Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.
Şehadeti arzulamak, şehitlik payesine ermek, celladına gülümsemek, Hakk’a yürümek… Yüreğimizin yetişmediği koca koca ve uzun boylu laflar etmişiz hep. Bir yerlerde, birileri, bir canımız var deyip, bir olan uğruna koyuyor ortaya oysa neyi varsa ve neyi yoksa. Bütün sessiz yutkunuşlarımıza, sille tokat nispetinde bir cevap olma adına, vakarlı başını uzatıyor o birileri üç odundan çatma ağaca. Mevdudi oluyor bir anda, Molla oluyor; Muhammed Kamaruzzaman oluyor ya da Ali İhsan Mücahid birileri! Kol kola yürüyor yiğit adamlar, gözünü budaktan sakınmayan azametli öncüler.
Günden gelene hasret kalmış, kuru bir tohumun son bir kuvvet ile ve belki de büyük bir cevvaliyet ile toprağı yara yara geçmesi gibi savaşıyorlar. Sırtına anlam vurduğumuz bir grup garip kelimenin ne kadar kavli var bu meseleyi anlatmada, bilinmez. Bir kalem tutamaz belki bu destanı, bir kelam diyemez. Arşın arşın kâğıt olsa yetmez. Kanla yazılır arşa ancak bu hadise.
Müslümanlar önderlerini yolluyorlar her bir yerde, birer birer. Kanında iman dolaşan, gözünü kırpmadan ölüme yürüyen âlimler sıra olmuş musalla taşlarında. Bangladeş’te bir ‘adam’ daha ölümü es geçip ölmeyenlerin yanına erişirken, burada tel tel dökülüyoruz biz. Derdimiz büyük, umudumuz da elbet. Ve fakat utancımız da az değil. Elimiz uzanmıyor ne öteye ne de beriye. Coğrafyamız diye dilimize pelesenk ettiğimiz arzı, bir bölü bilmem kaç ölçekli haritalardan tanıyoruz ancak; gitmiyor, görmüyoruz ve zerre sıkılmadan bizim diyoruz.
Önder dedik hani, ne çokları gitti arkasına bakmadan. Muhtar’larımızı verdik biz bu davaya, Kutup’larımızı, Şeyh’lerimizi… İzzete bürünmüş komutanlarımız göçtü bu diyardan merhamet dersi vererek de bir yandan. Direngen ağabeylerimizi uzattık hep güneşin alnına mahşeri bir yaz günü.
Hep affına sığındık merhameti yerlerden ve dahi göklerden büyük olanın, hep af diliyor dudaklarımız alışkın günahlara dair. Bir şeyleri feda etmedikçe belki biz, veda ediyoruz koca yürekli, boylu poslu adamlara. Anneler yitiyor ufukta, babalar, çocuklar… O’nun katından yardımcı isteyenler bir bir O’nun katına taşınıyor O’nun muhatapları gafletle hemhal olunca.
Mir Kasım Ali geçiyor dostlar; ümmetin şikâyetine delil bir yığını omzuna atarak; bütün o sesi tok, sesi mert, sesi yiğitçe titreşen adamlığının arkasına, bütün bu uyuşuk sessizliğimizi katarak. Adli ilahiye, Rabbin hesap gününe alnı pak, yüzü ak gidiyor Ali; nice Ali’den, Molla’dan, İhsan’dan, Muhammed’den müteşekkil uzunca bir sırayı arkasında bırakarak…
Bir helalliktir şimdi yola düşen bizden ancak. Bir garip cümleler tümenidir boynu bükük. Af dilemektir yeniden tövbekâr ve affa layık olmayı umarak. Sıraya girenleri seyretmekte uzaktan ve sırasını savanları, çift çift gözler. Yaş dökmekteler bazen. Bazen uzak bir ufka dalmakta. Yerin uğultusu ve göğün devrilmesi arasında.


