Sırat-ı Müstakim, 4. sayı: 95 (22 Cemaziyelahir, 1328)
İkindiüstü Ayasofya meydanından geçiyordum, şadırvan havalisinden bölük bölük cemaat bende olan bir hatıra, sonra birçok hayâ, sonra birçok temenni, birçok ümit uyandırdı: Kemal Bey merhum bir gün arkadaşlarından Nuri Bey’le beraber yine bu meydandan geçiyormuş. Öğle namazını kılarak caminin muhtelif kapılarından muhtelif semtlere dağılan halkı dikkat nazarıyla süzdükten sonra demiş ki:
-Nuri, bu millet ne zaman adam olur bilir misin?
-Ne zaman bu camilerden şu dizlikli, poturlu hamallarla, küfecilerle beraber senin benim gibi yakalıklı, bastonlu beyler çıkarsa.
Nuri Bey bu vakıayı tanıdıklarından birine söylemiş, ben o adamdan duydum. Düşünülürse söz ne kadar doğru, ne kadar mânâlıdır!
Kemal Bey merhum bu temennisiyle tabiî avamın ibadetini hafife almıyor, ancak ibadeti bizzat kastedilen şey bile, abdestte, namazda, camide, cemaatte ne büyük hikmetler, ne incelikler bulunduğunu işitip bellemeyen bu zavallıların içinde kendilerini irşad edecek, uyandıracak adamların bulunmasını istiyor.
Camiler millet efkârını aydınlatmak için ne müsait yerlerdir!
Ağzı düzgün bir zat kürsüye çıkar da Kur’an namına, hadsi namına hangi hakikati cemaate telkin edemez? İhtiraslarının birçoğunu cami kapısının dışında bırakarak, temiz, asude bir kalple Allah’ın evine giren şu binlerce halktan niçin istifade etmemeli?
Yazıklar olsun ki elimizdeki nimetlerden, vasıtalardan istifade etmenin hiç yolunu bulmuyoruz! Daha doğrusu bilerek bilmeyerek o yılları kâmilen kapıyoruz. İbadetlerimiz hemen hemen birer bidat şekline girmiş! Selâtin camilerinde Cuma namazı bir saate yakın sürüyor ki mahfilde okunan Kur’an’ı Kerim ile asıl namazdan başkası için geçirilen zamanlar hederdir!
“Tayyebellahu enfaseküm” diye başlayan, yarısı Arapça, yarısı acemce gidip, lakin bir eda-yı mahsus ile okunan, aradan müezzinlerin tarzileriyle kesintiye uğrayan, cami hizmetlileri tarafından tevşih ism-i latifiyle yad edilen mülemma mensur da kimin icadı olsa gerek? Allah aşkına söyleyiniz. Bu uzun tekerleme cemaatin canını sıkmaktan, uykusunu getirmekten neye yarar?
Anlarım: Ağzı düzgün hafızlar mahfele çıkarak kemal-i tertille Kur’an okurlar, zamanı gelip sünnet kılındıktan sonra hatip manidar bir hutbe okur. Aradaki bidatların kaldırılmasından kazanılacak zaman da bu suretle vaaza kalmış olur.
Lakin vaaz bermutad israiliyat olacaksa vazgeçtik! Müslüman cemaate artık içtimaiyat lazım, içtimaiyat! Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde ne kadar Müslüman varsa zillet içinde, sefalet içinde, esaret içinde yaşadığı, sefil bir milletin elinde kalan dinin mümkün değil yükseltilemeyeceğini bilmeyen, anlamayan vaizi kürsüye yanaştırmamalı. Vaiz millein geçmişini, şimdiki halini bilmeli, cemaati geleceğe hazırlamalı.
Hele hoca efendilerimiz hiç kürsülerin semtine uğramıyorlar. Göreceksiniz, Ramazanda yine kürsüler, şuradan buradan koşup gelen medrese, mektep görmemiş ümmi tarafından işgal edilecektir! Hocamız Halis Efendi hazretlerinden niyaz ederiz: Y abu kürsülere Ramazanda bir adam çıkarsınlar, yahut bu cahilleri cemaatin başına bela etmesinler. Doğrusu bu herifleri dinledikçe gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor!
Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim mutlaka İslam’ın en büyük düşmanı olurdum!
Camiler hakkında söylediğimiz sözler, dünyanın her tarafındaki camileri kendinde toplayan Hicaz hakkında öncelikle varit olur.
Hicaz’ın bir Müslüman sergisi olduğunu, böyle bir serginin hiçbir millette olmadığını, bundan istifade etmemek kadar sersemlik tasavvur edilemeyeceğini aklı erenlerimiz pek çok söylemişseler de tekrarını faydasız görmüyoruz. Hem de görmemeliyiz. Bu gibi hakikatler her gün herkes tarafından söylenmelidir. Meşrutiyetten, hürriyetten yalnız ötekine berikine ağız dolusu söğmek suretiyle lezzetlenmemeliyiz, yapılması elzem olduğu halde yapılamayan şeyleri yaptırıncaya kadar uğraşmalıyız. İşte hac mevsimi yaklaşıyor. Evladını, iyalini bırakıp birçok paralar, fedakârlıklar ihtiyar ederek dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar giden bu saf yürekli adamlara neler anlatılmaz, ne telkinlerde bulunulmaz! Hiç olmazsa hacdan maksadın ne olduğunu öğrenirler, birbirlerini tanırlar a! Ya bu az muvaffakiyet midir?
Yazıklar olsun ki hacılarımızın içinde “Medine’de Peygamber yatıyor, Kâbe’de Allah…” diyenler bile var!
Zenginlerimizin bir kısmı hacca gitmez, bir kısmı bedel (vekil) gönderir, bir kısmı da on, on beş, kişi ile beraber gider. Bu sonrakilerin dört beş yüz lira sarf edip götürdüğü adamlar kimlerdir bilir misiniz? Mahallenin ihtiyar bekçisi, emekli muhtarı, merhum babasının azatlı kalfası gibi haccın hikmetini dünyada değil, ahirette bile anlayamayacak adamlar…!
Bu mübarek adam! Bunların yerine iki üç adam akıllı götürsen de Müslümanlar arasında bir tanışma, bir birlik meydana getirmeye çalışsan olmaz mı?
Arapça, Acemce, Rusça, Tatarca konferanslar vermek, hutbeler okumak, Kuzey Afrika’dan, Arabi Hint’ten, Çin’den, Sibirya’dan, Afgan’dan, buradan giden hacılarla tanıştırmak, umumun düştüğü içtimai hastalıkları ortaya koyarak buna elbirliğiyle çare aramak ihmal edilecek bir iş midir?
Hükümet belki bu hususta bazı tedbirler düşünmüş, bazı adamlar bulup göndermiştir. Fakat zenginlerimiz de vazifelerini yapmalıdırlar. Evet, “namaz kılar, takva sahibidir, tütün bile içmez” diye mahallenin bekçisini elli lira verip bedel göndermekle bir şey olmaz. Mademki bir fedakârlıktır, ihtiyar ediliyor, bari faydalı olsun demeli, ona göre adam bulmalıdır.
Hayatını İslam âleminin saadetine vakfetmiş meşhur seyyah Abdurreşid İbrahim Efendi hazretleri geçen seneki hac için “Bu seneki hac azıcık bir şeye benzedi…” buyuruyorlardı. İnşallah bu benzerlik ayniyet derecesine yükselir.
Ancak bu idealin tahakkuk etmesi o mübarek beldeye hac mevsiminde dediğimiz gibi adamların gitmesiyle yahut gönderilmesiyle mümkün olabilir. Yoksa senakârınız validem de bu sene hacca gidiyor ki ecri sırf kendisine ait kalacak, cemaate hiç hayrı dokunmayacaktır zannederim.


