Mehmed Âkif, Türkçe İslamî Edebiyatın ‘İkinci Yûnus Emre’sidir
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

Röportaj: Temmuz Dergisi

-Vefatının 80. yıldönümünde ‘Mehmed Âkif’ denince, neler hissediyorsunuz? Âkif bir şair midir, fikir adamı mıdır, bir cihad davetçisi midir, bir ‘İslam Birliği münâdisi’ midir?

Mehmed Âkif, belki bütün bunların bir kompozisyonu idi… Evet, o, bir şairdir, ama, sadece şair değildir; şiîr kudret ve hünerini bayrak edindiği dâvânın gelecek nesillere intikal edebilmesi için kullanmıştır. Ve açıktır ki, o güçlü bir tefekkür adamıdır da; ama, o şiirin nüfuz edici gücünü kullanmasaydı, fikirlerini sadece nesir / düzyazı halinde dile getirseydi, bu çapta etkili olamazdı. Ama, o, sadece bir fikir adamı; bir cihad davetçisi ya da, sadece bir İslam Birliği münâdisi değildir; belki bunların her birini de içinde, fikrinde, zikrinde, san’atında, edebiyatında cem’etmiş bir düşünce ve duygu adamıdır. O, bir bakıma, bizim Muhammed İqbâl’imizdir… Bir farkla ki, Muhammed İqbâl bütün dünyaya hitab edebilmiştir; Âkif ise, sadece türkçe konuşan dünyaya hitab etmekle sınırlı kalmıştır. Âkif de, tıpkı İqbâl gibi, hepimizin derunî buhranlarını, açmazlarını, kaygularını, çelişkilerini ve ızdırablarını dile getirmiştir.

Geçenler varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyârından,

Şu, yüzbinlerce yurdun kanlı, zairsiz mezârından....(…)

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım.

Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım…

*

Virânelerin bekçisi baykuşlara döndüm,

Gördüm de hazânında bu cennet yurdu...

Gül devrini göreydim, bülbül olurdum,

Beni evvel göndereydin Yâ Rabb, n’olurdu?

*

Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felâhı!

*

Şarq’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;

Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi!

-Yani, Âkif’i ortaya çıkaran atmosfer, yaşanan o büyük sosyal çöküş faciasıdır...

Evet... Âkif, şiir kabiliyetini ’san’at san’at içindir’ gibi bir mantıkla sergilemedi, o gücünü toplumumuzun temel inancının hizmetine sundu... Esasen, öyle yapmasaydı, o da, nice şairler gibi, ismi sadece edebiyatla meşgul olanlar arasında anılan birisi olurdu. Gerçi, ‘müslümanca bir özgürlük manifestosu’ sayılabilecek İstiklal Marşı da Âkif’indir, ve 95 yıldır resmî marş olarak okunmaktadır; ama, o marş olmasaydı da, Âkif, yine Âkif olarak kalacaktı... O, İslam Milleti’nin bütününün acılarını türkçeyle dile getirmiş, çareler düşünmüş, bütün ömrünü, inandığı değerlerin hayata hâkim olması için harcamıştır. Onun, dile getirdiği acılar ise, bugün için de ve hepimiz için de dile getirilmiş gibi değil midir? Safahat’ı takdimindeki şu mısralar ne kadar sıcak ve samîmidir:

’Bana sor sevgili qaarî (okuyucu), sana ben söyleyeyim,

Ne huviyyette şu karşında duran eş’arım (şiirlerim): (....)

Şi’r için ’gözyaşı’; derler; onu bilmem, yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım (eserlerim)!

Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım (şikâyetçiyim) !

-Âkif bir başka yerde de, 'Safahat’ımda evet şi’r arıyan hiç bulamaz / Yalnız bir yeri hakkında hazin işte bu der / Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya? Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-ü heder...’ diyor, değil mi?

