Dürüstlük, niyet veya düşüncelerle söz ve eylemler arasındaki uygunluğu sağlamaktır. Samimiyetten anlaşılması gereken de yine budur. Ancak yaşadığımız somut dünya için olduğu gibi insan gerçekliğinde de hadiseler göründüğü kadar basit olamıyor. Ne ruhumuz, ne de aklımız öyle düz bir satıhtan ibaret. Daha açıkçası insan denen varlık çeşitli soyutlama veya kategorileştirmelere sığdırılamayacak kadar kompleks bir mahiyete bürünebilmektedir. Bunu tümüyle zihinsel, kültürel gelişmişlikle irtibatlı bir tespit olarak söylemiyorum. Böylesi irtibatların bir kesinlik ifade etmediği, hatta tersi doğrulamaların zaman zaman yapılabileceği aşikar. Mehmet Akif’in bir şair ve düşünce adamı olarak bulunduğu zihinsel konumu buradan hareketle daha isabetli şekilde tayin edebileceğimiz kanaatindeyim. Onu döneminin şairlerinden ayıran temel unsur basitçe İslamcı olması değildir çünkü. Akif büyük bir iman ve imanın verdiği coşkuyla konuşan bir şairdir. Onun coşkulu söylemini bilgi, bilinç eksikliğinden, zihnin dünyaya kapalılığından kaynaklanan bir hamasete bağlamak esasen pozitivistçe bir saplantının sonucudur. Zira imanın bilgiye rağmen azametini ve saflığını kaybetmeyişi, bizatihi kendi gücü, yaşantısal özelliğiyle ilişkili olabilir. Bunun için, soyut entelektüel bilgiyle kuşatılamayacak kadar deruni ve içsel bir tekamülü gerektirebilir. Başka deyişle insanoğlunun aşkınlık ve bilinç melekeleri entelektüel donanımdan daha fazlasına belki de daha sahici bir kavrayış gücüne ihtiyaç duymaktadır. Akif’in imanında (dolayısıyla söyleminde) biz entelektüel aklın komplekslerini ve şaşasını görmeyiz ama düşünen bir aklı her zaman fark ederiz. İman ve akıl, Akif’in şiirinde kaynaşmış, mütenasip unsurlardır. Bu tenasüp sayesinde o içtenlikle ve coşkuyla konuşabilmiştir. Yahya Kemal’i plastik, estetize coşkuyla dizginleyen entelektüel akla karşılık, Akif’te ruhu varoluşsal coşkuyla konuşturan imani bir akıl vardır. Buna dayanarak Yahya Kemal’in şiirini daha mütekamil bir zihnin ürünü sayamayacağımız gibi, Mehmet Akif’in şiirini de sadece buna bakarak daha dürüst bir şahsiyetin ifadesi diye iddia edemeyiz. Problemi daha çok Yahya Kemal’in zihnini terbiye etme biçiminde, batı “mektebi”yle kurulan ilişkide aramak gerekir. Akif’in böyle bir terbiyeden geçmemiş olması entelektüel eksiklik yani batı düşüncesine yeterince aşina olmamakla ilgili olabilir; ancak buradan hareketle fikirsel bir basitliğe hükmetmek komik denecek ölçüde saçma olur. Büyük bir iman gücüyle büyük bir kavrayış gücü Akif’i büyük şiire doğru götürmüştür. Hamasete ve düz akla yenik düşmemesi bu sayededir. Gerçeklikle kurduğu irtibat kompleks bir aklın nüfuz edici gücüne sahiptir. Nurettin Topçu’nun deyişiyle “Akif’in şiirinde insan ruhunun çok sahneli ve zengin manzaralı bir dramı yaşatılmıştır” (Topçu 1998, 29). Ancak bu zenginlik sadece manzaradan ibaret olsaydı ardında kompleks bir akıl aramaya gerek olmayabilirdi. Oysa burada manzarayı, hikaye ve tasviri aşan bir kavrayış düzeyinden söz etmekteyiz. Bu sebeple o “Görülen’i, görülmeyen tarafıyla yazdı. Bir kelime ile sathı yazdı: fakat bu sathı ne kadar derinleşmesi mümkünse, o kadar kazarak” (Düzdağ 2004, 15). Düşünce ne kadar derinse o kadar da kompleks bir nitelik taşır. Fakat bu kompleks yapıya imani aklın verdiği anlam sayesinde şair zihni dolayısıyla dil, yalın bir biçime kavuşabilmektedir. İmani akıl, kompleks aklın lime lime ettiği realiteyi mutlak hakikatle bütünler ve muhkem bir çerçeve içine alır. Ardındaki kompleks, yüksek zekayı görmek için poetik söylemin nüfuz ettiği noktaları görmek yeter. Bu anlamda zihinsel tekamül basitten komplekse doğru olabildiği gibi, kompleksten basite doğru bir seyir de izleyebilmektedir: Düşünceden imana, “kültürden irfana” doğru farklı veya tersi diyebileceğimiz bir seyir.
Bunun için Akif’in İslamcılığının medrese veya taşra kökenli bir İslamcılık olmadığına dikkat etmek gerekir. Tanzimat’tan itibaren batı düşüncesi ve medeniyetiyle yürütülen muhasebenin sonucu farklı fikri, siyasal yaklaşımlar kendisini göstermiştir. Osmanlıcılık, Türkçülük veya Batıcılık cereyanı gibi İslamcılık da entelektüel ortamın ve arayışların bir hasılasıdır. Halk faktörü veya popülist eğilimlerin burada herhangi bir rolü yoktur. İslamcılık o süreçte oluşan birikime ve tabloya fikri bir cevap olarak ortaya çıkar. Fikri birikimin bir meyvesidir daha çok. Terakki, hürriyet, millet, akıl, medeniyet, bilim, teknoloji, milliyetçilik, demokrasi gibi kavram ve değerler dönemin entelektüel birikimine vaziyet etmektedir. Başka deyişle Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık cereyanları giderek derinleşecek olan kültürel çatışma ve dönüşüm sürecinin fikri, entelektüel plandaki ilk dönem yansımaları olarak ortaya çıkmıştır. Batı düşüncesiyle büyülenme veya hesaplaşma sözkonusu yansımalara temel karakterini vermiştir. Dolayısıyla bir tarafta mevcut sosyo-kültürel realite, diğer tarafta Batı düşüncesi ve medeniyetiyle kurulan diyalog süreci diğer cereyanlar gibi İslamcılık düşüncesinin de belirleyici unsurlarıdır. İslamcılık bu anlamda sadece devletin beka meselesiyle ilgili olmayıp Batı’ya daha doğrusu modernleşme sürecine entelektüel bir cevap verme çabasıyla da motive edilmiştir. Mehmet Akif’in düşünce dünyası böyle bir motivasyonla şekillenir. Burada Akif için söylenebilecek en ayrıştırıcı nokta, entelektüel dünyasının doğrudan batılı mütefekkirlerin etkisi altına girmeyerek Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal gibi İslamcı mütefekkirler üzerinden modernliği özümsemiş olmasıdır. Fakat Akif, soyut, afaki düşüncelerin ardına düşmeyecek denli realite adamıdır, realiteye sadık kalmayı bir dürüstlük meselesi haline getirecek kadar kendi değerleriyle barışıktır. Akif’in şiirindeki dürüstlük iddiası sosyal, kültürel realiteyle kurduğu samimi ilişkide başlar. Ancak o yaşaması gerekene, yaşayabilecek olana değer verir. Realiteyi olduğu gibi kabullenmez, hakikati, aklı ve zamanın değerlerini esas alır. Soyutla somutu birleştirmeye çalışır. “Bunun için Mehmet Akif, fikirlerini, bu düşünürlerden çok, sokaktan, aileden, klasik kültürden, toplumdan, devletin sarsıntılı halinden ve nihayet kendinden alıyordu. Bu İslam mütefekkirlerinin tesiri, kendisinde İslam fikrini doğurmuyor, esasında var olan bir ülküyü geliştirmeye ve beslemeye yarıyordu.” (Karakoç 1978, 20) Sezai Karakoç’un belirttiği gibi “Akif’in fikir kaynağı[nın] bizzat toplum ve toplumda yaşayan düşünce” (Age, 21) olması, esas itibariyle onun en önemli entelektüel üstünlüğüdür. Batı düşüncesi ve kültürüyle donanımlı bir entelektüel olmasa dahi, gerek Batı’da gerekse ülkemizdeki ciddi fikir problemlerine ve arayışlarına aşina bir şair, bir düşünce adamıdır. Ne olup bittiğinin farkındadır, zamanın ruhuyla hemhal bir medeniyet tasavvuruna sahiptir. Dünyaya da içinde bulunduğu realiteye de algısı son derece açık; açık olmaktan başka hiçbir komplekse kapılmayacak kadar dürüst ve samimidir. Şiirindeki büyük coşku da onun bu realizminden ve dürüstlüğünden beslenir. Kendine karşı, insanlara karşı samimi ve dürüst olmayı her şeyden daha fazla önemsemiş gibidir. Dürüstlüğü ve komplekssizliği onu güçlü bir şair yaptığı gibi, bir İslamcı olarak sağlam bir duruş sahibi de kılmıştır. İslamcılık onun için entelektüel bir ayrıcalık değil, hatta belki kültürel bir dezavantaj olduğu halde bütün dürüstlüğüyle bunun olumsuzluklarına katlanmayı bilmiştir. Akif, tam anlamıyla yaşadığı toprakların sesidir. Onun İslamcılığı, bu toprakların ruhuna sahip çıkmaktan gelir. Dürüstlüğünün fikir planındaki en önemli karşılığı budur. Dürüst olmanın bizatihi kendi ruhunu inkar etmeyecek bir sadakatle mümkün olduğunu bilir. Bir bakıma -hem şahsi hem de sosyal planda- ruhuyla aklı arasındaki tabii bağı ve tenasübü İslamcılıkta bulmuş, bunu da bütün samimiyetiyle somutlaştırmak istemiştir.
Kişilikle düşünceler arasında bir illiyet bağından söz edeceksek eğer, Akif bunun güzel örneklerinden biridir. O, şiirinde neyse hayatında da odur. Şiirinde ne kadar realist ve yalınsa hayatında da o kadar doğal ve yapmacıksızdır. Şiirindeki öfke ve vakar, tavizsiz bir ahlakın en aşikar yansımasıdır. Halka dalkavukluk yapmaz; hoşa gitmek yerine rahatsız ederek uyandırmak, tekamül ettirmek ister. Öfkesi bile sevgisindendir, ama iki yüzlülüğü yoktur, cahile cahil, tembele tembel, pisliğe pislik demekten sakınmaz. Tevazusuyla müstesna bir şahsiyettir. Ne halktan biri gibi giyinmekten gocunur ne de Köse İmam gibi ortalama bir karakteri düşüncelerine tercüman etmekten. Halkla arasına mesafe koymak gibi kompleksler içinde değildir.
Daha önemlisi “Vefakarlığı müstesna derecede idi... Çok büyük izzet-i nefis sahibi idi. Bütün müddet-i hayatında hiçbir defa hiçbir kimseye karşı en ufak bir zillet göstermemişti” (Düzdağ, Age, 177-178). Bu vasıfların Mehmet Akif’i büyük şair olduğu kadar, milletin bağrına bastığı bir milli şair katına yükselten en önemli vasıflar olduğunu da ifade etmek lazım. Zira Akif’teki izzet-i nefis ve vefa duygusu sosyal bir mahiyet kazanmıştı. Halka vefa duygusuyla bağlı kalmayı, halk gibi yaşayıp halk gibi ölmeyi bir dürüstlük ve samimiyet meselesi diye görüyor, halkın evladı olmaktan taviz vermiyordu. Aynı şekilde memleket realitesini bir izzet-i nefis meselesi olarak düşünüyor, büyüyen öfke ve çığlığında memleketinin izzet-i nefsini savunma çabası belirleyici oluyordu. İstiklal Savaşında gerek vaazlarıyla gerekse şiiriyle aldığı pozisyon ve sorumluluk onun izzet-i nefis davasını tam anlamıyla realize eden bir duruş ortaya koymaktaydı. O gerek hayatı ve ahlakı gerekse şiiriyle gerçek bir “iman ve isyan heykeli”ydi (Topçu, Age, 84).
Ardındaki ahlaki şahsiyet ve duruşu dikkate alınmasızın Mehmet Akif şiirinin künhüne varılabileceğini sanmam. Akif eğer İstiklal Marşı için verilen ödülü reddetmiş ve marşın gerçek sahibinin millet olduğunu söylemişse, bunu basit bir jest ya da artistik bir çalım diye görmemeli. Aksine bir davanın ve sürdürülen bir hayat çizgisinin en güzel, en çarpıcı ifadesi saymak gerekir.
Topçu, Nurettin (1998), Mehmet Akif, Dergah Yayınları.
Düzdağ, Ertuğrul (2004), Mehmed Akif Ersoy, Kaynak Kitaplığı.
Karakoç, Sezai (1978, Mehmed Akif, Diriliş Yayınları.


