Kuracağım derneğin tüzüğünü üç aşağı beş yukarı belirledim. Derneğin kurulduktan sonra dünyanın en fazla üyesine sahip olacağından da adım gibi eminim. Birinci olağan genel kurula kadar büyükçe bir dairenin işimizi göreceğini ancak üye kaydına başladıktan sonra birkaç katlı binanın bile yetmeyeceğini düşünüyorum...
İşin ilginci ne biliyor musunuz? Şimdiye kadar Dernekler Masası’na böyle bir dernek başvurusu yapılmamış olması. Kurmayı düşündüğüm bu dernek hem ismi, hem de faaliyet alanı açısından bir ilk olacak. Dernek için herhangi bir tanıtım bütçesine ihtiyacım olmayacağı gibi, üye kabulü konusunda insanları ikna edici, etki altına alıcı herhangi bir retoriğe, reklama, propagandaya gerek duymayacağım. Dernek isminin ne olacağı ve Yönetim Kurulu Üyelerinin kimlerden oluşacağını da belirledim kafamda.
Fakat ciddi bir problem yaşıyorum. Uzunca bir zamandır dernek kurma düşüncesi beni epey yordu, kafam sürekli bununla meşgul. Geceleri rüyama giriyor artık dernek tabelaları.tüzükler, üyeler, daha bir sürü şeyler. Kafamdaki kurguları tekrar tekrar gözden geçirmeme rağmen; derneğin ismini, yönetim kurulu üyelerini, yerini, kuruluş zamanını, üye kaydını, işleyişini, hepsini bir daha en ince ayrıntısına kadar yeniden düşünüyor ve kafamda yeniden kurguluyorum. Acaba nasıl olur? Bir aksilik olur mu? Şubeleri nerelerde açmalıyım? Derneğin uluslararası hüviyet kazanması için neler yapmalıyım? Başkanı hep ben mi olmalıyım? En çok siyasilerin rağbet edeceği bu dernek sonradan siyasal bir harekete dönüşür mü? Başkalarının kontrolüne geçer mi? Kadın üye mi daha fazla olur erkek üye mi? Ve daha bir yığın soru...
Bütün bu soruların zihnimi ziyadesiyle yoruyor olması beni tedirgin ediyor. Tüm bu anlamsız soruların beynimi işgal etmesinin yanında size garip gelecek ama ne zaman bir dernek tabelası görsem yahut bir derneğin faaliyet haberini okusam, içimden pütürlü tahtayı tırnaklarımla kazıyor hissine kapılıyorum. Çok tuhaf ve sinir bozucu bir duygu bu. Nedenini bilmiyorum. Gördüğüm rüyalar kâbusa dönüşmeye başladı. Her gece derneğin ismini sayıklayarak uyanmaya başladım. Bunun normal bir durum olmadığını, psikolojimin giderek bozulduğunu anlamam geç olmadı.
Bir gün psikolog olan arkadaşım Vedat’ı aradım. Durumumu anlattım. Beni muayenehanesine davet etti. Hiç beklemeden gittim. Dernek kurmaya niyetlendiğimden bu yana baş gösteren bu takıntılı tavrımı, gördüğüm rüyaları, rüyaların artık kabusa dönüştüğünü her şeyi bir bir anlattım. Vedat beni ilgiyle dinledikten sonra takıntılı ve titiz insanlarda görülen obsesif bir durum olabileceğinden şüphelendiğini söyledi. Bu tür hastalar emin olduklarını bildikleri halde tekrarlayıcı davranışlar sergilerlermiş. Mesela kapı kilitlendiği halde defalarca kontrol ederlermiş. Bu tür hastalarda da takıntılarıyla ilgili kaygı ve stres düzeyleri yükselince panik atak ortaya çıkarmış. Benim şimdiye kadar böyle takıntılı bir davranışım olmadığı gibi oldukça sakin bir yapım olduğunu en iyi Vedat bilir.
“Seninle bir yolculuğa çıkalım” dedi Vedat.
“Nereye?” dedim.
“Çocukluğuna.” dedi.
“Gidelim.” dedim.
“Çocukken en sevdiğin oyun hangisiydi Salim?”
“Körebe.”
“Çizgi roman kahramanın kimdi?”
“Kızıl Maske.”
“Peki ya çizgi film kahramanların?”
“Batman, Superman, Spiderman.”
“Başka var mı?”
“Zero, Kaptan Amerika, Cyclops, Arrow, Catwoman”
“Çok ilginç Salim, saydıklarının hepsi de maskeli.”
“Ne var bunda?”
Vedat birden: “Sen hangi yüzle geldin buraya?” diye sordu bana.
“Ne demek istiyorsun sen?” dedim.
“Senin yüzlerle sorunun var Salim.”
“Ne demek istiyorsun açık konuş benimle!”
Vedat: “Filozof Arthur Schopenhauer der ki: “Her insanın yüzü bir hiyerogliftir; yüzümüze şifresinin çözülmesini bekleyen bir alfabe yerleştirilmiştir. İnsanın dilinin ne söylediğinden ziyade yüzünün ne söylediği önemlidir; dil düşüncelerimizi, yüz ise insanın tabiatından kaynaklanan düşünceyi dile getirir.”
“Ee ne olmuş yani demişse?”
“Schopenhauer, insanın yüz görünümünden, onun ahlaki karakterinden ziyade zihinsel kapasitesini, zekâsını çıkartmanın daha kolay olduğunu düşünür. İnsan türlü hilelerle ahlaki yapısını gizleyebilir. Çoğumuz gibi o da yüzün yalan söylemediğine, bir hata aramak gerekiyorsa hatayı bir yüzden doğru anlam çıkaramayan insanda aramak lazım geldiğine inanır.”
“Gözler yalan söylemez diye boşuna söylememişler demek ki!”
“Evet, aynen öyle, gözler yüzün tam da kendisidir. Sokrates’in kendisiyle konuşmak isteyen birine “Seni görebileceğim şekilde konuş.” demesi de boşuna değildir.
“Tüm bunlardan nereye varacağız Vedatcığım?"
“Bak güzel kardeşim, sana Prof. Dr. Erol Göka’nın bu konuda yazdığı bir makaleden bir bölüm okumak istiyorum, iyi dinle. “Yüzümüz elbette kişiliğimizle çok yakından irtibatlıdır. Latincede kişi anlamına gelen “persona” sözcüğü, önceleri tiyatro oyuncularının yüzlerine taktıkları maskeyi ifade ediyordu; sözcük zamanla maskeyi takan kişiyle, onun üstlendiği rolle ve daha sonra da bizzat “kişilik”in kendisiyle özdeş hale geldi. Demek ki, kişilikle yüzümüz arasında yalnızca bir maske mesafesi var. Maskenin nedeni de hayatın içinde üstlendiğimiz toplumsal rollerdir. Bu nedenle rollerimizin dışında kaldığımızda ya da toplumsal rollerin oluşturduğu maskeyi çıkaracak kadar karşımızdaki insanın yüzüne odaklandığımızda o insanın gerçek kişiliğine çok yaklaşırız.
Bir insanı tanımak için mutlaka onun yüzündeki anlam denizine dalmak gerekir. Bunlar doğru ifadeler ama bir insanın kişiliğini yalnız ve yalnız o insanın yüzünden okumak mümkün mü? İşte tartışmalı olan yer burası. Zira insan olmanın bizi mecbur bıraktığı durumlardan birisi de toplumsal roller.
Bir bakıma hepimiz maskeyle dolaşmak zorundayız. Günümüz düşünürlerinden Richard Sennett, “Maske takmak, uygarlığın özüdür.” diyor. Sadece uygarlığın değil insan toplumu olmanın temelinde, yazarların “maske” diye ifade ettikleri toplumsal roller bulunur.
Bu öylesine zorunlu bir haldir ki, yaratılıştaki yüz ifademizin haricinde, toplumsal rollerimizin gereği olarak yüzümüze verdiğimiz biçim, insan olarak aldığımız konum, düşünme ve davranma biçimlerimiz de kişiliğimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Kişiliği analiz etmek, bu nedenle oldukça karmaşıktır.”
“Evet, uzun ama güzel bir yazıymış. Vedatcığım, kurmayı düşündüğüm derneğin adı ne biliyor musun? İlk kez sana söylüyorum. Kurmayı düşündüğüm derneğin ismi “Maskeli Yüzler Derneği” Kısa adı MAYÜDER. Şunu da bilmeni isterim ki dernek içinde rol çatışması yaşayacak olan üyelerin çıkaracağı sorunları önleyecek tedbirleri bile düşündüm.
“Ya öyle mi? Bu müthiş bir şey! Salim bu derneği bir an önce kur ve ilk üye olarak beni yaz lütfen!”


