Âkif ve Mekân
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

İnsanoğlu, yeryüzünde varoluşundan bugüne dek kendi hilkati ile yaşadığı zaman ve zemin üzerine düşündüğünden daha fazla hiç bir şey üzerinde durmamıştır kanımca. Hayata bir anlam bulma çabasındaki insan, bu hususlar, bu kavramlar üzerine eğilerek bir yol tayin ediyor kendine zira. Bu tefekkür gayretiyle anlamlandırıyor varlığını, yaşantısını, geçmiş ve geleceği. Herkesin kendince sekmeler açarak kafa yorduğu bu kavramlar da birbirinden bağımsız, kopuk değil sonuçta.Yaradılışı üzerine düşünen insanın, zamandan ve mekândan hâli kalması ne kadar mümkündür? Yani var olmak, var olunan yerden ve zamandan ayrı düşünülebilir bir şey midir? Bu meyanda insanın varlık ve yaradılış telakkisi, zaman ve mekân telakkisini de belirliyor bir anlamda. Zaten mekân dediğimiz kavram da varlık, var olmak manasındaki 'kevn' kelimesinin ism-i zaman ve mekânı değil midir?

Aslında bunca söz; insanın mekân tasavvurunun, varoluş telakkisiyle çelişmiyor olması asıldır, demek içindir. Hayatı anlamlandırırken dayandığı sütunlar üzerine inşa edilir kişinin mekân tasavvuru da. An ve safhalardan oluşan hayat; bir yere, zemine, konuma, kaideye değerek, dokunarak, bağlı kalarak dal budak salar. Düşünen ve söz söyleyen insanın dışavurduklarında, bunlar arasında paralellik olması pek tabiidir. Dünya görüşü ile mekân tasavvuru arasındaki ilişki açısından Safahat yazarının söylediklerine bakalım buradan hareketle.

Koca bir Âkif geldi, geçti şu dünyadan da; mekânla, eşyayla ilişkisi nasıldı? Ne söyledi bunlar hakkında, düşünelim. Cami derken hangi sıfatı, kahve derken ne tür bir nitelemeyi kullandı? Medrese, mektep, meyhane ne ifade ediyordu Âkif için? Arkadaşı Mithat Cemal; Âkif'in çocukluk ve gençlik yıllarının “Kur'an'lı ev, pehlivanlı mahalle, rasathaneli mektep”te geçtiğini söylüyor. Onu yetiştiren üç muhit. Âkif ne demiş ev, mahalle, mektep hakkında acaba? Bu suallerin cevabına bakalım dedik Âkif'in safhalarında. Şiirinde geçtiği üzere, Âkif söyleyecek yazdıklarının hüviyetini büyük oranda:

Bana sor sevgili kaari', sana ben söyleyeyim,

Ne hüviyette şu karşında duran eş'ârım.

Âkif'e göre edebiyat kelimelerle süslenmiş bir söz dizisi olmayıp, aksine topluma düşünsel ve ahlaki faydalar sağlayan fikir silsilesidir. Sanatın kendinden menkul bir değeri yoktur, cemiyete yani topluma fayda sağladığı oranda değerlidir bu tür çabalar. Bu anlamda o şiirlerini de ahlaki ve sosyal faydayı göz ardı etmeden yazmıştır diyebiliriz. Hakikati yazmak onun için en önemli iştir. "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek" diyerek de buna işaret etmiştir.

Biz de kendince hakikati yazmış Safahat şairinin cami, mezar, medrese, mektep, ev ve sokak hakkındaki düşüncelerine, bunları betimlerken kullandığı ifadelere bakalım. Âkif'in hem düşünce dünyasında hem şiirinde önemli yeri olan cami ile başlayalım.

Çocukluğu cami ve avlusunda geçen Âkif için caminin ayrı bir yeri vardır. Hassaten Fatih Camii’nin. Safahat’a aldığı ilk şiirin Fatih Camii ismini taşımasında; bahsettiğimiz, Âkif'in büyüdüğü semtin, babasının ve çocukluk hatıralarının büyük ve derin etkisi görülür. Ve bu şiirin de ilk mısraı Safahat boyunca devam edecek bir ana fikrin adeta anahtarıdır. Dinsizlikle malul bütün sefil fikirler yerde yatarken, devirleri yarıp gelen vazıh bir eserdir Fatih Camii:

Yatarken yerde ilhâdiyle haşrolmuş sefil efkâr,

Yarıp edvârı yükselmiş bu müthiş heykel-i ikrar.

