Koşuyorum yine.
Ya da öyle sanıyorum yine. Her zamanki gibi yol, ayaklarımın altından kayıp gidiyor. Her zamanki gibi sessizlik, ayak tıpırtıları ve nefesimin hırıltısıyla bölünüyor. Her zamanki gibi alnımdan süzülen ter damlaları göz kapaklarımda titreşiyor, ayaklarımdan başlayarak tüm bedenime ağır bir yorgunluk yayılıyor.
Koşuyorum, işin ucu bu sefer nereye varacak diyerek.
Eski, yıkık dökük evler bir belirip bir kayboluyor. Ay bir görünüp bir…
Karanlık her şeyi yutuyor, her şey karanlıklaşıyor. Ancak asıl karanlık… Arkada… Bir köpek gibi… Nefesi ensemde… Buz gibi… Ha dokundu ha dokunacak… Arkama bir dönsem, onunla yüz yüze… Hayır, hayır! Yapamam.
Koşuyorum hâlâ.
Takatim kesildi. Etrafta kimse yok. Uzaktan uzağa köpek ulumaları… Ay ışığı… Kurumuş ağaçlar, çöp tenekeleri, pencereler, pencerelerde belirip kaybolan parıl parıl gözler… Gözler! Ayaklarım artık bedenimi taşıyamıyor. Karanlığa teslim olmak üzereyim. Yavaşlıyorum. Göğsüm körük gibi inip kalkıyor. Soğuk bir el tam omzuma…
Dokundu. Hatta sarsıyordu omzumu. Elin sertliğini hissediyordum. Bu, rüya değildi. Bu kadar gerçekçi olamazdı rüyalar. Ama rüyaydı işte. Gece, evler, sokak lambaları… Bir rüya nasıl olması gerekiyorsa öyleydi. Ya da öyle sanıyordum. Son zamanlarda zaten hep sanıyordum. Hiçbir şeyden emin değildim. Kafam karmakarışıktı. Ama omzumdaki el… Hala sarsıyordu. Sarstıkça acıyordu omzum. İnsan rüyada acı duyar mıydı? Belki duyardı, duymayabilirdi de. Üçüncü bir ihtimal yoktu. Bazen ağladığım veya üzüldüğüm olurdu rüyada. Omzum daha şiddetli sarsıldı.
“Oğlum!”
Okul müdürü meselesini de hala çözememiştim. Çözüm bekleyen o kadar çok mesele vardı ki. Kafam tıka basa meseleyle doluydu. Koca bir mesele haline gelmiştim. Çözemiyor, çözülüyordum. Ayaklarımın bağları çözülüyordu.
“Oğlum!”
Peki, rüyada bunları nasıl düşünüyordum?
“Oğlum uyan!”
Annem korkulu gözlerle bana bakıyordu. Hadi kalk, diyerek tekrar sarstı omzumu. Ne oluyor, demeye kalmadan şiddetli bir patlamayla kendimi yere attım. Masanın altında babamla Mustafa’yı gördüm. Sürünerek yanlarına gittim. Annem de kanepeyle duvarın arasına gizlenmişti. Mustafa’ya noluyor, dedim kısık sesle. “Uçaklar…” dedi. Göz göze geldik. Gözlerindeki korku, beni de korkuttu. Bir patlama daha oldu. Kapı ve pencereler sarsıldı. Ne yapacağımı bilemedim. Başımı ellerimin arasına alıp yere uzandım.
Kendimi hiç bu kadar aciz hissetmemiştim. Dışarıdan silah sesleri de geliyordu. Hem havadan hem karadan kıstırılmıştık. Kapana kısılmıştık. Kaçacak yer yoktu. Niye kaçacaktık? Burası bizim evimizdi. Annem, babam, abimle bu evde oturuyorduk. Osman abim bir ay önce ölmüştü. Babam ayakkabı tamircisi, annem astım hastasıydı. Bense on bir yaşında, sıradan bir Ahmet’dim. Kimseye bir şey yapmamıştık ki.
Dışarıda irili ufaklı patlamalar oluyor, bazen patlamanın etkisiyle etraf gündüz gibi aydınlanıyordu. Aydınlandıkça, yıkık dökük evler bir kadavranın fırlamış kemikleri gibi gözüküyordu. Patlama kelimesinin sıradanlığıyla, anlamının ürkütücülüğü arasındaki derin uçuruma ilk kez şahit oluyordum. Patlama kelimesi bir şey, anlamıysa başka bir şeydi. Yaşamayan anlayamazdı bunu. O an zihnimdeki çoğu kelimenin bu ikileme maruz kaldığını fark ettim. Mesela acı böyle bir şeydi. Ölüm, gözyaşı, işkence… Liste zihnimde uzayıp gidiyordu. Birkaç gün önce televizyonda Birinci Dünya Savaşıyla ilgili bir belgesel izlemiştim. Bir an o geldi aklıma. Savaşa katılan askerlerin, savaştan sonra yaşadıkları sarsıntı anlatılıyordu belgeselde. Bazıları bir balon patlamasında bile titreme nöbetine giriyor veya saklanacak yer arıyordu. Onları bu derece etkileyen şeyin, nasıl bir şey olduğuna hayret etmiştim. Acaba benim o dereceye gelmem için, daha ne kadar patlamaya maruz kalmam gerekiyordu?
Başımı kaldırıp annemlere baktım. Annem ve Mustafa korkulu gözlerle pencereden dışarı bakıyor, babamsa dua ediyordu galiba. Patlamalar, bir an hiç bitmeyecekmiş gibime geldi. Biz burada kıyamete dek korkmaya, tanımadığımız insanlar da üzerimize bomba yağdırmaya devam edecekti.
Etmediler.
Daha fazla ölüm hediye etmek için dönünceye dek gittiler.
Etraf derin bir sessizliğe gömüldü.
Sessizlik hiç bu kadar ürkütücü olmamıştı.
Bombardımanın etkisi gün ağarınca ortaya çıktı. Sabaha kadar uyuyamamıştım. Hemen dışarı çıktım. Her yer harap olmuş, birçok ev yıkılmıştı. Etraftan hâlâ dumanlar yükseliyor; ambulansların biri gelip biri gidiyordu. Sağdan soldan, bölük pörçük konuşmalar işitiyordum: Yazık oldu… Şuraya da bakın… Allah büyüktür… Bir hayli ölen… O da… İyi adamdı… Evet… Yaralıları… Ölmüş… Ölenlerin… Ölü…
Bombardımanda kanalizasyonlar da zarar gördüğü için, etrafta ağır bir lağım kokusu vardı. Sağa sola kaçışan bir iki lağım faresini gördüm. Midem bulandı. Evleri yıkılanlar, yıkıntıların arasında zarar görmemiş eşyaları kurtarmaya çalışıyor, ancak ellerine fazla bir şey geçmiyordu. Yıkıntıların yanında toz toprak içinde, kırık dökük kanepeler, sehpalar, televizyonlar, sandalyeler, mutfak eşyaları vardı. Bu eşyaların sahipleri yaralanmış, belki de ölmüştü. Sahiplerinin, bu eşyalarla geçirdikleri mutlu zamanları hayal ettim. Mesela, şu toz toprak içindeki kanepeye ailecek oturup, yanındaki ekranı kırık televizyondan kahkahalarla bir film izlemişlerdir. Hayatlarının belki de en mutlu günüdür o gün. Ya da şu ayağı kırık masanın üzerine doğum günü pastası koyup çocuklarının doğum gününü kutlamışlardır. Mumlara üflerken çocuğun sevinçten içi içine sığmıyordur. Annesinin de içi içine sığmıyor, bitanesi için en güzel geleceği hayal ediyordur.
Ben bunları düşünürken, insanlar molozların olduğu yöne koştu. Ne olduğunu anlamadan ben de koştum. Yıkıntının altında derinden derine, cılız bir ses geliyordu. Buradayım diyordu. Herkes telaşla sesin geldiği yerin üzerindeki molozları temizlemeye başladı. Kimi eliyle, kimi de kazma kürekle... Molozlar temizlendikçe cılız sesin damarlarına hayat geliyordu. Ses arttıkça yüzlere buruk bir tebessüm ilişiyordu. Birkaç moloz daha kaldırılınca, yıkıntıların arasında, toz toprak içinde bir kol çıktı. Sonra o kol başla, bedenle ve bacaklarla bütünleşti. Bu Kasap Bayram’ın küçük oğlu Osman’dı. Benden üç dört yaş küçüktü. Çok küfrederdi. Bir seferinde şakayla karışık sövmüştü bana. Ben de dövmüştüm onu. Yapmayacağım bir şeydi ama dövmüştüm. Yüzüne tokat atmıştım. Ağlayarak uzaklaşmıştı. Tokat attığım yüzü, tozdan güçlükle seçiliyor, sol bacağı bedeninin bir uzvu değilmiş gibi sallanıyordu. Burnundan sızan kan, dudaklarının üzerinde kuruyup kalmıştı. Pişman olmuştum ona vurduğuma. Meğer ne zalim adammışım. Kalabalıktan biri onu kucağına alıp bir arabaya bindirdi ve hastaneye götürdü.
* İsmail Isparta’nın, yakında yayımlanacak olan Ölmek ya da Ölmemek adlı romanından.


