Bir filmin tarihsel bir temaya ya da arka plana yer vermesi, onun tarihi olanla ilişkisinin sorgulanmasını getirecektir. Üstelik bu arka plan -Mecidi’nin filminde olduğu gibi- tarihin en mühim olaylarından biri ise mevzu daha da ciddi bir boyut kazanmış demektir. Kimse burada sanatçının bağımsız duruşu veya konuya estetik bakışı gibi son derece sübjektif parantezlerle konunun önemini göz ardı edemez. Zira tartışılan mesele tarihin en önemli vakalarından biri olmanın da ötesinde, dünya üzerinde milyarlarca takipçisi olan bir dinin ilk uygulayıcısıyla, Müslümanlar için güzel bir örnek olarak nitelenen peygamberleriyle ilgilidir.
Yapılan iş son çözümlemede çok riskli, çok denklemli ve netice itibariyle baş ağrıtmaya aday bir iş. Ancak bir o kadar da önemli. Sinemanın gerçekte ne olduğu tartışması bizim anlam dünyamızda yeni yeni yer ediniyor ancak bu mesele Batı’da tartışıldı, şimdi yeni boyutlanmalarla konuşulmaya devam ediyor. Netice itibariyle sinema Batılıların icadı olan bir araçtır, onların anlam dünyasında inşa edilmiş ve yerini bulmuştur. Peki, biz Müslümanlar olarak bu işin neresinde duruyoruz? Çok şükür ki önümüzde bu alanda yapılmış olumlu ve gerçekten başarılı bir yapım var: Çağrı. (Muhammed: Messenger Of God, 1976, Mustafa Akkad) Önümüzdeki örneğe bakarak bu işi pekâlâ özgün, gerçeğe -olabildiğince- bağlı, teknik açıdan da başarılı bir şekilde yapabileceğimizi göstermiş olduk.
Şimdi yeni bir yapımla karşı karşıyayız. İran’ın önemli sinemacılarından Mecid Mecidi’nin senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği film “Muhammed: Allah’ın Elçisi” adıyla Türkiye’de de gösterime girdi ve birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Kimisi hizbi ile alakalı konularla ilgili olarak, kimisi teknik açıdan, kimisi de gerçekten mutedil bir üslupla eleştirilerini dile getirdiler. Biz de elimizden geldiğince hem filmle ilgili düşüncelerimizi hem de filmin ele alınışına dönük birtakım gözlemlerimizi dile getirmeye çalışacağız.
Bu Film Niye Çekildi?
Her şeyden önce, tarih ile ilişkisi bağlamında söz konusu filmin “rivayetçi” bir yaklaşımı esas aldığını söylemek çok da yanlış olmaz. Burada bu rivayetlerin doğruluğuyla ilgili hususlar daha ziyade dini ilimlerin ilgi alanına girse de filmi değerlendirme çabasında olan herkesin zihnine takılan birçok soru ister istemez gündeme gelmektedir. Öncelikle, bizzat filmin yönetmeni tarafından filmin çekiliş amacı olarak gösterilen “İslamofobiya ve özellikle DAEŞ sonrası değişen İslam algısı ile mücadele” anlayışını bu bağlamda nereye koyacağız? Buradan anladığımız, Batı’da bozulan İslam algısını düzeltmeye yönelik bir çabanın belirleyici olduğudur. Eğer ki filmin çekiliş amacı bu ise zaten sıkıntı biraz da burada yatmaktadır. Film üzerine yapılan değerlendirmelerde de hem filmin tekniği hem de konuyu ele alış biçimiyle ilgili eleştirilerde bu noktanın biraz göz ardı edildiğini, birtakım hususların atlandığını söylemek mümkün. Şimdi, meseleyi bozulduğu veya değiştiği iddia edilen bir algının düzeltilmesi üzerinden ele almak zaten özünde kompleks içeren bir çerçeveyi beraberinde getirecektir. Öyleyse hem filmin tekniği hem de konuya yaklaşım biçimi, filmin kendi perspektifinden bakıldığında gayet tutarlı bir yerde durmaktadır. Özellikle Hz. İsa tasvirlerini çağrıştıran birtakım sahneler ve daha evvel bahsettiğimiz rivayetçi yaklaşım, derdi; “Batı’ya kendimizi anlatmak” olan bir yapım için mantıklıdır. Bir de bu noktada Şia teolojisinin tasvire yönelik olumlayıcı tutumu da tabii ki etkili olmuştur. Ayrıca, böyle bir kalkış noktasından ilhamla yapılan iş, ister istemez tarihsel veriyi değiştirecek veya tarihin yalnızca bir kısmına odaklanacaktır. Bir diğer husus da anlatılan konunun dışında anlatma tekniği ile alakalıdır. Yine aynı “dert” ile çekilen bir filmin, son derece Hollywoodvari bir çekim tekniğine başvurması da zaruri olmaktadır. Çünkü kendisini Batı’ya anlatmak isteyen bir yapım, ister istemez kurguyu da bu eksende oluşturacak, ayrıca Batı’ya özgü çekim tekniklerini vs. kullanacaktır. Yani bütünlükten uzak, tarihsel açıdan sıkıntılı, teknik açıdan da özgünlükten yoksun bir yapım olması; bu hususlar göz önüne alındığında kaçınılmazdır.