Bu giriş bile Âkif'in düşünsel aidiyeti hakkında önemli ipuçları içeriyor. O dönemde de revaçta olan, dinsizlikle malul düşünce akımlarına 'sefil efkâr' diyor, onları yere bitiştirerek eleştiriyor. Âkif'in düşüncesinin neye yakın olmadığını sarahaten gösteren bir ifade bu kuşkusuz.

Neriman Öztürkmen onun için, "Âkif, hem mâbedden Mâbuda yükselişte, hem mâbedden cemiyete inişte emsalsizdir." diyor. Âkif ele aldığı her eşya gibi, camiyi de toplumsal yaraların teşrih ve tedavisinde önemli bir unsur olarak işlemiş olduğundan, çok yerinde bir tespit olarak önümüzde duruyor bu cümle. O cami kürsüsünden halka sesleniyor, minberlerden Anadolu cihadını selamlıyor, mücadelesinde araç olarak kullandığı camileri şiirinde bir güzel işliyor. Ve onun bu vaizlik vasfı asla edebiyatçı kimliğinden bağımsız düşünülmemeli. Hayatında ne varsa, şiirinde, sözünde onu işlemiş bir şairdir Âkif.

Devri kaplamış kötülükleri düşünüp üzülmenin, insanların Allah'ın emrettiği yoldan ne kadar saptıklarını görüp ümitsizliğe kapılmanın, salgın hastalık gibi yayılan iman eksikliğine bakıp azap çekmenin yeri değil, zira baştan başa imanı temsil eden Süleymaniye yaşamaktadır:

Dur da Mâbud’una yükselmek için, ilme basan

Mâbedin hâlini gör, işte serâpâ îman!

Zikrettiğimiz mısralarda da hissettiğimiz, ama "Bırak etrafı da, karşında duran Mâbede bak " ve "Ya şu timasal-i ilahi de mi gitmez hoşuna?" ifadelerinde halini iyice anladığımız Âkif, zamanın ve mekânın hoş olmayan manzarası içinde gönlü ferah kılacak tek kucak olarak camiyi görüyor. Hem insan hem mekân örnekliği olarak sunuyor camiyi. Bir teselli ocağıdır Âkif için bu mekân. Onun camilere olan muhabbeti, dindarlığıyla beraber dünya görüşüyle de yakından alakalıdır. Âkif yaşadığı devirden memnun değildir, insanları ahlaksız, tembel ve eskilerin tabiriyle hamiyetsiz bulmaktadır. Mensup olduğu ümmetin insanlığa önderlik ettiği döneme hasret duymaktadır. "Yarab beni evvel getireydin" diyerek bu özlemini dile getiriyor.Bu özlem mekân üzerinden işleniyor; cami tasvirleri sırasında dile getiriliyor daha çok.

Edebin hezeyan olarak telakki edileceği, yüreklerde iyilik aşkının kalmayacağı çürümüş ve kokuşmuş devirler gelse de mâbed doğruluğun tek yurdu olarak kalacak Âkif'çe:

Edebin şimdiki mânâsına densin hezeyan

Kalmasın, hâsılı, alt üst olarak hissiyyât

Ne yüreklerde şehâmet, ne şehâmette hayât

Yine kürsî-i mehibinde Süleymâniyye

Kalacak, doğruluğun yerdeki tek yurdu diye.

Verdiğimiz örneklerle karamsar bir tablo çizmişsek de, Âkif gelecek nesillerin uyanacağını, İslam âleminin yeniden felaha kavuşacağını ümit ettiren, geleceğe uzanmış bir köprü olarak görüyor camileri. Hâsılı, daha çok örnekler verebileceğimiz bu bölümde bu kadar örnek kâfi gelsin bize.

Medreseler ise camilerin beline dolanmış gümüş kuşaklar gibidir. Allah'ın evinin yanında mütevazı, had bilerek öylece kurulmuştur. Cami kadar ihtişamlı değildir. Ama onun mütemmim cüzü mesabesinde de sayılabilir. Böylece ilmin dine karşı pozisyonu da tayin edilmiştir. İlmin mekânının gösterişsiz oluşu dine hürmetindendir.

Âkif, döneminin bu mekânının ahalisinden de şikâyetçidir. “Süleymaniye Kürsüsünde” şiirinde, günün medreseleri adına müderrislere, büyük oranda haklı olarak ağır eleştirilerde bulunuyor. Hiç bir işe yaramayan ilimlerin (!) okutulduğu bir taassup yuvası olarak görür medreseleri. Öyle anlamsız bir tedrisat ki ne bu dünyada ne ahirette bir faydası dokunur. Hocaların taassubu da tahammül edilecek gibi değildir. Kötü gidişatın ıslahı için bir şey söylenecek olsa, hemen dini öne sürerler ve hayra yönelten ne varsa mani olurlar:

Ya taassubları? Hiç sorma, nasıl maskaraca?

O, uzun hırkasının yenleri yerlerde, hoca

Hem bakarsın eşi yok dîne teaddîsinde

Hem ne söylersen olur dini hemen rencîde

Sayısız medrese var gerçi Buhara'da bu gün

Okunandan ne haber? On para etmez fenler,

Ne bu dünyâda soran var ne de ukbâda geçer!

Medrese eleştirisini; Gazali gibi, Fahreddin Razi gibi âlimler yetiştirilememesini yüzlerine vurarak devam ettiriyor tabir caizse. İslam'ı dönemin şartlarına intibak ettirecek büyük âlimlere ihtiyaç varken, dönemin medrese hocaları bin yıl önce yazılmış eserlerden kuru manalar çıkarma peşindeler. Özüne ihanet edilmediği takdirde dipdiri duracak bir dinin, ölüler dini haline getirilmek istendiği kanaatindedir Âkif:

Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.

Hadi göster bakalım şimdi de İbnü’r Rüşd’ü?

İbn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazâlî görelim?

Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?

En büyük fâzılınız; bunların âsârından

Belki on şerhe bakıp bir kuru ma’nâ çıkaran

Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ

İhtiyâcâtını kabil mi telâfi? Aslâ!

Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhâmı

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı.

Medreseyi devrin ihtiyaçlarına cevap veremediği için topa tutan Âkif, mektebi, yani yeni okulları da pek öyle hayırla, sevgiyle anmıyor. Milyonlarca lira harcanarak okullar açılırken, Avrupa'nın tekniğine muhtaç kalınmayacağı ümit ediliyordu. Okulların, kendi mühendis ve mimarlarını yetiştireceği düşüncesi hâkimdi. Ama hâlâ adettir, hemen koşulur İngiliz'e, Macar'a, Alman'a. Çünkü beklenen semereyi vermemiştir mektepler.

Medreseden de mektepten de şikâyetçidir Âkif. Geçmiş medreseler hakkında kıymet sıfatları kullanırken, döneminin medrese ve mektepleri hakkındaki kanaati ise tek kelimeyle kifayetsizliktir. Toplumun çoğu müessesesi gibi bunları da yeniden ele alıp fayda sağlayacak şekilde düzenlemek lazımdır. Yetersizliği vurguladığı dizeleriyle bu faslı da kapatmış olalım:

İşte arz eyliyorum zât-ı fâzılânenize

İkisinden de hayır yok bu şerâitle bize.

Âkif; hane, hanüman, aşiyan, yuva gibi “ev”in eş anlamlı kelimelerini şiirlerinde pek sık kullanmakta. Ev tasvirleri de toplumun içerisinde bulunduğu durumun, perişanlığın ifadesi olarak yer alıyor şiirlerde. Farklı isimler verilse de hanenin tek sıfatı var Âkif'te; harab.

Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın

Bir yanda söner lem'ası milyonla şebâbın.

