Âkif hakkında belli başlı okumaları tamamlamış bir kısım zevâtın zihninde bu sorunun cevabı bellidir: Evet…
Safahat’ın “Sürdüler Türke tasavvuf diye olgun şırayı” şeklindeki meşhur dizesi bu alanda ilk akla gelen delildir ve zaten İslâmcılık akımıyla ilgili çalışmalarda Âkif’in de aralarında bulunduğu simaların tasavvuf karşıtı veya en azından tasavvufa uzak şahsiyetler olduğu sürekli vurgulanmıştır.
Beri yanda ise Âkif’in “Sahabeden sonraki en büyük mümin” nitelemesiyle andığı Babanzâde Ahmed Naim, devrin önemli Halvetî şeyhlerinden Amiş Efendi (1807-1920)’nin mürididir. Âkif onu pek sevmektedir ve tasavvufî bağlılığından haberdar olmaması da imkânsızdır. Üstelik bizzat bir Mevlevî şeyhinden ney dersleri almıştır. Safahat’ın Mısır’da basılan son parçası Gölgeler’deki ‘tasavvufî’ hava da sezilmeyecek gibi değildir. Hatta bu durum Hasan Basri Çantay’ın ona “Üstad, vadi mi değiştirdiniz?” diye bir soru yöneltilmesine sebep olmuş, o da bu soruyu “Benim asıl vadim bu idi (…)” şeklinde cevaplamıştır.
Bütün bunlar önemli görülmeyebilir. Fakat Âkif’in Sırât-ı Müstakîm’de yayınlanmış birkaç yazısında serdettiği tasavvufu konu alan görüşler çok daha net bir izlenim sunuyor.
Sadece “Hasbihâl” başlığıyla muhtevasından haber vermeyecek şekilde Sırât-ı Müstakîm’de yayınlanmış bir makalesinin1 Âkif’le ilgili araştırmalarda gözden kaçtığını; değerlendirilmediğini söyleyebiliriz. Bu gözden kaçış “Hasbihâl” başlığının ilk anda bir şey söylememesi sebebiyle midir, yoksa yazının aslında pek de okunmaması yüzünden midir, tartışılabilir. Oysa bu yazıya, içeriğine uygun olarak “Felsefe, Tasavvuf, Mevlânâ, İbn-i Arabî” gibi bir alt başlık koyarak okumak, belirsizliği ortadan kaldırıyor ve yazıyı görünür kılıyor.
Âkif bu yazısında bizzat kurguladığı bir tasavvuf karşıtıyla ve yine benzer bir tutuma sahip bir arkadaşıyla münakaşa ediyor ve onları ‘yanlış’ düşünceleri sebebiyle ilzâm etmeye çalışarak olumlu düşünmeye davet ediyor.
Hemen belirtelim ki Âkif karşılıklı konuşma (soru-cevap) üslûbuyla kurguladığı bu yazısını 1911’de yayımlamıştır. Safahat’ın Âsım bölümünde yer alan dizesini ise 1918’de Sebilürreşad’da bölüm bölüm yayımlamaya başlamıştır.2 Âsım kitap olarak ilk kez 1924’te basılmıştır. Fakat elbette bu tarihler arasındaki mesafe Âkif’in tasavvuf üzerine düşüncelerinde bir değişme olup olmadığı konusunda belirleyicilik taşımıyor.
Âkif söz konusu “Hasbihâl”ini Doğudan şikâyetçi olup da Batı’yı ölçüsüzce savunan iki ayrı şahsiyeti merkeze alarak kurgulamıştır.
“Doğu’da fikir yok” diyen adama “Kelâma, tasavvufa dair bunca eser var” diyecek oluyor.. Adam kelâm ilmini safsata, tasavvufu ise baştan sona panteizm olarak niteliyor. Panteizmin ne olduğunu soruyor; adam ‘vahdet-i vücud’ olarak açıklıyor. Bunun üzerine muhatabına tasavvufla ilgili herhangi bir eser okuyup okumadığını soruyor. Muhatabı gerek görmediğini, zaten tasavvufun vahdet-i vücuddan ibaret olduğunu işittiğini söylüyor. Âkif panteizmin içeriğinde hakikate yakın herhangi bir şey olup olmadığı hususunu araştırıp araştırmadığını soruyor; adam gerek görmediğini belirtiyor. Bunun üzerine Âkif’in sabır taşıyor ve “İnsâf ediniz, ‘Tasavvuf saçmadır çünkü panteizmin aynıdır’ demek için her ikisini ayrı ayrı tetkik etmiş olmanız lâzım gelmez miydi?” diye soruyor.
Kurgu-muhatap ne yazık ki bu hususta da bir araştırmaya gerek görmemiştir. Çünkü zaten ondan önce birçok kişi bu konuyu araştırmış ve kendisiyle aynı kanaate sahip olmuştur. Bu cevap üzerine Âkif’in sabrı iyice taşıyor ve bu sebeple cevabı oldukça sert oluyor: “Sakın onlar da sizin gibi tetkik etmiş olmasınlar?! Hem siz başkalarının kafasıyla mı düşünüyorsunuz? Ömründe baklava yüzü görmeyen fakat çeribaşının kızını yerken gören dayısından naklen bu tatlının lezzetine iman eden Çingene karısı gibi siz de kendi tat duygunuzu işlevsiz bırakacak da ötekinin berikinin zevkine mi tellâl olacaksınız?”