Evet, Âkif mütevâzıdır, koca bir ömrün heder olduğunu, boşa gittiğini söyler, ama, İslamî hassasiyet ve dikkat sahibi hemen hiç kimse, onun ömrünün boşa harcanmış bir ömür olduğunu söyleyemez herhalde.... Âkif, sıradan bir şair olsaydı, halkımızın aklında, kalbinde bu kadar etkili olabilir ve yer edinebilir miydi? Gerçi, meselâ bir Necîb Fâzıl da, genç nesillerimizi derinden etkilemiştir, ama, etkinlik ve yaygınlık açısından, Âkif, son yüzyılımızda, hattâ son yüzyıllarımızda emsalsizdir… Hattâ, Âkif için, Yûnus Emre’nin 800 yıl gerisinden gelen bir ’2. Yûnus Emre’ mesâbesindedir denilse, abartı olmaz.

- Ama, Âkif’i yok saymaya çalışanlar, hattâ onu bir şair olarak görmeyenler bile olmuştur, değil mi?

Bunun muhtelif sebebleri vardır. Henüz Osmanlı Devleti hayattayken, Âkif, bir çöküşü âdetâ bütün hücrelerinde hissetmiş, ve bu yıkılışı durdurmak için tek çarenin, yeniden ve şuûrlu bir toplum halinde müslüman olmaktan geçtiğini söylemiştir. O zaman, karşısında tam karşı kutbu temsil eden bir isim vardır: Tevfik Fikret... Fikret, elbette ki şiir kudreti olan bir isimdir. İlk gençlik yıllarında hattâ İslamî muhtevâlı şiirleri de vardır. Ama, toplumumuzda görülen birçok rahatsızlıkların temelinin ’din’den kaynaklandığını zannedip, materyalist görüşlere saplanmış ve bütün ’din’lere karşı çıkar gibi görünse de, şiirlerinde özellikle de İslam’a karşı gayzını, nefretini, ’Yıkılır ey kitab-ı köhne, medfen-i fikr (fikrin mezarı) olan sahifelerin...’ gibi mısralarla dile getirmeye başlayınca...

Âkif, bu saldırılar karşısında susmayıp, misyonerliğin merkezi sayılan yabancı mekteblerinden birisi olan ’Galatasaray Sultanîsi’nde müdürlük yapan Fikret’i hedef alarak, 'Bugün Allah’ı sever, yarın biraz bol para ver, / Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder...’ gibi mısralarla karşılık verince…

Fikret de ona şiirlerinde 'Molla Sırat’ diye hitab etmiş ve böylece edebiyat ve fikriyat camiasında, bir ’kutublaşma’ daha da keskinleşmiş ve ’Avrupaî ve asrî olmak gerektiği’ gibi yaldızlı iddialara tutunmayı, ’münevverlik / aydın olmak’ zanneden kesim Fikret’in tarafında yer alırken; bünyeyi derinden derine kemirmeye başlayan yabancılaşmaya karşı bir tavır geliştirmek gerektiğini düşünenler de, ’Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, / Asrın idrakine söyletmeliyiz, İslam’ı...’ diyen Âkif’in safında yer almıştır.

Âkif’i yok saymaya, yok etmeye çalışan eğilimlerin temelinde, sanırım, bu temel ayrışma yatmaktadır. Esasen, Tanzimat yıllarından beri var olan bu kutuplaşma, böylece keskinleşmiş ve hele de, Osmanlı’nın tarih silinmesinden sonra, emperyalistlerin çekim alanında bir kukla durumuna gelenlerin müslüman halkımızın temel inanç değerlerine saldırmalarına karşı Âkif, kalemiyle bizim savunma hattımızı oluşturanların en önde gelen isimlerinden birisi olmuştur.

Tabiatiyle, her şeyden önce, 600 küsur yıllık bir devleti tarih sahnesinden kovmanın sevincini yaşayan emperyalist ve gaalib devletlerin gözüne girmek için şaklabanlık yapmayı inkılabcılık zanneden Tanzimat kafalı ’mustagrib’lerin / Batı çarpılmışlarının, tam da emperyalistlerin istediği şekilde ’mankurtlaşarak’ bütün bir geçmişi lanetleyip tekmelemesi Âkif’i, ’Şarq’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi; / Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi!’ diye öfkelendirmiş ve ’Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...’ demiştir.

Âkif, bu mücadelede, yüklendiği rolü, kaderin kendisine yüklediğine inanarak tavrını değiştirmemiş ve Osmanlı sonrası dönemde, Kemalist-laik rejimin önderlerinin ve kalemşörlerinin geçmişe sövmeyi esas alan, aşağılayan saldırganlıklarına karşı, müslüman halkın geçmiş kültürünün, inancının bir bayrakdarı olarak mücadele siperindeki yerini almış ve tabiatiyle, temel hedef haline gelmiştir.

-Uğradığı çok ağır saldırılar karşısında Âkif, ülkeyi terk etmekle, mücadele alanından erken çekildi denilemez mi?

Bu söylenebilir elbette.... Üstelik, ona karşı açık bir tehdid görülmüyordu henüz.... Ama, ’müslüman’ öncü olarak bilinenlere karşı apaçık bir ’mahalle baskısı’ vardı... Ve belki de, İskilibli Âtıf Efendi ve emsali nicelerinin sudan bahanelerle İstiklal Mahkemeleri denilen cinayet mekanizmalarına gönderilip öldürtülmeleri üzerine, ’kanun adına’ yaklaşan tehlikeyi görerek, yurt dışına çıkmayı tercih etti. Ama, yurt dışında, adetâ, şoke olmuşçasına, sustu. Evet, ’İstiklal Marşı’ gibi bir şiir âbidesini diken o yüksek ruhun sahibi Âkif, Kemalist dönemde dârağaçları kurularak yapılanlar karşısında, derin bir hayal kırıklığı yaşayıp, ülkeyi terk etmişti, ama, Safahat’ı, bir sadak, bir ok torbası olarak, yeni nesillerin elindeydi. Ve o ok torbasından bugün de hâlâ faydalanılıyor.

-Yani, Âkif zâhiren küsmüş, kırılmış ve susmuş gibiydi, ama, Safahat’ı konuşuyordu...

Evet... Bunu ülkeden ayrılıp 11 yıl ayrı kaldığı dönemde yok sayılmasına rağmen, yok edilemediyse, Safahat’ındaki kor parçası gibi mısralarının şuûrları uyanık yeni nesillerin eline ulaşmasından ve de, vefat etmesinin hemen ardından Kemalist rejim goygoycularının ona yaptıkları saldırılardan da anlayabiliriz. Alınız size, bir kaç örnek...

Dönemin edebiyatçılarından İsmail Habib Sevük, Âkif’i, vefatından sonra yazdığı bir yazıda, ’Vatan’ı, bayrakla değil, minareyle ölçerdi...’ diye aşağılamıştı, aklınca... Onun vatan anlayışının, ’Bu taşındır diyerek Kâbe’yi diksem başına....’ mısraında netleştiğini söylüyordu...

İzmir’de yayınlanan Anadolu gazetesinin 2.1.1937 tarihinde, (yani Âkif’in vefatından bir hafta kadar sonra) yayınlanan bir makalede de Âkif’e, ’Tevfik Fikret için (zangoç) diyen Âkif’’e derin bir nefret duyuyordum... Ona, (Sebilurreşad)’cılar arasında yer almış ’kızgın ve öfkeli bir yobaz’ gözü ile bakmaktan kendimi alamıyordum... Türk âlemindeki hakikati boşyere inkâr edip durdu....’ diye saldırılıyordu.

Hasan Âli Yücel de 4.1.1937’de Âkif’i aynı şekilde değerlendiriyor, onu, ’Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder...’ şeklindeki kendi mısraıyla vurmaya çalışıyor ve ’Mehmed Âkif, Asr-ı Saadet dönemine inanırdı, imanında samimî idi ve bunun için de kuvvetli idi... Ama, cemiyyet telakkisi geri idi... Cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Halbuki, kurtuluş zaferinden hızını alan inkılab duramazdı.’ diyordu.

Sıkı bir Kemalist olarak hayatını tamamlayan Falih Rıfkı Atay ise, 20.1.1937 tarihli Yedigün’de, Âkif’i yermeye çalışırken, gerçekte ise yerli yerine oturtuyor ve şöyle diyordu: ’Âkif bir müslüman milliyetperverdi. O, türk olduğu kadar arab, arab olduğu kadar Osmanlı, aşırı ümmetçi idi ve vatanperverliği, müslümanlık âlemi genişliğindedir. ’Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar...’ mısraı, Âkif’in Hristiyan Garb’e karşı bütün müslümancı gayzını gösterir. Onun bir müslüman vatanperveri olduğunda şübhe edilemez. Fakat biz, ne Çanakkale’ye, ne de Anadolu İhtilaline onun gözü ile bakamayız.