Modern zamanın yıkıcı etkilerine direnememekten, düşman çizmesiyle çiğnenmekten veya sefaletten olsun, haraplık, perişanlık vasfı değişmez hanede. "O âşiyân-ı perişana doğru yollandım." da bir başka örneğidir bu durumun. Bu haraplık durumu, evin fiziki koşulları için söylenmemiştir sadece. O, hane ile aile efradını da kast ediyordur. Çünkü Köse İmam örneğinde İmamın evi, gelip gideninin çok olmasıyla övülmüştür bir anlamda. Fiziki şartları ahım şahım olmasa da haraplık bir durumu yoktur Âkif'çe. Savaş dönemi tavsifinde yaptığı ev tasviri ise içler acısı durumu gözler önüne seriyor: "Her perişan yuva bir aile kabristanı." Ev konusunda bahsettiğimiz hususlar okunurken göz ardı edilmemesi gereken bir noktaya işaret ederek kapatalım evin kapısını da. Safahat'ta ev, sahipleri belli, mülkiyetinin kime ait olduğu belirlenmiş değildir genellikle. Belli bir evden değil, İslam toplumunun ve yaşadığı coğrafyanın tüm evlerinden bahsediyordur Âkif. Nadir olarak ele aldığı 'belli evler'in tasvirinde de mutlaka bir toplumsal meseleye dikkat çekilmiştir.

Ve en nihayet kahve. Mahalle kahvesi. Âkif'in mahalle kahvesine tam bir düşman olduğu ilk bakışta sezilecek belirginliktedir. Müspet anlamda hemen hiçbir ibaresi yoktur. Çünkü bu miskinhane, Doğulunun azmini yıkan, çalışma iradesini sömüren bir beladır. Bir kez bulaşanları maişet kaygısından, din diyanet duygusundan alıkoymaktadır. Bir boşluğa yuvarlamaktadır. Bu anlamda mahalle kahvesi, Şarkın yüzyıllardır tedavisi için uğraşmadığı yarasıdır:

Dilenci şekline girmiş bu sinsi cânîler,

Bu, gündüzün bile yol vermeyen harâmîler,

Adımda bir dikilir, azminin, gelir önüne

Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!

Mahalle Kahvesi şiirinde, bu miskinler yuvasını sekiz sayfa boyunca kötüler şair. Sıfatlar değişir ama kanaat hep aynıdır. Bu batakhane benzeri mekânlar, Şarkın harim-i katilidir. Kahveleri genel olarak yerdikten sonra belli bir kahveyi ele alıp mekânın duvarlarından camdaki eşyalarına, tavanından zeminine her yerini tasvir eder. Mekân üzerinden toplumun değerlendirildiği en iyi örneklerdendir Mahalle Kahvesi. Kahve ehlini yerden yere vurur, söylenmedik şey bırakmaz tabir yerindeyse. Öyle ki yaşayan ölülere benzetir, burada idrakleri sönen kişileri:

Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür

Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür.

Hâsılı, Âkif çabasının, zekâsının ve yapıcılığının tüm imkânlarını, imanını işaret edecek şekilde kullanmaya gayret göstermiştir. Mekân olgusu Âkif’in külliyatında, diğer şairlerle kıyas edilmeyecek kadar çok yer kaplıyor. Uzun uzadıya tasvir ettiği mekânların şiire isim olması hiç de az değildir. O bu mekân tahlillerinde aynı zamanda toplumunu da tahlil etmiştir. Benliği üzerine tefekkürle başlayıp toplumunun eksik, aksayan yönlerini açık bir göz, zinde bir zihinle irdelemiştir. Islahı için can havliyle mücadele etmiştir.

Kaynakça

ERSOY, Mehmed Âkif; Safahat, Fide Yayınları, İstanbul, 2007.

CEMAL, Midhat; Mehmed Âkif, Semih Lutfi Kitabevi, İstanbul, 1939.

ÖZTÜRKMEN, N. Malkoç; Mehmed Âkif'te Mekân, Şehir Matbaası, İstanbul, 1958.

YILDIRIM, Ergün; İslam Toplum Tasavvuru, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015.

MENGÜŞOĞLU, Metin Önal; Müstesna Şair Mehmed Âkif, Okur Kitaplığı, İstanbul, 2014.

Ümit Kudbay Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler