Başlıkta yer alan sevimsiz espriyi büyük bir ciddiyetle yazdım aslında. Ancak yazdıktan sonra okurun zihninde canlanacak ‘viral’ aklıma geldi. Ne de kitabın isminden yola çıkarak bir kelime oyunundan medet ummaktı niyetim. Ama okurun ve metnin niyeti, benim niyetimin fevkinde. Daha çok, romanın ana karakteri Samuel Riba’nın arkadaşı Javier’in bahsettiği “İngiliz sıçrayışı”nı anlatmak istiyordum. Hantal, mutantan, büyük teorilerle dolu ama kof Fransızlıktan hafif, ince uzun, pratik İngilizliğe yapılan sıçrayış. Edebiyat cumhuriyetinin başkenti uzun zamandır Paris’ti. Hâlbuki ülkemizdeki edebiyat ortamının hali bu durumun bir süredir Dublin ve İngiliz temayülünden yana olduğu hissiyatını veriyor. Gösterişli değil pratik; yüce değil kurnaz; görkemli değil muzip… Dublinesk, edebiyatı bu ikilikten okuyan okur için de prospekt sunuyor. Vila’nın bu meseleye takıntısı onun Never Any End to Paris romanında daha açık görülebilir.
Türkçe okur ise onu ilk defa 2005 yılında yayınlanan Bartleby ve Şürekâsı romanıyla tanıdı. Roman gibi okunan bir deneme denebilir buna, ya da deneme gibi okunan bir roman. Yahut kısa bir liste-ansiklopedi-roman. Vila söz konusu olduğunda bu konuda kesin bir karara varamazsınız.
Enrique Vila-Matas sahici oyunlar oynayan bir yazar. Ulysses’te köşe başlarında beliren “yağmurluklu adam”, burada başkarakter olan editör Riba’nın ömrü boyunca keşfetmeyi umduğu dâhi yazarın “nehru ceketli”, belki de Beckett’e benzeyen, hayaleti olarak beliriyordu. Yağmurluklu adam Ulysses’ın “Hades” bölümünde Paddy Dignam’ın cenazesinde ortaya çıkmıştı. Nehru ceketli genç de ilk defa Riba’nın Gutenberg çağının cenazesine katılmak için Dublin’e -hem de Bloomsday’de- gideceğini söylediğinde belirir. Kitabın başlığını aldığı Philip Larkin’in Dublinesque şiiri de bir hayat kadının geçen cenazesini anlatmaktadır.
Vladimir Nabokov, Joyce’un yağmurluklu adamının yazardan başkası olmadığını savunmuştu. Kolaylığa kaçmak istemem, ama aynı iddiayı Vila’nın nehru ceketlisi için de söylersek pek de yabana gitmez: “Bir süre yağmura aldırış etmez bir şekilde, bir hayalet gibi ilerledi, yayımladığı romanların en ilgi görenlerinde yer alan tipler gibiydi: Devamlı yalnız takılan, yağmurun altında gezinen, boş yollarda yürüyen romantik ve umutsuz vakalar gibi yürüyordu”. Kendi romanından geçen bir hayalet gibi. Vila için sahici oyunlar oynuyor demiştim çünkü bütün bu imalar, değinmeler; okurun bunları görmeye alıştığı sözde postmodern-oyuncu romanlardaki teknisyenlikten ibaret değil. Onun Bartleby ve Şürekası’nı da okuyan bilecektir ki Vila-Matas yazmak, yazarlık durumu, edebiyat, yayıncılık üzerinde ciddi sorgulamalar gerçekleştiren, ‘gerçeklik’i olan bir yazar. Romanın başında Lyon’da bir otel odasında Riba’ya “geleceğin romanı için bir teori” kaleme aldıran yazar, bütün teorilerin başından atmak istediği fikirlerin dışa vurulması olduğunu söyleyerek bütün teorilerin gıyabında bir cenaze düzenler. Dublinesk, bu cenazenin uzun bir geçididir de. Dublinesk, edebiyat değeri olan yazarların çağının bittiği, Vila’nın romanın ve daha geniş biçimde edebiyatın geleceğine dair karamsarlığının ve bilinmezliğinin tutanağı olmuş kalın ciltli bir tabut.
Yine de okurken fark ettiğiniz anıştırmalarda ister istemez okur gururunuz okşanacaktır. Joyce ve Beckett’in bütüne sinen varlıklarının yanında Borges, Larkin, Auster, Perec, Gracq, Pacheco, Pessoa ve bir sürü başka yazarın dâhil olduğu öyküde Vila’nın zihninin ürettiği kurmaca yazarlar da yer alıyor.
Tanpınar bir bağlamda Haşim şiiri için “kendi üstüne çöreklenmiş sanat” yakıştırması yapmıştı. Dublinesk için “kendinden beslenen” edebiyat diyebiliriz. Bu manada Dublinesk edebiyat okurunun, okur zevki duyacağı bir yapıt. Ancak benim gibi her şeye rağmen o eski “kahramanın yolculuğu” anlatılarına saplantılı bir okursanız, bu kendinden beslenen edebiyatı “kendini yiyen, bitiren” bir edebiyat olarak da değerlendirebilirsiniz. Çünkü bu raddede refleksif hale gelmiş, dışa dönük dikkati yitirmiş bir edebiyat kendi üstüne yıkılacaktır. Bunun her alan için böyle olduğunu düşünüyorum.
Fakat bu refleksif halin bir gerçekliği var. Bu yüzden Dublinesk, Türkçe okurun büyük keyifle ve iştahla okuduğu bir roman olarak dilimizde yerini alacaktır.