Birinci Meclis’de Mustafa Kemal ve bazı arkadaşlarından gayrisi, Âkif’in ekseriyeti idiler... Mustafa Kemal, zafer sonrası hakkında, İzmir’e girmeye kadar susmuştur. Âkif, şapka kararı çıktığı vakıt, onu ele alarak, başı açık, rıhtıma geldi ve bir vapura binerek esir ve müslüman Mısır’a gitti... Şüphesiz bütün inkılablarımızın, .... hürriyetlerin, layisizmin, tefekkür ve vicdan hürriyetinin aleyhinde idi... (....) Nihayet, başında şapkası olduğu halde, karaciğer kanseriyle Türkiye’ye döndü...’

Falih Rıfkı’nın bu iddiası doğru mudur? Âkif, 11 yıl kaldığı Mısır’dan dönerken, başına gerçekten de şapka geçirip de mi gelmiştir? Bunu başka yerde okumadım. Aynı Falih Rıfkı, 1 Nisan 1937 tarihli bir yazısında da, ’Âkif, Osmanlı- İslam âmmesinin şairidir. Bizim inkılabımız, hayat, fikir ve ve vicdan hürriyetlerini müdafaa eder. Osmanlı-İslam ideolojisi ile kemalizm ideolojisi tam tezad halindedirler... Kafasının darlığı, şapka giymeye müsaid değildi. Mısır’a gitti...’ diyordu.

-Bir de Âkif’i, ona beslenen kinden dolayı şair bile saymamaya kalkışanlar var değil mi?

Elbette... Bir örnek olarak.... O dönemin önde gelen edebiyatçılarından ve Kemalist-laik rejimin goygoycusuna ve azılı bir ’ateist’ İslam düşmanı’na dönüşen Nurullah Ataç, Âkif’i şair bile saymaz. Nitekim, 30 İkinci Kânun 1937 tarihli Akşam gazetesinde, ’Suhbet’ köşesinde, ’Belki bir şiir bulabilirim diye Safahat’ı tekrar eline aldığını, ama bulamadığını’ belirterek, ’Âkif bir din şairi, bir din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibidir.’ diye onu küçültmeye, yok saymaya çalışır, aklınca... Onu, müslümanlar arasından bazıları bile, yazık ki, ’küçük kafiyeci’ olarak nitelemiştir. Halbuki, Âkif, hiç de öyle değildir. Dahası, Safahat, bugün de yeni nesillerin ve hattâ Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan’ın dilinde, sadece bir şiir olarak değil, bir ahlâkî düsturlar gibi okunuyor. Ama, onu edebî açıdan bile yok sayanlardan geride kalan nedir?

-Mehmed Ãkif ve arkadaşlarının uzun süreli bir arkadaşlık ve sıkı kadro oluşturamamalarını neye bağlamak gerekir?

Büyük sosyal çalkantıların, ağır travmaların yaşandığı dönemlerde yalpalamalar, savrulmalar tabiî sayılmalıdır. 'Devlet-i ebed müddet’ anlayışıyla büyümüş nesillerin yaşadığı o büyük çöküş, tabiatiyle, ferdî planda da, sosyal planda da, korkunç travmalar meydana getirecekti. Öyle bir perişanlık ve yoksulluk döneminde, sağlıklı kadrolar oluşturmak kolay değildi. Nitekim, M. Kemal’in de kendi kadrolarını, -Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü dışındaki- en yakın bütün komutan arkadaşlarını safdışı ederek, zora dayalı ve de devlet imkânlarıyla yeni bir sınıf oluşturarak oluşturabildiği açıktır ve onun ne kadar sağlıklı olduğu da ortadadır.

-Ãkif’in Mısır yılları hakkında neler söylersiniz...

Âkif’in Mısır’a gitmesini yadırgamıyorum... Üstelik, o diyar, aynı vatan coğrafyasının bir bölümü iken, Âkif oralarda bir ’Osmanlı vatandaşı ve memuru’ olarak bulunmuştu... Ama, müslüman topraklarının üstelik de emperyalistler eliyle parça parça edilmesinden sonra, Âkif’in aynı topraklara bu kez pasaportla ve bir yabancı olarak gitmesinin nasıl hicranlı bir durum olduğunu tasavvur etmek bile zor... Hele de, Âkif gibi duygu insanı için...

-Safahat, bazı soğuk ve art niyetli bakışlara rağmen, her dönemde okunan bir kitap mıydı? Sizin kuşağınızın arası nasıldı, sözgelimi?

Safahat, bizim ruh dünyamızın, gönlümüzün tellerine dokunan bir mızraptır. Bizim nesil derken, herkes adına konuşamam, ama, birçok arkadaşım gibi, ben de, Safahat’ı sık sık okurum; sohbet veya yazılarımda onun bazı mısraları aklıma geliverir ve konuyu onunla özetlemeye çalışırım... Said Paşa İmamı, Dirvas, Bülbül, Çanakkale Şehidleri, Hasta, Küfe, Seyfi Baba, Leylâ, Firavunla Yüzyüze, El’Uqsur’da, Bir Gece, Ya Rab, Bu Uğursuz Gecenin Yok mu Sabahı, Acem Şahı, Hâlâ mı Boğuşmak; ve… Kavmiyetçilik ve kabilecilik ilkelliğini, tevekkül ve tasavvuf adı altında meskeneti, cehaleti, ahlâkî çürümeyi en çarpıcı mısralarıyla anlatan şiirlerinden daha niceleri, ilk planda aklıma gelen şiirlerden bir buket...

Elbette, Safahat’ın dili bugünkü nesle biraz ağır gelebilir, ama, kendi değerlerinin âşinası olmak dikkati taşıyan genç insanların, kendi kültürlerinin 100 yıl öncelerdeki bu dev eserini okumak için o dili anlamaya biraz daha çaba sarfetmesi gerekir. Yüzyıl öncesinin edebiyat dilini anlamakta zorlananlar olursa, bir grup içinde ve bir arkadaşlarının yüksek sesle okuması halinde, anlamanın daha bir kolaylaştığı, denemelerle sâbittir... Konu anlaşıldıktan sonra, bazı ağdalı kelimelerin ne mânâya geldiği, zâten sözün siyak ve sibakından, geliş ve gidişinden anlaşılmaktadır.

- Herkesin bir Ãkif’i var nerdeyse? Bunun olumlu ve olumsuz tarafları hakkında neler söylemek istersiniz?

Âkif, bazı ünlü isimlerde olumsuz örneklerini gördüğümüz gibi bir kusursuzluk iddiasında olmamıştır. Hatasız bir şahsiyet düşünme hatasına düşülmemeli, ona hatasız olduğu gibi bir önkabulle yaklaşılmamalıdır. Âkif’in de yanlışları vardı, elbette... Onun Çanakkale Şehidleri’ne hitaben yazdığı o güzel şiirinin içinde, onları yücelteyim derken, ’Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi...’ gibi bir mukayeseye girmesine itiraz edenler karşısında zoraki bir Âkif savunmasına girmeye gerek yoktur.

Nûr istiyoruz, sen bize yangın veriyorsun!

’Yandık!’ diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!

Yetmez mi mus’ab olduğumuz bunca devâhî,

Ağzım kurusun, yok musun, ey adl-i ilâhî!’

gibi mısralar da zorla te’vil edilse bile, gönüle gîran gelen ve isyan kokan ifadelerdir.

Kezâ, Osmanlı yıkılırken, onu, takib olunan metodu tartışmalı olsa bile, ayakta tutmaya çalışan Sultan Abdulhamid’in de elbette hataları vardı, ama, 2. Abdulhamid’in tahttan indirilişi ve ölümünden sonra yaşanan büyük acıları ve travmaları gördüğü ve yaşadığı halde, Âkif’in, Safahat’ında onun hakkında kullandığı çok ağır ifadeleri, yine de gözden geçirmeyip Safahat’ından çıkarmamışken; Tevfik Fikret aleyhindeki 100 kadar beytini, ’Duydum ki, ölmeden önce bazı pişmanlıklarını dile getirmiş... Gelecek nesillere intikal etmesin....’ diyerek Safahat’tan çıkarması ilginçtir.

Kezâ, onun, yeni rejim döneminde yapılanları görüp, ülkeyi terkedecek kadar derin bir hayal kırıklığı yaşamasına rağmen, M. Kemal hakkında hiçbir şey yazmamış olması da ilginçtir. Mısır’dayken, Maarif Vekaleti’nin, kendisinden Kur’an’ın türkçeye manzum olarak tercüme edilmesini istemesi ve onun da bunu kabul etmesi, yeni rejimle arasında yazılı olmayan zımnî bir anlaşma olduğunu düşündürtmüştür. Nitekim, M. Kemal de, kendisine karşı çıkan herkesi hain olarak nitelerken, Âkif’in adının yıllarca anılmadığı o dönemde, İstiklal Marşı’na dokunmamıştır.

M. Kemal’in Kur’an’ı tercüme ettirmek istemesi ise, bir ayrı konu.... Kâzım Karabekir’in, ’Kur’an’ı niye tercüme ettirmek istediği’ şeklindeki sualine cevaben M. Kemal’in, ’Tercüme ettiriyorum ki, arab oğlunun yâvelerini millet görsün...’ dediği unutulmamalıdır. Âkif de herhalde bu oyuna âlet olmamak için, tercümesini yayınlamamış ve imha edilmesini istemiştir. Son yıllarda Âkif’in tercümesi olarak yayınlanan bazı fasiküllerin tartışması, ayrı bir konu.

-’Karakter heykeli’ sözü, Âkif için sık kullanılan bir niteleme... Âkif’in yaşadığı yıllarda sağlam bir karaktere, güçlü bir kişiliğe sahip olmak çok mu zordu gerçekten?

Rahat zamanlarda, sıkıntısız ortamlarda olanlarla, alevlerin içinde, tufanların dalgaları arasında olanların davranışları bir tutulamaz... Âkif de herkesin önünde secde edercesine eğildiği bir diktatörlük karşısında, en azından eğilmemiş, teslim olmamış ve çekip gitmiştir. O açıdan Âkif, eğilmeyip sahneyi terkedişinden dolayı bile, ’O bir karakter heykeliydi...’ şeklinde nitelenmiştir. Çünkü, dönemindeki hemen bütün kalem adamları, kellelerini kurtarmak hesabıyla, bir zorbalığın önünde eğilmiştir.

Heykel lafından hareketle, içimde bir ukde gibi kalan bir konuya da değineyim... Âkif, ’Evet bütün beşerin hakkıdır beqa’ emeli, / Lakin, bunu ne taştan, ne de leşten beklemeli...’ demişken, başta Ankara- Samanpazarı’nda, Taceddin Dergâhı önündeki meydana dikilmiş olan kaba-saba heykeli başta olmak üzere, sağda solda onun adına heykeller dikilmesi, Âkif’in ruhunu rencide ediyordur herhalde... Âkif’in heykeli illâ gerekli diyenlere, onun heykeli, Safahat’tır.

- Mehmed Ãkif’in hayalini kurduğu, teşekkülü için çırpındığı ideal bir gençlikti, Ãsım’ın Nesli... 15 Temmuz’da milletin sergilediği kahramanlığın,’Âsım’ın Nesli’nden beklenen kahramanlık olduğu; diğer bir ifadeyle, Ãkif’in sürgünden fiilen de döndüğü söylenebilir mi?

Âkif, hele de 1950’lerden sonra, milletin dilinin biraz açılmaya başladığı dönemden beri, merâmımızı en özlü ve zihinde kalacak şekilde ifade etmek üzere sığındığımız bir isim olarak, ututturulmak istendiği baskıları bertaraf ederek, sürgünden, adım adım zâten dönüyordu. Ama, ’15 Temmuz’u, ’Âsım Nesli’nin sahneye fiilen çıkışı’ olarak nitelemeniz yerine oturdu. Çünkü, zorbalara, halkın silahını halka çeviren hainlere karşı, halk, hiç beklenmiyen bir coşkuyla ve minarelerden yükselen ezan ve salâ sesleriyle onbinler-yüzbinler halinde harekete geçti ve o zulüm ve hıyanet saldırısını bozguna uğrattı...

Bu uyanış ve silkiniş, daha da geliştirilerek gelecek zamanlarda da devam edecektir, inşaallah...

Selahaddin Eş Çakırgil Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler