Bir Şimdiki Zaman Şairi: Âkif
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

/Akif’i gördüm dün,

Büyük, içten inatlarla!

Yürüyordu kavganın ortasına.

Kalbinde istiklâl ve istikbâl aşkı,

Âteşîn sularından geçerek dünyanın,

Asım’ın Nesli diyordu,

Beklenen nesilmiş meğer.

Yeter, gelsin artık.

Bedir’in aşkı öğreten çocukları,

Çalışsın, kalbin kalbe değmeyen yamacında.

Ferhatlaşmak isteyen tutkularla,

Gönlün güzel eylem işlemeyen söküklerini diksin./

Hayat, inançla kurulur.

Kavgalar da inanç ateşiyle, inadı olmakla kazanılır evvelemirde.

Söz inadını yitirenler, menkıbelerini de kaybederler! Sessiz kalakalırlar ortalıkta. İnkârlarıyla, sükûnetleriyle oynaşırlar daima.

Yakıcılığını duyamazlar, hikâyesiz oluşun! Gelişigüzel serpilirler yeryüzüne! Kaybettiklerinin, kaybedeceklerinin sızısını hissetmeden! Bir ölü hâliyle, sımsıkı yapışırlar sanrılarına. Bilemezler, tarihin menkıbesiz kalanların hurdalığına dönüşeceğini! Temyiz melekelerini körelten hovardalıklarıyla oyunlar oynarlar ebediyen.

Âkif’te; yaşamak azim ve kararlılığı olağanüstü bir vakıadır. İnsanı imrendirecek boyutlardadır; hayata tutunuşundaki kesin, keskin kararlılığı! Onun bakışıyla umursamazlık, toplumsal belleğin darmadağın edilişidir. Ahlaki olanın, insani olanın iplenmemesi girişimidir. Yolkesen haramilerle omuz omuza durmaya adanıştır. Titizliğin eksiltilmesini yel yepelek kabullenmeye yatkın hâle geliştir. Yârin kapısında bekleme gözü pekliğini göğüslemekten kaçıştır. Sorumluluğun, insanı yücelten kıvamını göremeyiştir. Felaketlere kapı aralayan fitnenin yayılışına davetiye çıkarmaktır. Bütüncül bir görüş açısına duyargaları kapamaktır her yönüyle.

Safahat’taki şiir toplamı okunduğunda; şairin miskinliğe, umursamazlığa, unutkanlığa, hafızasızlığa, umutsuzluğa savaş açtığı görülür. Yaşamak Umurumdadır diyen şairin söyleyişiyle maziden ödünç alınan incelik çakışır bu noktada. Geçmiş zamanla şimdiki zaman arasındaki bağın koparılmışlığı sona erer. Boşu boşuna üretilen ütopyaların mutlaklığı kalkar yürürlükten. Bugünü doğurmayacak, geçmiş zaman aynaları kırılır. Dünle bugün dirsek dirseğe çalışır. Parçalanmış zaman algısı yerine, bütünleşmiş zaman algısı devreye girer. Haktanırlığın pörsümeyen sözlüğü işleyişine başlar tabiatta.

Mehmet Âkif’in şiirlerinde, kuşatılmışlığın affedilemez çentikleriyle yüzleştirilir kişioğlu. O, ezelî ilkenin yön gösteren pusulasına dönerek varoluş sorunsalını araştırır. Devinimsizliğin, ataletin buzullaştıran afetinden kaçışır. Yıkıntıların kurtçuğu bilinmek yerine, özgünlüğün has bahçesine sığınır. Güvelerce kemirilen özerkliğinin kavrayanı olmaya çağrılır.

/Canı pahasına katıldığı savaşlardan çelikleşen iradesiyle döner Âkif. Yol arkadaşlarının, yön arkadaşlarının dertlerini, kederlerini ekmeğine katık eder. İnançsız bir yüreğin, sineye yük olacağını haykırır. Yeisin sonunun olmadığını, olsa bile sonunun hüsrana varacağının kaydını çıkarır. Davasında insan olana, çalışmayı öğütler. Ataletin, fıtrata düşman olanların mesleği olduğunu geçirir bildirgesine.

En büyük hasmı olan umutsuzluğu kovmanın gönenciyle yaklaşır yapacaklarına. İlmin kıymetinin pratiğe aktarılmakla değerleneceğine inanır. İnsanın eylemlerinin niyetlere göre anlam kazanacağının bilincindedir çünkü.

Tefrika girmeden millete, bozgunların sinsi akıntısıyla mıncıklanmayacağını görür. Geleceği karanlık görerek; azmi elden bırakmanın, alçakça bir ölümü seçiş olacağını dikkatinden kaçırmaz.

Milleti yeise sürükleyen felaketlerin, görev bilincine yabancılaşmakla ilişkilendirilebileceğinin ayırdına varır.

Dünya elindeyken çalışmayı öğütler âdemoğullarına. Gamsız, kedersiz, tasasız insanlar için yaşamanın bir eğlenceden ibaret olduğunu, duyarlı insanlar içinse yaşamanın bir işkence hâline dönüştüğünü zapta geçirir.

İnsanın gayesi için, bin çalışıp bir kazanmasının yetebileceğini ilkeleştirir. İnsandan geriye eserinin kalacağını, insanın eseriyle hatırlanacağını, kendinden sonraya eser bırakmayanın çarçabuk unutulacağını söyler açıktan açığa./

Mehmet Âkif, bir şimdiki zaman şairidir. Çağının çetrefil sorunlarını enine boyuna kavramayı deneyen bir gelecek zaman işaretçisidir. Ufuklarda destanlaşacak arzularını seslendirir hep.

Korumakta titizlendiği hassasiyetlerini yitirmemeye akitleşir. Sürüp gelen çağların, oyun kuran çetelesini sergiler önümüzde. Döneminin şartlarını içeriden bir okuyuşla analiz etmeye yönelir. Yaşadığı zamanla bağını, bağlantısını kopartmamaya titizlenir. Zaman dışılığa itelenmemek için görüş açısını keskinleştirmenin yolunu, yordamını araştırır.

Varoluş sancısı çeken bir benliğin sürdürücüsü kalakalmayı içselleştirir. Sinsi oyunların dalaveresine iliştirilmeyen yüreğiyle, güzel elinde yoğrulmanın lügatini bulur. Serseri akıntıların hokkabazlığına ulanmaz.

Hayatını, yeryüzünü nefeslendirecek dostlukların ikamesine adar. Vefanın, sadakatin, paylaşmanın gönül gören yamaçlarında gezinir. Kaybedilen yitiğin izini sürerek söz konusu yitiğin ömür boyu arayanı olur. Haksızlıkların töresini bozmak akdine yabancılaşmaz. İnsani tutum alışını yitirmeden ete kemiğe büründürülmeye çalışılan ihanetler karşısında göğsünü siper eder.

Yaşayan kelimelerin, ete kemiğe bürünen hâl dilinin konuşanı olur. Savrulmalar karşısında, birlikteliğin şelalesinden giderir susuzluğunu. Kör gidip yol giden bilinmezliklere eklenmez. Çalışmanın, bir şeyler üretmenin gerekliliğine olan inancıyla seçkinleşir ufkumuzda.

Çağcıl yaklaşımlarıyla çağını yeniden okumaya, anlamaya, anlamlandırmaya ilişkin tasavvuruna bigâne kalmaz. Yenik düşmez, gündelik bakış açısının öğüten değirmenine.

Hakkı, hakikati, hakkaniyeti sağanaklaştırma sorumluluğunu üstlenir. Millet benliğini kıvandıracak haykırışların sözcülüğünü yapar. Zorbalığın her çeşidini reddeden rikkatiyle çizgisinin doğuranı bilinir. Yüzyıllar boyu değiştirilemeyen, bundan sonra da değiştirilemeyecek olan insani durumları didikler şiirlerinde.

İnceden inceye hesaplar; söylediği, söyleyeceği her sözün vebalini. Sorumlu bir entelektüel bilinciyle hareket eder. Çileli bir ömrün yaşayanı kalmaktan gocunmaz. Tahammül sınırını zorlayan güçlüklerle karşılaşsa da vazgeçmez doğru bildiğinden.

Sabır sınırını zorlayacak yolculuklara çıkar. Zamanının tanığı olmak pahasına; Asya’yı, Afrika’yı, Balkanlar’ı, Avrupa’yı yakından tanır. Yolculukları, ondaki coğrafya bilincinin besleyenidir. Seyahatleri, amaçsız olmayıp tarihsel ve kültürel keşiflerin iç dünyasındaki dinamikleri yakından görmeye dairdir.

Bir maceraperest tutarsızlığıyla dolaşmaz gittiği, gördüğü yerleri. Gezileri; ilerlemeyi, kalkınmayı tetikleyen unsurları içeriden biri edasıyla kavramak içindir. Yüreğini ekleyerek yaptığı yolculuklardan istediği sonuçlara kavuşur. Çalışmaya, çabalamaya, didinmeye yönelten yaklaşımıyla Âkif; günümüzün önceden okuyanı, kavrayanıdır.

Terakkinin; pespayeleşen bir zihinle gerçekleşemeyeceğini, millet hafızasının sorunlara çözüm üreten bir akılla yeni baştan kurulabileceğini dillendirir. Buradan hareketle Âkif, millet vicdanında yankılanacak bir dilin kâşifi olmuştur denilebilir.

Kelamı, inceden inceye ölçüp tartarak yazılarını yazar. Her söylenenin, her yazılanın hesabının bir gün görüleceğine dair inancıyla, ufkumuzun kutup yıldızı bilinir. Söz konusu nedenlerden dolayıdır ki Mehmet Âkif’in yazdıklarında belirsizliğin gündemi yoktur.

Elbette böylesine apaçık bir söyleyişi tercih etmesinde yaşadıklarının payı büyüktür. Dili aynı, vicdanı aynı, acısı aynı, sevinci aynı, inancı aynı, kültürü aynı, tarihi aynı, kökeni aynı olan nesillerin buhranını eşelemek vazgeçilmezidir çünkü. Bundan dolayı Garp’ın âfakını saran çelik zırhlı duvarda, iman dolu göğsüyle gedikler açmak kararlılığının öncüsüdür o.

Ülküsü ve ülkesi için uğraşır. Yan gelip yatma yüzsüzlüğünü yaklaştırmaz yöresine. Bir yandan matbuatla uğraşırken, diğer yandan da cephenin önünde yürüyen eylem adamlığını birleştirir. Yazı ile eylemi içtenlikle kaynaştıran yol oğlu olabilmeye inandırır kalemini.

Çağının, dehşete açılan karartmalarına lakayt kalmaz. Bozgunlarla kucaklaşan coğrafyanın ufalanışı, ondaki hiddetin kayıtsız şartsız uyaranıdır. Sanatçı mizacının da kazandırdıklarıyla, güncel olanı, değişmez olanla tartarak iç evini zenginleştirir. Oylum oylum kabaran istiklâl istencinin, istikbâl beklentisinin burçlarını tırmanır.

Şairin Safahat’ı; kaybedilmiş vakitlere, yitirilmiş topraklara, dağılmış millet bütünlüğüne, yağmalanmış coğrafya zenginliğine nasıl karşı durulacağının işaretleriyle doludur. Onun şiirleri ve yazıları alelade bir zihnin hezeyanı olmayıp inançlı, vakur, kararlı, kendinden emin bir aklın ilmihâlidir.

Dildeki, dille oluşan düşüncedeki hassasiyeti onun çağdışı olmadığının reddedilemez kanıtıdır. Yerel olanla, evrensel olanı aynı potada eriterek döneminin vicdanı olmayı hak eder. Yüreğini kanatan işgalleri, zulümleri, ihanetleri sorgular bir bir. Özgürleşme istencinin kıvılcımını tutuşturur Anadolu’da. Millet olma sorununun, özgürleşme sorunuyla doğru orantılı olduğuna ikna eder varlığını.

/İşgallerin kahreden alaborası içerisinde gelişmenin, yetkinleşmenin anlatıcılığını üstlenir. Garp’tan gelenin, Şark’ın ruhunda derin yaralar açtığını açıklar olabildiğince. Mahalle Kahvesi’nde miskinleşenleri uyarır, Garb’tan pozitif bilimleri almayı, ahlakını almamayı teklif eder. Tarih bilincini uyandırmak için, kendisinden önceki zamanlardan örnekler verir anlatılarında.

Köse İmam tiplemesiyle öykünmenin, öykünmeciliğin, kişiliksizleştirmenin kahreden dalayışını aktarır. Sünepeleşen algı dünyasının yeni baştan çatılmasını duyurur milletine.

Asım’ın Nesli bir gelecek zaman yorumudur her bakımdan. Şimdiki zaman, geçmiş zamanların tanıklığına çağrılır. Toprağı bayındır kılan medeniyetin doğuranları, yaşanan zamanın mahrumiyetleriyle kıyaslanır. Böylelikle uygarlığımızın temel besleyenlerine dikkat çekilir. Kendine yetebilirliğin, kendisi olabilirliğin imkânları araştırılır. Medeniyetleri kuran temel öğenin; imanla, inançla izah edilebileceği savunulur.

Tarumar edilen ruh dünyasının yeniden kurulabilmesinin imkânları haykırılır. Tarihsel olanla güncel olanı harmanlayarak çağla hesaplaşmanın dersine çalışılır. Varoluşumuzu kuracak temel ölçütler serilir önümüze. Asrın bozulan idrakini yeniden mihverine döndürmenin ateşli savunucusu olunur. Baskıların, zorbalıkların matematiğini bozmak için uğraşılır mütemadiyen./

Mehmet Âkif’in zihni donanımı toplumumuzun uygarlık birikiminden hız alır. Ancak Batılılaşma süreciyle birlikte Avrupa’dan gelen yeni edebî türler, toplumsal bünyeye uygunluk arz etmez. Bundan dolayı Âkif, bu yeni edebî türlerde Türkçede yetkin eserler yazılıncaya kadar Fransızca eserler okumayı seçer. Shakespeare, Alphonse de Lamartine, Alexandre Dumas, Anatole France, John Milton, Lord Byron gibi önemli şair ve yazarların eserlerini özgün dillerinden okur. İşporta zihinlerin alayişine tav olmadan yaşamayı tercih eder. Birçok Fransız şairinin şiirini hıfzederek ezberden okur. Mukallitliğin çürütücü atmosferinden dolayı taklitçileri sorgular. Yeri geldiğinde de onları yargılar ve mahkûm eder. Bundan dolayıdır ki şair, zihin iklimine yabancı da olsa, insan ruhunun derinliklerine inebilen eserlerle yetinmek azmine sımsıkı sarılır.

Safahat baştanbaşa okunduğunda; taklidi, dalkavukluğu ve övünmeyi çağrıştıracak hiçbir dizenin bulunmadığı görülür.

Safahat’ı oluşturan bütün şiirlerin özünde milletin refahı, felahı ve yükselmesinden söz edilir. Şairin; özünde milletinin hislerini, elemlerini taşıyan şiirler yazdığı fark edilir.

Batı’yı fark etme ayrıcalığını yaşarken Doğu’nun ruh mimarlarını da görmezden gelmez. Bostan, Gülistan, Baharistan, Mesnevi sularından kanasıya içer. İki dünyaya da sağır kalmamak ilkesinin öğrencisi olur. Vicdanını kanırtarak ezeli ahengin terazisinde yaptıklarını tartar.

Anadolu ufkunda cilveleşen yangınların seyircisi kalmamaya azmettirir iradesini. Aynı safta omuz omuza durduklarının dertlerini dillendirir ilânihaye. Çalışmanın, didinmenin, uğraşmanın özümüzde var olan kökenini keşfe çağırır insanımızı. Nesnelerin ezberletilen dayatmasından, ruhun özerkleştiren fiyakasına açar göğsünü. Yitirerek elde etmenin, çoğalmanın gramerini bulur sonuçta. Gökleri dolaşan Leyla’nın, yeryüzü nöbetinde bekleyeni olur. Şühedanın tanıklığıyla tartar yapabildiklerini ve yapamadıklarını!

Çalışmak, ilim irfan sahibi olmak, ahlaki yücelikleri önemsemek, umutsuzluğa düşmemek, arkada bir eser bırakmak, yaşama inadı ve kararlılığına sahip olmak, geçmişle bugünü bir vicdanın potasında kaynaştırmak, medeniyet burçlarını tırmanarak yükselmektir: Akif’in Safahat’la içimizde döndürdüğü aynada görülenler!

Bir gönlü olanlar; Safahat çarşısından alışveriş yapabilirler ancak!

Gönülsüzlere kapalıdır; Safahat dükkânının kepenkleri.

Duran Boz Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler