Firavun İmanı’nda Mehmet Akif
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

Giriş

Bir yazarın, romanın kendine özgü kurallarına bağlı kalarak, bir insanın gerçek hayat hikâyesini anlatmasına/kurmasına biyografik roman denile gelmektedir. Doksanlı yıllarda biyografik niteliği olan bazı romanların popülerlik, yaygınlık kazanmasıyla zaten önemli bir problem olan biyografi ve roman ilişkisi bir süreliğine de olsa alevlenmişti. Ama bu alev, daha çok yazılanlar doğru ya da yanlış çerçevesini aşmadığı için çabucak da sönüp gitti. Ama asıl problem hâlâ devam ediyor. Mesela biyografik bilginin, bir olay örgüsü içinde sunulunca edebiyat sayılması kafaları karıştıran bir şeydir. İçindeki bilgilerin tümünün gerçek olduğu bir kitap (roman) esası “kurmaca" olan bir roman sayılabilir mi? Esası yani kurmacayı korumak için biyografik bilginin azıcık da olsa değiştirilmiş olması, bilgilerin doğruluğuna dair kuşkular uyandırmaz mı? Olay örgüsü açısından roman ama bilgi açısından biyografi olan çalışmaları karşılamak için İngilizcede “non fiction fiction” (kurgulanmayan tahkiye) kavramı kullanılmaktadır ama bu kavram da gerçekte, bu çalışmaların hangi türe dâhil edilebileceğini tartışmasız biçimde ortaya koyamamaktadır.1 Bu bağlamda yapılan kuramsal tartışmalarda dikkat edilmesi gereken bir şey de aslında biyografik tahkiyenin çok eskiden beri var olduğudur. Yazarın bakış açısı gibi modern romanın temeli olan yapının azıcık dışına çıktığımızda, mesela Hazret-i Ali Cenkleri, Battal Gazi ve Köroğlu hikâyeleri biyografik kaynaklı ilk romanlar olarak kaydedilebilirler.

Mehmet Akif Ersoy, şiiri, kişiliği, düşüncesi ve Milli Mücadele’deki varlığı ile edebiyatın, sosyal, kültürel ve siyasal hayatın en önemli kişilerinden biridir. Böyle bir figürün, düşüncesiyle, şiiriyle ve kişiliğiyle edebi metinlerde bir arka plan olarak bulunması veya siyasal bir simge, toplumsal bir aktör olarak yer alması doğaldır. Nitekim Cumhuriyet’ten sonra yazılan birçok şiirde, oyunda ve romanda Akif’in toplumsal hafızadaki varlığına atıflar yapılmış; bu varlığın anlamı ve etkisi çevresinde yeni duygusal ve düşünsel temellendirmelerde bulunulmuştur. Bütünüyle Mehmet Akif biyografisine bağlı kalınarak yazılmış bir roman mevcut değil (M Emin Erişirgil’in “İslamcı Bir Şairin Romanı” adlı çalışması, biyografi bağlamında değerlendirilebilir) diyebiliriz. Ama Mehmet Akif’in toplumsal hafızadaki kıymetine, kişilik ve siyasal mücadele bağlamındaki tarihsel varlığına atıf yapan ve bu varlığı kurmaca bir figür olarak işleyen birden fazla roman vardır. Örneğin, Aka Gündüz’ün “Giderayak” romanında Mehmet Akif ismi vaka dışı olarak anılır ve sadece Mehmet Akif’in toplumsal hafızadaki kıymetine atıf yapan bir cümle vardır. Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” romanında da Mehmet Akif, vakanın içinde önemli işlevleri olan kurmaca bir kişi değildir. Romanın başkişisi Küçük Ağa’nın milletvekili olarak Ankara’ya gidişiyle ilgili olarak Mehmet Akif’in adı geçer. Küçük Ağa, Doktor Haydar Bey’in aracılığı ile Hasan Basri ve Mehmet Akif ile tanışır. Biyografik tanıklığa yaslanılarak yazılmış en önemli roman, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul adlı romanıdır. Biyografik tanıklığa dayanmayan ancak Mehmet Akif’in tarihsel varlığına dayanan bilgilere, onun tarihsel işlev ve anlamlarına yaslanılarak kurulan romanlardaki en dikkat çeken Mehmet Akif tipolojisi, Tarık Buğra’nın Firavun İmanı’ndadır. Bu romanlara Mücahit Koca’nın Mehmet Akif’in fikirlerini esas alarak bir olaylar bütünü ve tipolojiler oluşturduğu Asımın Nesli romanını da eklemek gerekir.2

Firavun İmanı’nda Âkif

Tarık Buğra, Mithat Cemal gibi Mehmet Akif’le dost veya çağdaş olan bir yazar değil. Mithat Cemal Kuntay’ın Mehmet Akif’le 1903’ten 1936’ya kadar süren bir dostluğu vardır. O, İttihat Terakki içindeki mücadelesinde, edebî çevrelerle olan ilişkilerinde, Avrupa kültürü bağlamındaki batıcılığında, yeni hayat ile eski hayat arasındaki sıkışmışlığında, dergi ve gazete çalışmalarında hatta hayatında daima dip bir problem olan inançsızlık sınırındaki çelişkilerinde daima Mehmet Akif ile beraberdir. Tarık Buğra ise Mehmet Akif öldüğünde on sekiz yaşındadır. Babasından ve içine yeni girdiği Bab-ı Ali hayatından Akif hakkında bazı bilgiler edindiği muhtemeldir. Ama Akif ile Buğra arasındaki bağın esası, siyasal ve kültürel gelenek bağlamında aranmalıdır.

Cumhuriyet döneminin ilk kuşağı olan Reşat Nuri, Halide Edip ve Yakup Kadri gibi modern roman tekniklerine ve entelektüel birikime sahip romancıları, biraz da aceleyle, görüp yaşadıkları değişim ve dönüşümleri işlemeye, bir “devr-i sabık” yaratmaya ve onunla hesaplaşmaya yönelmişlerdir. Cumhuriyet’in ilanından çeyrek yüzyıl sonra romancılar hem Osmanlı’ya hem de eşiğinde doğdukları tarih kesitine yeniden bakmayı denerler. Fakat Türkiye’nin demokrasi tecrübeleri, ideolojik bakışların Kemalist çizgiden ayrılarak çeşitlenmeleri, bu yeni kuşak romancıların yakın tarihe bakma biçimini etkilemiştir. Osmanlı’ya ve yakın tarihe öncekilerden farklı bakan bir romancı da Tarık Buğra’dır. O, Küçük Ağa, Firavun İmanı gibi romanlarında Kuva-yı Milliye bileşenlerini, Milli Mücadele’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yapılanmasını daha gerçekçi ve daha geniş bir perspektifle ele almak iddiası ile yola çıkar ve bütün bu süreçleri milli, İslamî ve muhafazakâr bir bakış açısıyla yorumlar.

Firavun İmanı’nın3 vaka zamanı Sakarya zaferi arifesinde başlar; İzmir Suikastı sonrasında sona erer. Bu zaman kesitinde Meclis, bir taraftan Sakarya’da kazanılacak zafere odaklanırken bir taraftan da iç isyanları bastırmaya çaba harcar. Mehmet Akif, Hasan Basri, Hüseyin Avni gibi kişiler, bu yüce meclisin “ya istiklal ya ölüm” hedefine kilitlenmişlerdir. Ama ne yazık ki Meclis’in içinde kendi kişisel çıkarları veya bağlı bulundukları devletlerin, zümrelerin çıkarları için alçakça oyunlar içinde olanlar da vardır. Vatanın selameti ve istiklali için kendilerini feda edenler, bu tür insanların ne dereceye kadar hıyanet içinde olabileceklerini hatta zaferden sonra devlet şekil alırken bu düzenbazların merkeze yerleşeceklerini tahmin ederler ama şimdilik vatanın kurtuluşu esas olduğu için sabrederler.

Tarık Buğra, Firavun İmanı’nda vaka zamanını tarihsel bir zaman dilimi olarak belirlemiş, bu zaman diliminin hikâyesini kurmuştur. Aynı gerçeklik vurgusunu kişiler düzeyinde de yapmış; Mustafa Kemal, Hüseyin Avni, Hasan Basri, Mehmet Akif gibi tarihsel aktörleri isimlerini bile değiştirmeden romanına yerleştirmiştir. Ancak yazılan bir tarih veya hatıra olmadığı için, bu tarihsel kişilerin yanına bütünüyle kurmaca olan kişiler de yerleştirmiştir. Hatta daha da farklı bir şey yapmış; Küçük Ağa romanındaki iki karakteri de romana almış; böylece hem iki roman arasında tematik bir bağ kurmuş, hem de iki romanın da tarihsel gerçeklikle bağını bir daha vurgulamıştır. Bütün bu vurgulara rağmen romandaki Mehmet Akif’in kurgusal bir portre olduğunu kabul etmek zorunluluğu vardır. Ama elbette bu kurgusal varlığın romandaki bütün hayatının kaynağı, tarihsel bir kişi olan Mehmet Akif’tir.

Romanda önce Milli Mücadele’yi hazırlayan ve onu zafere ulaştıracak olan Meclis’in içindeki bir gruba dikkat çekilir. Bu grubun üyeleri Hüseyin Avni, Hasan Basri ve arka sıralarda bir kalem efendisi gibi sessiz sedasız oturan Mehmet Akif’tir. Bunlar vatan ve millet sevdalısı, çelik iradeli aynı zamanda fizik olarak da güçlü kuvvetli insanlardır. Anadolu’dan gelen mebusların çoğu da onlar gibiydiler. Bileklerine de yüreklerine de pek kişiler. Bunlar kavgayı da süngü süngüye bıçak bıçağa tabanca tabancaya hesaplaşmasını da iyi bilirler (s. 11). Bu bilgilendirmenin en temel işlevi, Burdur mebusu Mehmet Akif, Balıkesir mebusu Hasan Basri ve Erzurum mebusu Hüseyin Avni’nin tarihsel varlıklarını romana aktararak Meclise ve yeni kurulacak devlete hangi kültürel ve siyasal açıdan bakıldığını ortaya koymaktır.

Mehmet Akif ve arkadaşları vatanın kurtuluşunun meclisin iradesine bağlı olduğuna inanırlar. Ama bu iradeyi baltalamak isteyen kişilerin ve grupların varlığını da bilmekte hatta bunların güya milletin selameti adına konuştuklarını görmekte ama şu anda bunlarla mücadele etmenin kurtuluş imkânına zarar vereceğini düşündükleri için acı içinde sabretmektedirler. Anlatıcı, romanın başlarında bu şer cephesinin Mehmet Akif ve arkadaşları tarafından nasıl görüldüğünü şöyle dile getirir: “İşte şimdi bu ihanetler, bu tutkular bu aldanışlar ele ele veriyor; meclislerin en soylusunu amaçların en yücesini ihanetle uşaklıkla satılmışlıkla suçlayacak kadar şirretleşebiliyordu. Halkın karşısına dostluk maskesi ve gönül çekici sözlerle çıkıyor, onu bölmek kendisine düşman kılmak, bir kelimeyle gerçek emperyalizme satmak için çalışabiliyorlardı” (s. 20). Hüseyin Avni ve Hasan Basri, bu hıyaneti anlamakta zorluk çekerler ve o zaman Akif’in “insan zor mahluk” sözünün anlamını derinliğine kavrarlar.

Bu şer güçler bir cephe olarak kümelenmiş de değildirler; hemen hemen her grubun yanında veya içinde vardırlar. Etki alanlarını dağıtmışlardır ama bu sayede de telkin alanlarını genişletmişlerdir. Bu yüzden en samimi bazı insanlarda bile umutsuzluk görülmeye başlamıştır. Mehmet Akif’in Hacı Bayram Medresesindeki hücresinde toplananlar artık öfkelerine, hınçlarına egemen olmayı öğrenmişledir. Ama bu ahval içinde hepsini derin bir hüzün sarmıştır (s. 23). Yunan, Sakarya’nın doğusuna kadar ilerleyince sadece Bolşeviklerin yardımlarına güvenenlerin değil, Mütareke ile başlayan Amerika veya İngiliz hatta İtalyan veya Fransız mandasına bel bağlayanların, her biri bu güçlerin biri için çalışanların sayıları nerdeyse hortlamıştır. Hacı Bayram Medresesi’nin hücresinde toplananlar Akif’in ağzından şu mısraların döküldüğünü duyarlar: “Sana senden gelir bir işde ancak dâd lazımsa / Ümidin kes zaferden gayrdan imdâd lazımsa” (s. 24). Akif, kendi kedine konuşmaya devam etmektedir: “Yunan durdurulamıyor; para bulunamıyor; ilaç bulunamıyor; ekmek elbise bulunamıyor”. Bir ümitsizlik hali gibi görünür bu konuşma. Akif’i öz babasından kardeşlerinden çok sevip sayan Hüseyin Avni, azarlar hatta ayıplar gibi patlar: “Kendimizden ümit kesmek ha!” (s. 24). Fakat hemen utancından kıpkırmızı olur. Bu kızarmış yüzle Akif’e “Öyle de siz neden hala Ankara’da ve aynı iman aynı inançtasınız?”. Akif tertemiz ve gönül çelen tebessümü ile fısıldar gibi konuşur: “Felek eğer bu güne kadar ettiklerinin gösterdiği gibi bu ulu milletten yüz çevirdiyse… O kadar kahpeyse, Ankara da düşecekse Meclisin kapısında üç beş Rum itini gebertip şehit olmak için” diye cevap verir ve ilave eder: “sanırım siz de Ankara’dan sırf bunun için ayrılmayacaksınız” (s. 25). Sonra hücreyi saran hüznün sebebini adeta hepsinin adına açıklar: “Mandacılar, Bolşevikler, biz ve birçok konuda bizim gibi düşünmeyen bize karşı olan veya bizim kendilerine karşı olduğumuz herkes hepimiz zaferi ve kurtuluşu istiyoruz. Ama aramızda zaferi ve kurtuluşu şu veya bu sonu kendi çıkarları, hırsları için isteyenlerin bulunduğunu da biliyoruz. Bu da kalbimi korku ve umusuzlukla titretiyor. Bu insanlar, Mehmetçiğin zaferinden sonra hatta zafer ümidi belirince neler yapmaz, nasıl gaddarlaşmazlar” (s. 27)

Hacı Bayram Medresesindeki odasında toplanan dostlarına, bu acı tahminleri yapmaktan rahatsız olur Mehmet Akif. Bu söylediklerinin iç karartan etkisini azaltmak için “hele zafer ümidi belirsin, Allah bu millete o günleri göstersin” diyerek azaltmak ister. Ama zafer kazanıldığında şer kuvvetlerinin yapabileceklerini söylemeden de duramaz. Çünkü Akif, bu sinsi güçleri, bu kancıklıkları, bu leş kargalarını İstanbul’da mütareke günlerinde de görmüştür: “Onları ben İstanbul batarken gördüm: Yangın veya deprem yağmacıları, leş kargaları gibi çalışıyorlardı. Kimi karaborsacıydı, kimi istifçi. Aralarında Devlet-i Aliye’yi satanlara son anlara kadar goy goy çeken, son parsaları gizli ödeneklerin son kırıntılarını toplamaya bakanlar vardı. Ankara’da da denediler şanslarını; şimdi gittiler; gene gelecekler yeter ki Mehmetçik patlatsın sillesini” (s. 27-28). Akif o günkü konuşmasını “ama her şeyden önce biz varız. Hak bildiğimiz yolda sonuna kadar direneceğiz. Tıpkı Ankara’da Ankara için direnmek istediğimiz gibi” (s. 29) diyerek bitirir.

Zaten orada bulunan Hasan Basri, Hüseyin Avni gibi insanlar da bu kasvetli havanın içinde boğulup kalmazlar. Çünkü onlar, Akif’in memleket ve millet sevgisinin, bir medeni karakter, bir çelik irade olarak nasıl tecessüm ettiğini daima göre gelmişlerdir. Akif, gerektiğinde elinde mavzer en tehlikeli bölgelere girmiş; üstelik kurşunun yapamayacağını inancıyla yapmış adamdır. İsyan ve tereddüt bölgelerinde bir derviş gibi gönülleri uyarmış; imanları tazelemiş; topların sindiremediği asileri cephe gönüllüsü yapmıştır. Hüseyin Avni ve Hasan Basri, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref Bey’in Akif hakkında anlattıklarını hatırlarlar: Akif, Hicaz bölgesine gönderildiğinde Hicaz Emiri Şerif Hüseyin Paşa ile oğullarının İngilizlerle anlaşarak hazırladıkları ve İslam alemini utandıran tezgahlarını bozmak için dört arkadaşıyla birlikte tam bir eylem adamı olarak çalışmış; tehlikeleri zerre kadar umursamamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda da İngiliz ordusunda Türkiye’ye karşı savaşan Müslüman askerlerini uyarmak için yaptıkları tam birer destan metni olacak çalışmalardır. İşte bütün bu kahramanlıkları yapan Akif’in ümitsizlik göstermesinin imkanı yoktur ve o büyük insan öyle mütevazıdır ki Eşref Bey anlatmasa, dostları dahi bu kahramanlıkları bilmeyecektir (s. 30).

Yunanlılar’ın Sakaraya’nın doğusuna geçip Ankara’ya doğru ilerlemeye başladığı günlerde Meclis’in Kayseri’ye taşınma fikri tartışılır. Mehmet Akif, Hüseyin Avni, Hasan Basri gibi Mustafa Kemal de bunun davanın bırakılışı anlamına geleceği inancındadır. Sakarya’da zafer kazanılırsa zaten bu fikir anlamsız hale gelecektir. (s. 36)

Tam bu günlerde Zile taraflarından da isyan haberleri gelir. Meclis üyelerinin kimi bu asilerin hemen ezilmesi gerektiğini söyler. Fakat Erkân-ı Harbiye’den gelen “asilerin üzerine gönderecek bir manga askerimiz bile yok” şeklindeki haber, Meclis’e bir çaresizlik bombası gibi düşer. Bu ortamda Hüseyin Avni birden kürsüye fırlayarak Kuva-yı Milliye’nin kuruluşundaki zorlukları hatırlatarak isyancıları doğru yola sevk edecek bir heyet kurulmasını ister. Meclistekilerin birçoğu özellikle Şeyh Servet Efendi, bu teklifin bir ham hayal olduğunu söyler. Fakat teklif kabul edilir ve Hüseyin Salim, Kurtçalı Aziz, Mehmet Şakir Bey, Mehmet Akif, Hüseyin Avni ve Hasan Basri’den oluşan bir heyet kurulur. Fakat Akif ve Hüseyin Avni, Mehmet Salim’den şüphelenirler. Küçük Ağa’yla çalışan Çolak Salih’e Mehmet Salim’i takip görevi verirler (s. 42)

Zile’deki isyanı hazırlayan ve yönlendiren Fuat Zahir takma adıyla orada bulunan Ali Yusuf’tur. Bu adam acımasız, her yere oynayabilen, desise kurmakta, adam aldatmakta usta olan biridir (s. 49). İsyancıları doğru yola çekmek veya bölmek için yola çıkan heyet işte bu gibi adamlardan dolayı işlerinin zor olduğunu bilir. Akif, kasabaya girmeden önce bir evde toplantı düzenler. Orada önce Mustafa Kemal’in Meclis’in açılışı için hazırladığı ve “Bimennihilkerim nisanın 23’üncü günü Cuma namazını müteakip Ankara’da Büyük Millet Meclisi küşat edilecektir” cümlesiyle başlayan metni okur. Çünkü isyancılar Yunan kadar bu meseleyle de ilgilenmektedirler. Akif ve arkadaşları bilirler ki bu adamcağızların kafalarına Ankara’nın yalnız padişaha değil, din ve imana da karşı olduğu sokulmuştur. Bu yüzden Akif, bölge ahalisine onları isyana teşvik edenlerin oyunlarını anlatır. Ankara’ya yöneltilen “Anadolu’yu ele geçirecekler; din düşmanıdırlar” şeklindeki iftiraların asılsızlığını ortaya koyar ve kışkırtmayı yapanları “para, pul, makam ve mansıp hırsı olan bu cifeler, yüzleri tatlı ama ruhları yılana benzer mahluklar, kavilleri ile niyetleri yılanları bile ürkütecek kadar hain yaratıklar” olarak niteler ve bu hainleri, Muhammed kullarının, Ömer ahfadının, Çelebi Mehmet ve Fatih varislerinin dinlememeleri gerektiğini vurgular (s. 90-99).

Akif ve arkadaşlarının bölgedeki temaslarını ve güçlerini öğrenmek için toplantıya katılan Ali Yusuf, Akif’in bu sözleri üzerine gözden kaybolur. Akif, anlattıklarının tesirini artırmak için ilk defa kendinden söz eder: “Bakın gözerimin içine bakın ve iyi dinleyin. Ben Mehmet Akif’im. Padişahtan zerre kadar menfaat beklemedim. Ama Padişahın bana teveccüh ve itibarı vardır. Ben Bab-ı Ali’den zerre kadar menfaat beklemedim ama Bab-ı Ali’nin bana teveccüh ve itibarı hatta iltifatı vardır. Ankara’dan da zerre bir şey beklemem. Bütün bunlara doğru değil diyecek bir ferd-i vahit çıkarsa alnını karışlarım”. Kendinden söz ettiği için utanan Akif, “bunları kendimden söz etmek için söyledimse Allah beni kahretsin” der ve “Ben size diyorum ki Yunan yenilecektir; bu da ancak Ankara sayesinde olacaktır” (s. 99) diyerek konuşmasını bitirir. Mehmet Akif, Ali Yusuf’un planlarını boşa çıkarmak için telgrafhaneye Sakarya’da zafer kazanıldığına dair bir haber yollatır. Geceki konuşmaların üzerine bu haberi de duyan bölge halkı dağılmasıyla isyan çözülür. Akif ve arkadaşları Ankara’ya dönerlerken Sakarya’dan gerçekten zafer haberi alırlar.

Fakat Ali Yusuf, nasıl etmişse etmiş Akiflerden önce Ankara’ya gelmiş; dolap ve iftira zehirlerini yaymış, hemen cepheye koşmuş ve Zile zaferini kendine mal etmiştir. İlerleyen zamanlarda idarenin de en yakın adamı haline gelmiştir. Gazi Paşa birçok işlerde onu görevlendirmiştir. Ruslarla ilişkilerde Ali Yusuf yine devrededir. Fakat ikili çalıştığı ya fark edilmemekte ya da bu haliyle de ondan faydalanılmak düşünülmektedir. Mesele bu kadarla da kalmamakta Akif ve arkadaşlarının gizli planları olduğu konusunda, Mustafa Kemal’e karşı oldukları konusunda olmadık dolaplar çevrilmektedir.

Bu tür dolaplar karşısında Akif ve arkadaşlarının çıkarcı cephe tarafından yıpratılmasına anlatıcı rıza göstermez ve yorumlara girişir: Saray’da da Bab-ı Ali’de de Ankara’da da itibarı yüksek olan; çoluk çocuğunu bırakarak Anadolu’ya koşan, yokluğun ve zorluğun her türlüsünü hiçe sayan, vatanını ırkından, ırkını vatanından ayırmayan Akif için bu insafsızca dalavereleri sineye çekmek ne kadar ağırdır. Esasında Akif de Hüseyin Avni de artık korkunç sonucu görmektedirler. Bu insafsızlar, Akiflerin Gazi’ye düşman olduklarını, tutucu olduklarını söyleyecekleri gibi millet düşmanı olduklarını bile söyleyeceklerdir. Sakarya zaferinden sonra Ankara’nın birdenbire kalabalıklaşması, tevazu ve merhameti istismarda usta olan tiksinilecek adamların sahnede boy göstermeye başlaması bu sonu işaret etmektedir. (s. 213). Anlatıcı yine devreye girerek bütün bunlara rağmen Akif’in Meclisi sevdiğini; çoğunluğunun Müslüman Türk olduğu bu yapıyı mukaddes bulduğunu ve asla bu duygusundan vazgeçmediğini söyler (s. 217)

Akif ve arkadaşları zafer sonrasında Ankara’nın muhtemel durumunu görmek istemeyecekleri ve bir menfaat peşinde koşmayacakları için Ankara’dan ayrılarak köşeye çekilmeyi düşünürler. Hüseyin Avni, Erzurum’a dönecektir. Mehmet Akif, bir cemiyet ve kavga adamının bunu yapamayacağını söyleyerek Hüseyin Avni’ye takılır. Fakat kendisi bunu yapmak için can atmaktadır: İstanbul’a dönmeyecek, bir dağ başına veya çöle gidecek, unutacak ve unutulacaktır. Bu kez arkadaşları, korkusuz ve mücadeleci dostlarının bunu yapamayacaklarını söylerler. Akif’in cevabı şöyledir: “Kavgayı düşmanla yapmayı seviyorum. Karşımda düşman varken binlerce şükür içime korkunun gölgesi düşmedi. Ama yanı başımda görünenler, bunların hileleri, kahpelikleri ile mücadele? Yok. Bana göre değil bu. Biliyorum bu kavga da millet için, din için. Ama bu kadar küçülmeye tahammülüm yok. Sen Avni, cemiyet erisin, çok çekeceksin diye korkarım” (s. 222-223).

Roman, başından beri Mehmet Akif’in bir öngörüsü olarak beklenilen dalaverelerle son bulur. İzmir suikast girişiminden sonra Mehmet Akif, Hüseyin Avni, Hasan Basri gibi insanlar suçlu listelerine dâhil edilirler ve takibata alınırlar.

Mehmet Akif’i roman karakteri olarak kurgularken Tarık Buğranın siyasi ve edebi kaynakları taradığı anlaşılmaktadır. Hacı Bayram Veli Medresesinde Akif’in verdiği bilgilerin veya dostlarının Akif hakkında söylediklerinin çoğu, onun İttihat ve Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa ve Milli Mücadele içindeki faaliyetleriyle örtüşmektedir. Tarık Buğra, devlet arşivlerinde, Mehmet Akif biyografilerinde ve onunla ilgili hatıralarda bulunan bilgi ve yorumları romana aktarırken, Mehmet Akif ve onun merkezindeki bir bakış açısını ve kültürel anlayışı anlatma kaygısını edebi bir karakter yaratma kaygısından daha önemli bulmuştur denilebilir. Mustafa Kemal, Mehmet Akif, Hüseyin Avni, Hasan Basri gibi kişilerin tarihsel kimlikleri ve adlarıyla romanda yer almasının, diğer kişilerin özellikle ihanet ve düzenbazlık çizgisindeki kişilerin tarihsel kimlikleri ile verilmemesinin iki temel sebebi vardır. 1. Yakın tarih bağlamında yaygın ve resmi halde bulunan bilgileri tartışmaya açmak ve Akif’leri, millet inancı ve iradesiyle bütünleşmiş asıl kahramanlar olarak inşa etmek. 2. İhanet çizgisinde gördüklerinin kimliklerini itibari hale getirerek siyasal ve sosyal hayatın örtülü çatışmasını açık bir kavgaya dönüştürmemek. Buğra’nın bazı olaylardaki tarihsel bilgileri hesaba katmadığı da görülmektedir. Örneğin Sakarya zaferi arifesinde tamamen Zile’de başlayıp biten bir isyan görülmektedir. Ayrıca Mehmet Akif’in Zile’ye gittiğine dair bir bilgi de yoktur. Galiba Tarık Buğra, 1920 Haziran ve Temmuz aylarında Zile’de Kuva-yı Milliye güçleri ile isyancılar arasında yaşanan çatışmaları Mehmet Akif bağlamında yeniden kurgulamış ve Akif’in Konya Delibaş isyanındaki rolünü bu olaya giydirmiştir.


1- Biyografi ile roman ilişkisi için şu yazıya bakılabilir: M. Narlı “Otobiyografi ve Roman / Otobiyografik Roman” Turkish Studies Sayı 4 / 1 – I, 2 0 0 9, ss. 901-909

2- Bu konuda şu yazıya bakılabilir: M. Narlı, “Romanlarda Mehmet Akif Portresi” Mehmet Akif Sempozyumu, (12-13 Mart 2011) Zeytinburnu Belediyesi, 2012 İstanbul

3- Tarık Buğra, Firavun İmanı, Ötüken Yayınları 1983, İstanbul

Mehmet Narlı Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler