Mütevazi evin salonundan belli belirsiz bir ışık süzülmekte ağaçların arasından. Yine de Ankara’nın her akşamki dans eden ışıkları rahatça görülebilmekte.
iki küçük pencere, akşam olunca yerlerin mühürlenmesi gibi mühürlendi perdelerle. Alnındaki terler ışıldayarak girdi kapıdan. Selamlarla karşılandı. Küçük kız sırnaşık bir kedi gibi bacaklarına sarılıverdi ansızın. Kucağına aldığı yavrucağın yanaklarına şefkatli öpücükler kondurdu. Banyoya geçip ellerini yıkadı, abdest aldı. Küçük odasında namazını tamamlayan ve alnındaki secde izleri henüz tazeliğini koruyan güleç, uzun boylu biraz zayıf delikanlıya güleç bir ifadeyle sarıldı. Namazını tamamladıktan sonra maharetli ellerle hazırlanan sofraya oturdu. Herkes onu bekliyordu. Derin bir nefes çekti. “Haydi Bismillah” deyip helalinden kazanılmış nimetleri tatmaya başladılar hep birlikte.
Yüreğinin üstüne bir huzursuzluk gelip oturdu. Nefesi daralıyordu. Yerinde rahat oturamıyordu. Salonun ortasında bir iki volta attıktan sonra balkona çıktı. Kasvetli bir geceydi. Bir sigara yaktı. Uçak sesleriyle irkildi ansızın. Hemen televizyonun başına geçtiler hep birlikte. Bir şeyler oluyordu. Salalar duyuldu birden. Salalar, öyle gece vakti okunmazdı. Hep bir ölümün habercisiydiler. Müezzinin halkı sokağa davet eden sözlerinin ardından, küçük kızını uykunun şefkatli kollarına teslim edip salona girdi evin annesi. Mutmain bir yüreğin sesiydi söyledikleri; “Haydi! Ne duruyorsunuz daha. Haydi! durmanız vebaldir. Yekinin gayri. Haydi! Kalkın, siz de gidin meydanlara. Belki bir faydanız dokunur.” Bir taraftan da hayıflanıyordu kendi kendine. “Ne olurdu bir aracımız olsaydı da hep birlikte gideydik.”
İri gövdesi ile baba önde ona zıt, zayıf ve uzun boyuyla henüz on yedisinde, tertemiz yüzü ışıl ışıl parlayan Uhud arkada yürümeye başladılar zulmün üstüne üstüne.
Sağlık Lisesini bitirip astsubaylık imtihanına girmişti. Umutluydu. Anasına; “Merak etme kazanırım” demişti. Darbe gecesinden sonra, şehit düştüğü günün hemen ertesinde kazandı kâğıdı gelmişti eve. Şehit olmasaydı mülakatına girecekti. Onlar bizi araştırıp civanımı mülakatta elerlerdi diyordu anası.
Mahallesinde hemen herkes severdi Uhud’u. Hele bir de eve gelmesin. Kardeşlerine sarılıp, koklar uzunca saatler onlarla ilgilenirdi. Anasının yüzünde bir parça hüzün görse yanına oturup dertleşirdi onunla. Bir arkadaş gibi, kadim bir dost gibi, karanlık geceleri yırtan amansız bir yıldız gibi. Yüzü gibi güzeldi. Uhud gibi kocaman bir yüreğe sahipti. İslam’a olan her saldırı karşısında kor gibi yanıyordu o görklü yüreği. Derdini açtığı anasına usulca yaklaşıp onun dizlerine yatar; “Anne ben şehid olacağım” dediğinde anasının yüreği skışır saçlarını okşayıp; “Oğlum ben sana nasıl kıyarım. Sen daha küçücüksün. Hele bir büyü, işe gir, evlen” diyordu. Oysa adı gibi büyük, koca bir çınar gibi yüce sözler dökülüyordu Uhud’un dilinden. “Anam, benim güzel anam, ben kötü hayat yaşayıp ölsem daha mı iyi. Biz dert edinmezsek kim edinecek? Yok anam yok! Ben şehid olacağım. Köyümüze şehadet bayrağını ilk ben dikeceğim. Adım Uhud şehitleriyle anılsın inşallah.”
Kızılay’a geldiklerinde işin ciddiyetinin farkına vardılar. Her taraf zulmün, ışıltılı çelikten tanklarıyla çeviriliydi. Meydanda kalabalık giderek artıyordu. Babasını, “Yaralılara yardımım dokunur” deyip ikna etti. Yolun üstüne, Bakanlıklara doğru bir yol bulup geçtiler. İçişleri Bakanlığı’na geldiklerinde üzerlerinden helikopterler uçuşmaya başladı. Her bir yerden mermiler sağanak halinde üstlerine yağıyordu. Bir kuytuda siper aldılar. Amcasının sözleri geldi aklına. Baba dedi. Amcama telefon aç uyuyorsa çıksın dışarıya. O’na de ki; “Uhud, Allah’ın hesap sormasından korkarak zulmün üstüne yürüyor. Korkmuyor da. De ki, Uhud dışarıda, zalimlere karşı ayakta. Okçular tepesini bırakmadı.
Aşağıdan gelen kalabalık genç grup Genel Kurmay Başkanlığı’na doğru koşuyordu. Uhud’da onlara katıldı. Babasının hemen arkasında duruyordu. Babası onun yokluğunu farkedince aynı yöne doğru yürümeye başladı. Zulüm mermi olup yağmaya başladı. Babası birkaç gencin yere düştüğünü gördü. Yanlarına ulaştığında yüreği sıkıştı. Boylu boyunca yatıyordu Uhud, kalleş mermilerin açtığı yaradan kan yürüyordu kirli caddeye. Yıldızları kıskandıran bir ışık vardı alnında. Bir tebessüm gelip kondu dudaklarına. Melekler salaya durmuştu şehidler için. Şehidlerin dilinden düşen son sözler murdar örtüsünü yırtıyordu zulmün. Uhud gibi koca bir dağ olup yüzlerine çarpıyordu tekbir sesleri.
Bir yolunu bulup hastaneye yetiştirdiler Uhud’u. Hemen ameliyata alındı. Ama o şehadetle nişanlanmıştı bir kere. Babası son haberi aldığında, anasına ne diyeyim diye düşünüyordu. Oysa o yüreği Anadolu gibi büyük kadının söylediği sözler dağ gibiydi. Toprağa düşen tertemiz bir çiğ damlası gibi, karanlığı delen bir kıvılcım gibiydi. “ Allah şehadetini ,Bedir’in, Çanakkale’nin şehidleri gibi kabul eylesin. Uhud kanıyla zalimlere korkular saldı. O, ölümü bile korkuttu. Bize sabretmek düşer.”
Uzunca bir gölge gibi girdi sokağın hemen köşesinden. Arkadaşlarını gördü. Şakalaşmak istedi. Pencereye asılı kaldı gözleri. Anası öylesine dalmış, uzaklara bakıyordu. Kim bilir neler düşünüyordu? Kim bilir nasıl bir yangın vardı yüreğinde? Umarsızca koşuşturan çocuklar geçti yanından. Her zamanki gibi durup onlarla oynamak istedi. Duramadı. Merdivenleri hızlı adımlarla çıktı. Hiçbir yorgunluk yoktu ışıldayan yüzünde. Kardeşi Bedirhan’a derslerinde yardım ettiği odaya baktı. Bedirhan ders çalışıyordu. Sapsarı saçları, mavi gözleri ışıl ışıl parlayan küçük kız kardeşi salona doğru koşuşturdu. Kucaklamak ve doyasıya öpmek istedi. Belki son bir kez diye geçirdi içinden. Ne olurdu son bir kez öpebilseydi onu. Kucaklayıp havalara fırlatsaydı. Sonra hemencecik giderdi sanki hiç gelmemiş gibi. Anasına baktı ansızın. Anası, henüz küçücükken ona hep şehidlerden hikâyeler okuyan, dert ortağı, arkadaşı. Odasına yöneldi. Yatağı hala bozulmamıştı. Salonda resimleri asılıydı. Küçük pencereden ışıklar süzülmeye başlamıştı. Ankara’nın her akşam dans eden ışıklarını seyretti. Salalar okunuyordu. Yüreği burkuldu. Mütebessim yüzüyle son bir kez baktı anasına. Babası namaza durmuştu. Pencereden gökyüzüne baktı. Melekler kıyama durmuştu. Yıldızlar yüzlerini örtmüştü utançtan, kolkola girmiş şehidler geçiyordu omuzuna dokunarak. Göğsüne doğru inceden kan yürüyordu, anasının gözüne yaş.
Ay, göz ucuyla seyrediyordu bulutların arasından şimdi Uhud’u. Anasının dilinde küçücük bir ağıt;
Nur inmiş alnıyla yırtıyorsun karanlığı
Unutmam Uhud’um seni hoşça kal…


