Ölüm, her asırda bir şekilde tanımlanmıştır insanoğluna. Bazıları onu ansızın başına gelmesiyle tanır, bazılarıysa etrafında hayat soluğunu verip gidenleri gördükçe behemehal tanışır onunla.
Her asırda hemen hemen aynı kapıya çıkan betimlemeleriyle karşılaştık ölümün. İlk insan evlatlarının belki daha ‘ölmek’ veya ‘öldürmek’ fiillerini türetemeden bu eylemlere eğilimleri, bize aslında fıtraten ölümle tanışık olduğumuzu gösterir. Kadim çağlarda her bir filozofun ölüme farklı bir yönünden bakmaları hatta bazılarının ölümü kabul edemeyiş nedeniyle kendilerini dahi hiçe saymaları. insanoğlunun ölüm gerçeğiyle, meselesiyle bir anlaşmazlık içinde olduğunu gösterdi. Gazabı müstahak görmüş bir Rab tarafından toplu helak edilişler ve daha nice misallerle insanoğlu her hecesine bir şekilde vakıf oldu ölümün.
14 asır evvel “ İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Hadisiyle, ölümü bir uyanma evresi olarak tanımladı Hz. Resul. 16. yüzyılda Montaigne eşsiz denemelerinden birinde ölümden bahsederken, “Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olmuştur, ölümümüz de her şeyin ölümü olacaktır.” der. Lucretius’un şu sözüne de rastlarız yine aynı denemenin devamında: “İnsanlar birbirlerini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini koşucular gibi birbirlerine devrederler.” Daha sonraki yüzyıllarda yine çeşitli şekillerde ifade edildi ölüm.
Yaklaşan dönemlerde dünya savaşları bile aslında ölümün başka bir tanımıydı. Bu tanımın altında imzası olan mesul eller birçoktur. Savaşlara ara verildi - çünkü dünya var oldukça sebepsiz de olsa savaşlar da var olacaktır- fakat ölüm, kendine layık görmediği insanların zihinlerinde birçok emare bıraktı. Bu emareler roman oldu, şiir oldu, öykü oldu, kitap kitap okundu. Esas konusu apayrı olan yapıtlarda dahi en azından tek cümleyle rastladık bu kendini kaçınılmaz sanan fâniye. Evet, o kaçınılmazdır ama fânidir, bir gün ölüm de kendine mahkûm olacaktır.
Ölümle ilgili en son okuduğum iki cümledir bana bunları yazdıran: “Çünkü ölüm aslında pahalı bir şeydi, fakat bazen ucuzlar, herkesin olurdu.” Tanpınar’ın bu iki cümlesi bana bu sıralar ölümün epey ucuzladığını ünledi. Öylesine ucuz ki çoluk çocuk herkesin oldu bu çeyrek asırda umarsızca. Biz tanıştırıldık ölümle bu gibi tanımları okuyarak, belki gözler önünde, belki de duyarak. Ancak ölümü hiç çocuklardan dinlemedik bu asırda olduğu kadar.
Çocuklar ölümü yazmadılar, belki yazma istidatları olamadan gözlerini kapadıkları içindi yaşamanın bu çirkin yüzüne. Lakin kıyıya vurdular, betonların arasından minik gövdeleriyle şahadete selam durdular, yüzlerindeki kana bulanıp ölümü adeta temizlemeye çalıştılar ve daha nice misal. Çocuktan al haberi derler ama ölüm haberini çocuklardan almasak keşke. Ölümün onlara oyuncak alacağını mı sandılar ki buncası gitti onun peşinden? Her yıl ölümle kol kola giren, şahadeti minik dudaklarla yudumlayan milyonlarca çocuğu düşünürsek bizim yazdıklarımız da yazacaklarımız da yetmeyecektir onların gidişini anlatmaya. Denizler mürekkep olsa kelamını yazmaya yetmeyecek bir Rabbin aciz kulu olduğumuzdan tükenecek satırlar bir müddet sonra. Ancak birkaç çocuğun bize ölümü anlatışını kaydedebiliriz.
Bahsi geçtiği gibi bazı çocuklar kıyıya vurarak anlattı bize ebedi oluşu. Bunlardan bir tanesi Aylan’dı. Lacivert şortu, kırmızı tişörtüyle dalgaların arasından sanki minik yastığına gömer gibi başını, yüreğimizin kıyılarına vurdu Aylan. Tüm dünya gördü onun ebedi uykusuna nasıl geçtiğini. Sosyal medyada kısa bir dönem fotoğrafları paylaşıldı, üzerine edebiyat yapıldı, gazetelere basıldı ve daha neler… Fakat büyük resme baktığımızda ölümün bir tanımını da Aylan yaptı bize. Bazıları o akıl almaz denizi aşamaz da kıyıya vurarak Rabbinin emrine boyun eğer dedi, yaşı kaç olursa olsun.
Kimi çocuklar da ölümle burun buruna gelmeyi betimledi bize. Onlardan yalnızca biriydi Ümran. Bizim yüreğimiz kaldırmadı onunla özdeşleşen sahneyi görmeyi, kimileri bu betimin müsebbibi olurken. Bir travmaydı onunki, şükür olsun şimdi hayatta, ama onun o sorgulayan bakışı, elini yüzüne götürüp şaşkınca elindeki kana bakıp “Ölüm bu mu?” deyişi adeta, elindeki kanı temizleme çabası hafızamızda yer edindi. Temizlenmesi gereken o değildi halbuki, bu işin başka eli kanlıları dururken. Ölümün soğuk yüzü denir hep ama bence pek öyle sayılmaz. Ölüm, hiç kimseyi kapısından çevirmeyen sıcakkanlı bir ev sahibi gibidir. Bazen bu ev sahibesi evde olmaz, kapısını çalan eli boş geri döner. Ümran da çaldı bu devasa kapıyı, çalarken eline kan bulaştı, ancak açılmadı ona bu kapı, gerisin geri adım attı hayata.
Bazı çocuklarsa sessizce betimler ölümü bize. Fotoğrafları paylaşılmadan, gazetelere, dergilere basılmadan… Burada onların temsili Latife. 5.958,9 kilometre uzaktan, Uganda’dan Ankara’ya minik kalbinin şifası için gelmişti. Mütercimlik vesilesiyle tanıştım onunla, minik siyahi ellerini tuttum, yetim başını okşamak nasip oldu. En son gördüğümde kocaman sarıldık. Uzun bir müddet ameliyathane, sonra yoğun bakım… Kalbinden öpeyim çocuk, yanmasın canın. Gecenin bir vakti ebede göçmüş o minik yürek.
Onunki ise bambaşka bir tanımdır bende, ölüme dair. Öyküsünü yazmaya çalıştım, beceremedim. Duygularım yoğun kelamım kasır kaldı. Ondan bahsederken hep “Babasının yanına gitti.” derim. Bu küçük yetim bana Hz. Fatıma’yı anımsatır. Tıpkı onun gibi babasının vefatına yüreği dayanmamış da gitmiş gibi sanki.
Velhasıl ölümün yabancısı değiliz. Tanıyoruz onu, aşinayız bir şekilde ona. Elbet onunla bizatihi tanışacağımız bir gün var. Bu günün belirsizliği midir bunca tartışmaya, farklı tanıma sebep olan? Belki de… Ne zaman karşılaşsak ölümün bir yüzüyle, merhum Erdem Beyazıt’ın şu önemli, açıklayıcı, öğretici, cesaret aşılayıcı dizeleri zihnimde dolaşır:
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm…”