Konunun bu aşamasında Âkif, bir de başından geçen bir olayı ve bu olay esnasında vuku bulan muhavereyi naklediyor. Bu kez konu Mevlânâ ve Mesnevî’dir. Âkif, Hazret-i Mevlânâ’nın en incelikli, en soyut meseleleri duyular dairesine indirmekteki gücüne hayran olduğunu, muazzam bir kitap olan Mesnevî’nin mutlaka baştan sona okunması lâzım geleceğini ileri sürünce tasavvuf karşıtı arkadaşı “Hazret-i Mevlânâ Hind felsefesinin nakledicisidir.” deyiveriyor.
Bunun üzerine Âkif, “Mesnevî’yi okudunuz mu?” diye soruyor ve “Hayır” cevabını alıyor. Hemen peşinden “Hind felsefesi nedir, onu biliyor musunuz?” diye soruyor ona da olumsuz cevap alıyor. Âkif yine şaşmış ve sanırız biraz da sinirlenmiştir: “O hâlde böyle bir iddiaya ne cüretle kalkışıyorsunuz?” diyor. Bunun üzerine yine o malum cevabı alıyor: “Öyle işittim.”
Âkif’in bu cevaplara tepkisi “(…) koca bir felsefe, koca bir kitap, koca bir kâinât iki sözle dürülüveriyor!” şeklindedir. Fakat yine de ümitsizliğe kapılmaktan yana değildir: “Allah’a çok şükürler olsun ki hâlâ içimizde ifrata, tefrite kapılmayarak hakikate itidal yolundan varmak için uğraşan kafaları eksik etmiyor.” diyor ve örnek olarak yakın arkadaşı Ferid Kam’ı ve Dinî Felsefî Musâhabeler3 adlı eserini veriyor. Ayrıca onu hem Doğuyu hem Batıyı tanıyan; hem Hayyâm’ı, hem Schopenhauer’ı okuyan; hem İbn-i Arabî’yi, hem Spinoza’yı tetkik eden; Mevlânâ’ya âşık olduğu kadar Hind felsefesindeki hakikatleri de gözü gibi koruyan” bir münevver olarak tanıtıyor. Peşinden de okuyucusuna onun adı geçen eserinden uzun bir alıntı sunuyor.
Görüldüğü üzere Âkif sadece İslâm tasavvufuna değil, Hind felsefesine dahi insaf ölçüleriyle yaklaşıyor. Safahat’taki ünlü dizeyi tasavvufun yanlış gördüğü bir yorumunu eleştirmek için kaleme aldığı ise açıktır. Zaten bu dizenin devamındaki dizeler okunduğunda “İbahiyeci” bir anlayışa karşı olduğu hemen anlaşılacaktır.
Sadece burada söz konusu ettiğimiz yazısı değil, “Musâhabe” başlığıyla yayımlanmış4 bir yazısı da Âkif’in tasavvuf ilgisini Lamartine’in Méditations adlı eseri vesilesiyle vurguluyor. Bu yazıya “Lamartine ve Edebiyatımız” gibi bir alt başlık konularak okunursa sufîce bir ruh yapısına sahip bu Fransız edibiyle kendisi arasında nasıl bir ruh akrabalığından söz ettiği hususu da açıklık kazanacaktır.
Birçok anekdotun yanı sıra Âkif’in biri kurgu, diğeri bizzat yaşanmış iki muhavereyi söz konusu ettiği yazısı bize açıkça gösteriyor ki, Âkif bir ‘tasavvuf karşıtı’ değildir. Tasavvufun içinden birçok şahsiyetin dahi tasavvuf erbabını eleştirmesine bakarak Âkif’in Safahat’taki mezkûr eleştirisini gayet doğal karşılayabiliriz. Fakat bu eleştiri, Âkif’in yetişmesinde, terbiye, ahlâk, davranışlarında ve başta şiirleri olmak üzere mektuplarında ve bütün yazıp çizdiklerinde tasavvufun izlerinin bulunduğu gerçeğini değiştirebilecek bir boyuta ulaşamıyor.
1- Sırât-ı Müstakîm, C. VI, 16 Hazîrân 1327 [29 Haziran 1911], S. 147, s. 257-259.
2- Bk. Necmettin Turinay neşri Safahat, Ankara 2011, s. 1034.
3- Ferîd Kam, Dînî, Felsefî Musahabeler, Sırât-ı Müstakîm Matb., Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye 1329, 194 s.; Sadeleştirilmiş basımı: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, sadl. Süleyman Hayri Bolay, Ankara, t.siz, 187 s.
4- Sırât-ı Müstakîm, C. IV, 15 Nisan 1326 [28 Nisan 1910], S. 86, s. 131-133.


