmeler içinde söz aldı.
Evet, muhafazakârlıktan söz ediyoruz. Kendi içinde çeşitliliği olan ama İslamcılığa olabildiğince mesafeli duran muhafazakârlıktan! Geleneksel dinî öğretilerle tasavvufçu yaklaşımlar üzerinden ünsiyet kuranlardan, dinsel yöneliş ve motiflere tıpkı Batı’da olduğu gibi olabildiğince uzak duranlara kadar çok geniş bir yelpaze var karşımızda elbette. Ortak alâmet-i farîkalarının, Kemalist devrimlere ve bu devrimlerin içeriklerine ve hızına getirdikleri eleştiriler olduğu söylenebilir bizdeki versiyonlarının.
Muhafazakârlık, Batı’da nasıl ki rasyonalist yıkıcılığa karşı çıkmış ve geleneksel-toplumsal kurumların (kilise, din, toplumsal gelenekler vb.) ayakta tutulmasının gerekliliğine ilişkin tezlerini ortaya koymuşsa bizde de aynıyla vaki Kemalist inkılapların yıkıcılığına, içeriğine, hızına ve inşacı toplum mühendisliğine eleştiriler getirmiştir. Elbette ki muhafazakârlığın kendisi de bir tür inşacılık içermekteydi ki, yerimizin darlığı sebebiyle bunu bir-iki örnek üzerinden işlemeye çalışacağız.
Bir kez daha altını çizelim ki, Kemalist ulusçuların İslamcılara fetret dönemi yaşattığı onlarca yılın boşluğu, bu muhafazakâr akımların temsilcilerinin görüşleriyle doldurulmaya çalışıldı. Bunlar da Batı’dan alabildiğine etkilenmişlerdi ama Kemalistlerden farkları Batı’dan neyin, nasıl ve hangi boyutta alınacağına dair görüş farklılıkları idi. Müslüman nüfus, Türkiye’nin yeni şartlarında bunlardan fazlasıyla etkilendi. Bir nevi sığınılacak liman gibi gördü onları. İslami olanın, bunların sunduğu tarih-toplum-insan-sistem algısı olduğunu zannetti yıllarca. Ve en temel konuda Kemalist entelijansiya ile uzlaşmışlardı: Ümmetten ulusa geçiş, yani millîleşme/milletleşme.
İşte yıllardır gerek edebiyat alanında, gerekse siyasi mahfillerde dillerden düşmeyen ve artık popüler bir hâle gelen “Bin Yıllık Tarih” söylemini de dağarcığımıza muhafazakârlar kazandırmışlardı.
Kimliğini Arayan Gençlerden Biri: Yahya Kemal Beyatlı
Gençlik yıllarında Tevfik Fikret’ten etkilenmeyen ve onun olgucu-pozitivist tarih anlayışına ram olmayan gençlerin sayısı pek azdı. Yahya Kemal de bunlardan biriydi. Gençlik, ağır bir kimlik bunalımları yaşamaktaydı ve reçeteler hep Batı’da idi. Gözleri kamaştıran Batı’daki o ışığı alıp Promete gibi ülkeye getirmek gerekmekteydi. Bu düşüncelerle yola çıktı Yahya Kemal ve dönemin aydınlarının düşü olan Paris’te aldı soluğu.
Science Politik (Siyasal Bilimler) okumaya gitmişti ama baktı ki esas düşünce fırtınaları, fikir teatileri anfilerde değil, cartier/sokak’larda. Dönemin en meşhur felsefeci ve tarihçileri bu ara sokaklarda, ‘cafe’lerde gençlerle buluşuyor. Tevfik Fikret ve İttihatçı Şekip’in etkisiyle Fransa’ya kapağı atan Yahya Kemal’in 9 yıl kaldığı bu ülkedeki ilk gözlemi, Fransa’nın sadece pozitivist ve maddeci düşünceler ve ekollerden ibaret olmadığıydı. Nurettin Topçu gibi o da, Fransız muhafazakârlığının sosyalist, maddeci görüşlere şiddetle ve şümullü bir biçimde karşı çıktığını tecrübe etmekteydi. Ruhçu ve metafizik düşünürlerin varlığı onu ciddi bir biçimde etkiledi ve hemen onların eserlerine müracaat etmeye başladı. Farklı amaç ve arayışlarla geldiği Paris, şimdi onu yeni mecralara sürükleyecek, belki de aradığı kimliği burada bulmasına vesile olacaktı.
Meşhur tarihçi Albert Sorel’in ders ve sohbetleri, Yahya Kemal’de esaslı bir karşılık bulmaktaydı. Önce sorularla yola koyuldu: Fransa, nasıl bu hâle gelmişti? Fransa, nasıl millet olabilmişti? Fransa, nasıl başarmıştı?
Sorel, sohbetlerinden birinde aslı Camille Jullian’a ait olan bir sözü aktardı. Tespit, Yahya Kemal açısından hem yeni hem de müthişti. ‘Tamam’ dedi, ‘buldum’! Önceleri ışığı pozitivist-maddeci ırmaklarda bulacağını sanan Yahya Kemal, şimdi düşünce mirası yüzyıldan fazla bir zamana tekabül eden muhafazakâr deryalara dalmıştı. Türkiye’deki pek çok düşün ve edebiyat akımını da etkileyecek olan yepyeni bir mottoyla ülkesine dönecekti şimdi. Şunu fısıldamıştı Yahya Kemal’in tahayyülüne Sorel: “Fransız milletini yaratan, bin yıllık Fransa toprağıdır”. Bu cümleyi şöyle de tercüme edebiliriz: “Fransız toprağı, bin yılda Fransız milletini yarattı.”
Artık Yahya Kemal’den Nurettin Topçu’ya tüm muhafazakârlar için Bergson’un ‘elan vital’i / ‘hayat hamlesi’ni ve daha nice kavramları bu topraklara tercüme etme, versiyonlarını üretme, içlerini “bize özgü” tarzda doldurma ameliyesi başlamıştı. Fransız’ın Jeanne d’Arc’ı ya da Guillaume Tell’i pekâlâ Mevlânâ ve hatta bazıları için Mustafa Kemal de olabilirdi. Hayat hamleleri de sırasıyla (Fransız tarihinin örneklerinden mülhem) Malazgirt’ten İstanbul’un Fethine, Lale Devri’nden İstiklal Harbine kadar onlarca örnekte vücut bulacaktı.
İşte Yahya Kemal’in önceleri bir hapishane gibi gördüğü Osmanlı topraklarının tarihini incelemeye koşması ve şiir için “Yahya Kemal’in şiirinden Osmanlı’yı çekip alırsanız geriye bir şey kalmaz.” dedirten sözlerin kökleri Albert Sorel’lerin, Emile Boutroux’ların, William James’lerin, Henri Bergson’ların muhayyilelerinden Osmanlı’ya böyle aktı. Nostaljik tarih yazımının temelleri de böyle atıldı. Süre/Zaman/Tanrı/Ruh derken ‘Kökü Mazide Olan Âti’ye ve ‘Üç Tepe’ye ulaştık.
Babanzâde Ahmed Naim ile Yahya Kemal’in dergi yazıları vasıtasıyla ‘din’ tanımı üzerinden atışmaları da bu yıllara rastlar. Sebilürreşâd - Sırat-ı Müstakîm ile Dergâh çevresi arasındaki farkı da hatırlatır bu durum. Yahya Kemal’in Babanzâde’ye “Ne karışıyorsun halkın dinine, ister çaput bağlar, ister türbe ziyaret eder…” mealindeki karşı çıkışında ve Babanzâde’nin “Abdullah Cevdet’ler bile -pozitivizmin Osmanlı’ya girişinde büyük etkisi olan olan zatı kastederek- bu dine sizin kadar zarar veremezler…” mealindeki cevabında bu farkı açıkça görmek mümkündür.
Yahya Kemal’in Eyyub el-Ensâri’nin mezarını ziyaret eden halkı öven dizelerine karşılık şöyle sitem ediyor Babanzâde:
“İslamiyete sizin verdiğiniz zararı kimse vermiyor. Zaten dalâlete düşmüş bu zavallı halkı şaşırtıyorsunuz. Bir zamanlar Türkçülükle, şimdilerde de İslamiyeti efsaneler üzerine kurulmuş bir din gibi göstererek… Bizim Abdullah Cevdet’in dinsizliğinden korkumuz yoktur; çünkü o sarahatle dinsizdir ve maddîdir; İslamiyeti yıkamaz. Halbuki sizin Tevhîd-i Efkâr’da bir seneden beri çıkan yazılarınız, İslam akaidini ve esasâtını baştan aşağı tahrif ediyor. Beyefendi İslamiyette ölülere ibadet, mezarlara muhabbet, ölmüş insanları falan ve filan semtte hazır ve nazır zannetmek gibi itikatlara yer yoktur. Peygamber efendimizin (sa) kendi naaşı bile takdis olunamaz…”
Yahya Kemal, bu sözlere “Siz kimsiniz? Kaç kişisiniz? Türk milletinin tarihî hatıratına ne karışırsınız? Türk milleti dinini istediği gibi benimsemiştir; diyanetini vatan toprağına istediği gibi karıştırmıştır…” şeklinde karşılıklar verir. Başka bir yazısında da bu kimlik-din iç içeliğine yönelik Yahudi tarihini örnek gösterir.
Ona göre tarih-din-kimlik iç içeliğine müdahale edilmemelidir. Evet, muhafazakârların genel iddiası, bu “müdahale etmeme” şeklindeki iddiadır. Hiç şüphesiz Kemalist müdahalenin acımasız ve meşruiyeti kendinden menkul inşacılığı karşısında bu görüşler müşfik bir görüntü arz etmişse de aslında burada da bir inşacılık söz konusudur. Tarihe, topluma, dine, göreneklere, kurumlara müdahale etmeme iddiası altında yeni ve farklı bir (vahye rağmen) inşa sürecidir arzulanan.
Babanzâde ve Yahya Kemal arasındaki fark ‘din’i muhafazakâr bir kimlik ve tarih algısı adına araçsallaştırmakla, ‘ed-din’in ihyası için vahyin merkezde olduğu ıslahı arzulamak arasındaki fark gibidir.
Birinde aslında verili hurafeci din algısına dokunmadan, yepyeni bir geçmiş icadı arzulanırken; diğerinde kitleleri vahyin merkezde olduğu bir çabayla tarihin yüklerinden kurtarma çabası hâkimdir.
Birinde tıpkı Kemalistlerde olduğu gibi “millet” olmadan (ve millet olabilmek için gerektiğinde bir tarih icat etmeden) bir şey başarmak, ileri gitmek, çağdaşlaşmak mümkün değildir. Diğerinde ise bu tür pozitivist ya da maneviyatçı / milliyetçi yalanlardan kurtulmadan doğru düşünmek, sahih biçimde fıkhetmek, bugünün çarpıklıklarını ihya ve ıslah etmeden yarını kurabilmek, nesilleri ifsattan kurtarabilmek mümkün değildir.
Kısacası birinde yine (bin yıllık tarih icadında olduğu gibi) mukallit bir Batılılaşma, diğerinde ise Hz. Âdem’den bu yana var olan tarihi paranteze alma ihtiyacı duymayan bir evrensellik ve fıtratla yeniden buluşmayı, yüklerden (toprağa kutsallık atfetme, muharref bir nostalji inşası önerme, vahiyle buluşmayı zorlaştıran “yerlilik ve millîlik” iddiasıyla bulanık bir kimlik inşasını zorlama gibi) arınmayı salık veren bir ıslah çabası hâkimdir.


