Kükremiş Sel Gibi
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

Arnavutluk'un Şuşisa köyünden gelen Mehmet Tahir Efendi ile ataları Buhara'dan gelen Emine Şerife Hanım'ın 1873’te bir oğulları gelir dünyaya. Mehmet Ragıf ismini verir baba, Payitaht'ta doğan oğluna. Ragıf diye seslenmek zor olduğundan çocuğa zamanla Mehmet Akif derler.

Fatih semtinin müderrislerinden olan baba, oğluna da hocalık yapar. Fakat Mehmet Tahir Efendi 1888'de vefat eder. Akif maişet motorunu döndürüp ailesini geçindirmek için Baytar Mektebi'ne yazılır ve burayı birincilikle bitirir. Sağlam ve güçlü bir pehlivan olan Akif'in Arapçası da çok iyidir. Bunca dünya meşgalesi arasında, çocukken başlamış olduğu hafızlığını da tamamlar.

1839'da Tanzimat, 1856'da Islahat, 1876'da Meşrutiyet'in ilan edildiği Osmanlı İslam topraklarında, aç ve insafsız yedi düvelin gözü vardır. Tek dişi kalmış canavar olan Batı medeniyetinin çocukları, dört bir yandan Darü'l-İslam'a saldırmaktadırlar. Rumeli elden çıkmak üzeredir. İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar, Ruslar ve bunların kışkırtıp desteklediği Sırplar, Rumlar, Bulgarlar yani bütün küffar, müslüman toprağına girip müslüman kanı akıtmak için her bahaneye başvurmakta ve vahşice her tür melaneti işlemektedir.

Akif, Çanakkale'den ve Harbi Umumi'den önce Balkan mezaliminin ve 93 Harbi'nin acılarını ta yüreğinde hissetmiş ve yaşamıştır. Müslümanların topyekün bir imha hareketiyle karşı karşıya olduğunu, derin bilgisiyle ve ferasetiyle gören her müslüman öncü ve âlim gibi Akif de, bu hayasızca akının nasıl durdurulabileceği üzerine kafa yormuştur. Bu büyük ve yüce dert ile beyni ve kalbi zonklayan İslam'ın yirminci yüzyıldaki en büyük şairi Akif, bunun için doğru bildiği her şeyi yapmaktan hiç bir zaman uzak durmamıştır.

Ey, bütün dünya ve mafiha ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan!

Hem başyazarı olduğu Sebilürreşad'da, hem şiirlerini okuduğu kürsü ve minberlerde, canhıraş bir şekilde müslümanları uyarmaya ve uyandırmaya çalışmış, kavmiyetçilik belasının müslümanlara vereceği zararları anlatmıştır. İslam memleketinin içine düştüğü vahim durum karşısında bir an bile ye'se, umutsuzluğa düşmeden vahdet ipine sarılarak topyekün bir seferberlik hamlesinin başlatılması gerektiğini haykırmıştır.

Artık ey millet-i merhume sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamber-i Zişan'ın ilahi sözünü.

Batılı sömürgeciler tarafından İstanbul'un, yani halifenin ağzının nerdeyse mühürlenip elinin kolunun bağlandığı bir zamanda Akif, Milli Mücadele için Anadolu'ya geçer. Coşkun imanıyla, pes etmeyen güçlü ve sağlam karakteriyle, ateş gibi şiirleriyle halka seslenmeye devam eder. Şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak Sevr Antlaşması'nı kabul etmenin bize esaret ve zilletten başka bir şey getirmeyeceğini; bu yüzden bu belgeyi yırtıp atmanın ve Batılı sömürgecilerin karşısına imanla, silahla dikilmenin bir mecburiyet olduğunu ısrarla vurgular. İşte şu zaman, cihadın bütün müslümanlara farz olduğu günlerdir.

Müthiş bir imanla, mücadele azmiyle, asla pes etmeyen karakteriyle daima müslümanlar için elinden gelen her şeyi yapan 'inanmış adam' Akif, kâfirin elinden kaçırılmış son toprak parçası olan Anadolu'da tam tebessüm etmek üzereyken yeni rejim peşine hafiyeler takar. Öldürmeye kadar varan İttihatçı ayak oyunlarıyla yeniden oluşturulan Büyük Millet Meclisi'nde, 'Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!' diyen Akif'e ve Milli Mücadele'nin manevi liderlerine yer yoktur çünkü. Akif istenmediği yerde durmayı kendine yediremez ve Mısır'a göç etmek zorunda kalır.

1936'da hasta ve bitap bir şekilde özyurduna geri döner. Bir süre sonra da vefat eder. Rejim, Akif konusunda tam bir sessizliğe gömüldüğü halde müslüman halkı büyük müslüman şairini unutmamıştır. Bu yüzden binlerce müslüman Akif'in cenazesine katılır ve tekbirlerle, dualarla onu vatanın toprağına defnederler. Akif'i vaaz kürsüsünde ateş, cephede mitralyöz olarak niteleyen Diriliş şairi Sezai Karakoç, onun Mısır'dan dönüşü ve vefatı için şöyle der: “Geldi ve sevdiği toprağa gömüldü ve vatan oldu. Sağlığında nasıl milletse, ölünce de vatan oldu.”

Akif, imanını, hicranını, elemini, kederini, üzüntüsünü, çabasını, gayretini, haykırışını, umuda tutunmak için çırpınışını, pes etmeyişini, arayışını, kurtuluş için başvurduğu çareleri, reçeteleri, müslümanların neler yapması gerektiğini; yani bütün bir hayatı, o en uzun yüzyılın bütün inkırazını, yıkılışını, en ince ayrıntısına kadar şiirlerinde işlemiştir. Biz de “Asım'ın Nesli” olarak; şiirlerindeki kavi imanla, o gür ve yanık sesle, yılmak ve yıkılmak nedir bilmeyen dirençle, bütün dünyaya meydan okuyuşla haykırıyoruz:

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

Mustafa Nezihi Pesen Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler