“Kardeşlerim!
Herkesin kirlettiği bir ölüm hangimizin işine yarar”
Selçuk Küpçük
Sartre, imge ile bilinç arasındaki ilişkiyi sorgularken adına layık tek gerçekliğin bilinç olduğunu belirtir. Ona göre imge, eğer bilinçse, katıksız kendiliğindenliktir, yani kendinin bilincidir, kendi için saydamlıktır ve kendi kendini tanıdığı ölçüde var olur. Bu yönüyle imge, duyumlanabilir bir içerik değildir. İmgeyi ‘ussallaştırılmış’, ‘içine düşünce sinmiş’ olarak tasarımlamak kesinlikle boşuna olacaktır.1 Anı, algı ve düşünce imgeleri olarak tasarımlanabilecek imge ile özgürlük ve var-oluş arasında bir bağıntı kuran Sartre’a göre imge, bilincin alanının dışında düşünüldüğünde, bilincin özgürlüğünden söz edilemez. İmgenin bilinçte yer almasından söz edilecekse, bu kez imgeyle birlikte tüm evren bilince girer ve bilinç de aşırı-doygun bir çözelti gibi hemen katılaşır. Bu bağlamda, imge, bir şey değil, bir edim, bir şeyin bilincidir.2 Bu yönüyle bakıldığında imgenin akılla kavranamayacağını, çoğu kez bilişsel bir tasarım olmadığını ileri süren Sartre, onun üç farklı kaynaktan beslendiğini ifade eder.
Buna göre anı imgeler, sanatçının geçmişini ve daha çok çocukluğuna dair yaşantıları içerir. Kimi zaman travmatik kırılma anlarına da tekabül eden bu anılarla şair, şimdiki zamanla geçmiş arasında derin bir köprü kurar. Amacı yalnızca geçmişi değil bugünü hatta geleceği de açıklayabilmektir. Mutlu geçen bir çocukluğun bugünün mutsuzluğuna cevap olması da anı imgelerinde ayrı bir yol tutuştur. Bu sebeple anı imgeler, bilincin mutluluk ve mutsuzluk edimlerini niteleyen ve bu yönleriyle sanatçıların sıkça başvurduğu bir imge türüdür.
Algı-imgeler ise dış dünyayla bilinç arasında katışıksız kendindenlikle oluşan imgelerdir. Bir anlamda dış dünya, sanatçı bilincinin seçiciliğine göre yeniden şekillenerek sanat eserindeki yerini alır. Yağmurun yağışını görmeden de algılayabilir, gök gürültüsünü diğer seslerden ayırt edebiliriz. Kırmızı ışığın tehlikeye işaret ettiğinin farkına varır; ateşe elimizi uzatmamamız gerektiğini kavrarız. Dolayısıyla algılarımızla yaşantılarımıza bir yön verirken anı-imgeler, sanatta da kendine bir yer bulur. Algı imgeleri, kimi zaman anıları ve düşünceleri de içine alan bir genişlikle genellikle birkaç duyu algısıyla birden karşımıza çıkar. Görme, duyma gibi yahut birkaç duyu algısı birden sanat eserinde kendine bir yer bulur. Bejan Matur’un şiirinden alıntıladığımız bir şiirle söylediklerimizi örnekleyelim:
“Ölü bir yaprağın sürüklenişi gibi rüzgârda
Gövdem yitirdi yerini.
Ağır bir uykuyla gizlendi tohuma varlık.
Ağır bir istekle.
Kızıl kan pıhtısı. Tül sabah. Ört üstümü.
Koyu gücünü yüzünün nasıl çizdiyse Tanrı
Ve ne gizlediyse kıvrımına gülüşünün
Gördüm ben” (Onun Çölünde)
Rüzgârın tendeki hissedilişi ile görme duyularına dayalı “kızıl kan pıhtısı”, “tül sabah”, birden fazla görme imgesinin tensel hissetmeye dayalı algılarla yan yana kullanılabileceğine bir örnek teşkil eder.
Son olarak düşünce imgeleri ise ilk iki imge anlayışının dışında olgunlaşmış bir tasarının, düşüncenin imgeleşmesi olarak tasavvur edilebilir. Bir ağacın sonbaharda yapraklarının sararması, kışın da tümüyle ölü bir görünüme sahip olabileceğini tasavvur etmemiz gibi. Daha ötede sonbaharın gelişiyle birlikte yaşlanmanın akla gelmesini de bu tür imgeler arasına katabiliriz.
Söylediklerimizi özetleyecek olursak yağmurun yağışı tabiatın kanunlarındandır. Ancak sanatçının bakış açısında yeni bir şekil alarak, yağmurun yağışı, sanatın evreninde yeniden şekillenerek anlam alanını çoğaltır. Algılar, anılar ve nihayet düşüncelerle yeni bir forma kavuşur.
Düşünce imgeleri, ilk ikisinden ayrı durur. Zira her ikisini de içine alır. Algılardan ve anılardan yola çıkarak oluşturulur. Bu da düşünce imgelerine önemli bir farklılık katar.
Bunun şiirdeki yansımasına gelince düşünce imgeleriyle yola çıkan şair, hem tarihi hem de tarihi oluşturan olayları bu kez olayların düşünsel arka planıyla yorumlamak zorunda kalır. Bu da ideolojiye, ideolojik şiire kapı açar. Ancak söz konusu Selçuk Küpçük olunca bunun tehlikesini görüp şiiri ideolojiye feda etmeme tarafında olacağını baştan kabul ederiz.
Şiiri poetik yanıyla birlikte düşünen ve belki de sırf bu yüzden az sayıda şiir yayımlayan Küpçük, gerek dergi ve gerekse yakın döneme ait iki kitaba imza attı. Bunlardan ilki olan “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”nde 1970 ve 80’li yılların siyasi olaylarını düşünceyi öne çıkaracak şekilde irdeledi. Olayları doğuran şartlar ve bunun sonuçları hakkında kişisel yaşantılardan da yola çıkarak görüşlerini serdetti. Söz edeceğimiz ikinci kitabında ise daha önce dergilerde yayımladığı yazılardan yola çıkarak 1950 ve sonrasının şiirini oluşturan temel düşünsel sorunlara eğildi. Her iki kitapta da sosyo-psikolojik bir art alandan yola çıkan Küpçük, toplumsal duyarlığı, dini duyarlıkla ele alan şairleri konu edindi. Daha ötede düşünce aksları arasında bir orta yolu değil de farklılıkların zenginliğini arayan bir zihin olarak Selçuk Küpçük, bir psikolog olarak incelediği şairlerin toplumsal birlikteliğe katkılarını araştırdı. Ancak burada şair olarak baktığımızda “Kirletilmiş Ölümler Kitabı” ki daha sonraki baskısında “Kirletilmiş Ölümler Kitabı ve Büyük Tefsir” adını alan tek şiir kitabında, bu arayışını düşünsel imgelerle dile getirdi.
Bazen bütün ile parça bir köprüde durur ve iki yakanın birbirine ne kadar uzak durduğunu parçaların köprüde bir araya gelmesinden sonra anlayabilirsiniz. İşte o anda parçadaki naifliklerin aslında içten içe kopan ve kıyıda köşede kalmış esintilerin toplamı bir fırtınaya dönüştüğünün farkına varırsınız. Şiir, bir fırtınaya yol verdiğinde merkezden itibaren genişleyen bir halkayla dehşeti, keskin bir umutsuzluk ve karamsarlığı karşılamak zorundasınızdır.
Düşünce imgeleri, anı-imgelerle buluştuğunda tarihsel kurgunun ötesine geçilir ve orada tarihin yeniden yazımı dikkatleri çeker. Küpçük, derinlere sakladığı bu düşünce imgelerini idrakin deli gömleğini giyen ideolojik tavırdan uzaklaştırır.
Yakın çağ yahut önceki zamanlara dair bir karşı oluş değildir bu. Aksine bütün zamanlara yayılan adaletsizliğin karşısında yeni bir kimlik yaratma ülküsüdür.
Geleneğe ait imgelerden modern imge bilincine geçiş çoğu kez sancılıdır. İki tehlikeyi barındırır. Bunlardan ilki, dilsel anıştırma yoluyla ses ve anlam bağı kurmadır. Behçet Necatigil ve Hilmi Yavuz’da gördüğümüz bu anlayış, kimi zaman yalnızca dil düzleminde kalan bir gelenekselliği beraberinde getirir. Bağ, bizi içselleştirmeden uzak tutar ve şiire ‘söylem’den ya da “söylemin düzeni” açısından bakmak zorunda kalırız. Tıpkı Michel Foucault gibi: “Bugün yapmak zorunda olduğum konuşmada ve burada belki de yıllar boyunca yapmak zorunda kalacağım konuşmalarda, hiç kimseye sezdirmeden eriyip gitmeyi dilerdim. Söze başlamaktansa, sözün beni sarıp sarmalamasını ve beni, her türlü olası başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim. Konuşacağım sırada kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce söze başlamış olduğunu fark edivermek ne hoş olurdu! O zaman sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, kendisini, sanki bir an için, askıda tutarak bana işaret vermişçesine yarattığı boşlukların arasına, hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana. Böylece başlangıç olmayacaktı ve söylemin kendisinde kaynaklandığı kişi olacak yerde, onun uzayıp gidişinin rastlantısallığın zayıf bir boşluk, olası eriyişindeki bitiş noktası olacaktım. Benim arkamda (çok önceden söze başlamış, söyleyeceğim şeyleri önceden söylemiş) bir sesin şöyle demesini isterdim: sürdürmek gerek, ben sürdürüyorum, sürdürmek gerek, sözcükler olduğu sürece onları söylemek gerek...”3
Önceden söylenen sözleri ‘sözcükler olduğu sürece’ sürdürmenin büyük bir ustalık gerektirdiğini ve her iki şairin de bunun üstesinden geldiğini hatırda tutarak ikinci aşamaya geçebiliriz.
Bejan Matur da dilin haz alanından hızla uzaklaşarak dili adeta hissetmenin geniş caddelerinde gezer. Şiirlerinde içselleştirmenin handikaplarını aşar. Bu ona önemli bir ayrıcalık verir.
Selçuk Küpçük ise düşünsel bir kurguyla yaklaşarak ve kelimeleri tarihselliklerinden koparmaksızın dile yaklaşır. Bunun gerekçesini kendisinden dinleyelim:
belki kötücül bir ağızdan konuşuyoruzdur
belki müntehir defterine yazmıştır bizi selim ışık
bu dil denilen koridor sahiden benim evrenim midir
daralıp sorular mı tüketiyor bu beynimdeki kırışık (Kahır)
Ece Ayhan, Enis Batur ve Murathan Mungan gibi eskil kelimeleri yerli yerinde kullanır:
soralım o zaman hiç durmadan payitahta, katil kim
devlet neresi
…
koşup otağına dayansak ismini koyar mıydı katlimizin
dede korkut
yenilgimizi kutsar mıydı akbudun karabudun önünde (Kirletilmiş Ölümler Sagusu)
Ece Ayhan’ın aksine ‘iktidar’ sorunuyla cedelleşirken ironiye mesafelidir. Ancak bu kez iki farklı uçta duran duygulara yaklaşır: Kahır ve merhamet!
Tarihsel imgelere yönelen şairlerin karşılaştıkları önemli sorunlardan biri hamasilikse diğeri geçmişle şimdiki zaman arasındaki köprünün yevmî olanda yani gündelik sorunlarda sıkışıp kalmasıdır. Selçuk Küpçük, bu noktada da poetik yaklaşımlarında öngördüğü gibi kendinden bekleneni verir ve hem hamasilikten hem de yevmîlikten uzak durur.
*
Aslında öyle görünmese de sadakat ve ihanetin çatıştığı bir dünyanın havasını soluyoruz. ‘Biz’ tarafındaki insanları masum kılacak tek şey, görünürlükle derin yapıdaki düşünsel farklılığın mesafelerinin çok fazla olması. Bir başka deyişle ‘söz söyleyiciler’in önceden tasarlanmış eylemlerini gerçekleştirirkenki sabırlarındaki hinliktir. Büyük çoğunluk bunun farkında değildir. Selçuk Küpçük’ün sık sık kullandığı ifadeyle ‘biz’, bunlardan masûn tutulmuş, korunmuştur. ‘Beşer’ ile ‘insan’ arasındaki farkla dillendirirsek ‘biz’ en geniş haliyle insanlıktır.
“Söz söyleyiciler ve ilenç kayırıcılar” dışında kalan bu ekseriyet, yaşanılanların farkındadır ya da olmak zorundadır. Küçük, bu hamlesiyle Mehmet Akif’in izinde bir ‘mesuliyet’ ana fikriyle hareket eder. İşte onun imge dünyasının merkezini de bu düşünce oluşturur.
Selçuk Küpçük, 1990’lı yılların kimi şairleri gibi ‘gövde’yle sorunu olan şairlerden biridir. Gövdenin yüceltilmesi kimi dizelerde bir ilence dönüşür. “Murdar bir ceset” vardır örneğin. Ya da aşağıdaki dizelerde olduğu gibi şehvetten söz edilir:
etimin şehvetiyle günahkâr konuşmalara saplandı sanki
bıçak (Kir)
Bu tavır yine de dinginliğe ve Küpçük’ün iç dünyasını hissetiren dizelere engel değildir:
Kelebeklerin de şifalı sulara değen munis bir yüzü vardır
Uçuşundan biliriz. Sarıp sarmalaması içindir yorgun
Gülüşümüzü (Kirli İlmihal)
Şairin, düşünce dünyasının otoritesi olarak kabul gören Avrupamerkezcil yapıya karşı yargısı, kadınlar ve dolayısıyla aşk üzerinden şekillenir:
kirli bir ilmihal olup çıkıyor akşamları evlere taşınan her yüz
telafisiz konuşmalar ve öpüp kanatılmış bir telaş(k)
kalıyor günlerden geriye
kadınlar en çok saçlarından eskiyor artık. durduramıyor
batı’dan getirtilen iksirler (Kirli İlmihal)
Şiiri belirleyen şartların içinde romanda olduğu gibi bir çatışmanın ağırlığından söz edemeyiz ancak Selçuk Küpçük, biz ve onlar değerlemeleri arasında yer alan keskin bir ayrımın, aşılamaz farklılıkların varlığına inanmak istemez. İnsanı belirleyen şartlar vardır ortada. Evrensel anlamda insanı ya da eşref-i mahlûkat olanı. Nitekim farklılıklar insanların birbirlerini daha iyi tanımaları içinken şairin daha ötede ideolojilerin, yaşadıkları kültürün ya da zenginlik ve fakirliğin niceliğe dönük olduğunu vurgulamak ister. Kaybedeceğimiz yahut çoktan kaybettiğimiz şeylerdir bizi düşündürecek şeyler. Aşktır kaybedileceklerin en büyüğü.
ne söylesek neye kutsansak, ağırlık etmez hiçbir aşk
kadar
onulmaz yaraların açtığı renk, öpülmez ağrıyan
yerlerimiz
kaldı ki bugün cuma üç kez ağza su, üç kez buruna
ancak o zaman verilir belki, sağ omzumuzdan
defterlerimiz (Yüzük)
İnsanın en güzel eylemi, kendisine verebileceği emektir. Kişi, bunun bilincinde olduğu andan itibaren yalnızca kendisi değil bütün dünya değişecektir. Hangi düşüncede, inanışta olursa olsun. Selçuk Küpçük, kıymıklı, yaralar açan bıçaklarıyla modernliğin hamlelerinden kurtulabilmek için inancın kapılarını gösterirken her şeyin insanın kendine, kendiliğine verebileceği bir emek sayesinde son bir hamleye ihtiyacımız olduğunu haber verir. Ancak bu sayede “erken öğrenilmiş acılardan felaha” çıkılır.
1- J. Paul Sartre, İmgelem (Çev.: Alp Tümertekin), İthaki Yay., İst. 2006, s.122
3- Michel Foucault, Söylemin Düzeni (Çev. Turhan Ilgaz) Hil Yay., İst. 1987, s. 21