Bu filmin ister istemez her ölçüde kıyas edileceği film Çağrı’dır. Mustafa Akkad; zamanına, teknik imkânlara, daha evvel önünde hiçbir örnek (yani sadece peygamberin hayatını konu alan bir yapım olarak değil, Müslüman bir sinemacının ortaya koyduğu büyük bir proje olarak da) olmamasına rağmen gerçekten ortaya son derece etkili bir yapım çıkartmıştı. Şimdi, Akkad’ın filmi çekme amacı ile Mecidi’nin filmi arasındaki fark daha anlamlı hale gelmektedir. Herhalde Akkad da insanlığa uyarıcı olarak gönderilen bir peygamberin çağrısını daha fazla duyurmak istiyordu ki aslında iki filmi birden çekmişti. Birisi İngilizce (The Messenger) diğeri Arapça olmak üzere. Ancak hem konuyu ele alış biçimi hem de filmin tekniği ne Hollywoodvariydi ne de filminde birtakım aşırı yüceltmeci rivayetlere yer vermişti. Akkad, eldeki en sağlam, güvenilir veriler doğrultusunda hiçbir abartı unsuruna yer vermeden gerçek ve makul aktarımların ışığında bir film inşa etmişti. Netice olarak ortaya hataları epeyce az epik, dramatik, tarihsel bir başyapıt çıktı. Filmin böylesi bir sade duruşu esas alması aslında çok önemliydi. Zira hâlâ tartışmakta olduğumuz birçok konu o gün için sıcaklığını daha fazla koruyordu. Özellikle peygamberin resmedilmesi meselesi gibi konular, yönetmeni teknik açıdan da zor bir durumda bırakmıştı. Ancak o bu imkânsızlığı imkâna dönüştürerek, aslında her şeyiyle Müslümanlar için yeni olan bir alanda, sinema için bile yeni bir sorun olan -filmin başkarakterinin tasvir edilememesi problemini- başarılı bir şekilde aştı. Böylece, kendisinden sonraki yapımlar için çok güzel bir giriş sekansı yapmış oldu. Ancak bu çabaların uzun bir süre devamı gelmedi ve Çağrı hâlâ başyapıt, tek yapıt olarak önemli konumunu sürdürmekteydi; ta ki Mecidi’nin yenisine kadar… Tabii ki Çağrı’nın bizler için ne ifade ettiğini bilsem de İran’da neyi ifade ettiğini bilmiyorum. Ancak Çağrı filmi, İran’da da gösterime girdi. Yani İranlı sinemacılar bu işe yabancı değiller. Ne yazık ki onlar için her şey biraz daha farklı olmalı ki ortaya ilk eserimizle bazı noktalarda mukayese bile kabul etmeyecek denli sıradan bir yapım çıkarttılar.
Politik Duruş ve Diğer Meseleler
Film siyasi açıdan müslüman dünyanın önemli bir bölümünde eleştiri ve kızgınlık oklarına hedef olan bir devletin desteği de alınarak çekildi. Hatta bizzat İran’daki en yüksek merci olan Ayetullah Hameney tarafından da film seti ziyaret edilerek verilen bu destek gösterilmiş oldu. Son dönemde İran’ın, Müslüman coğrafyalarda yaptıklarının da etkisiyle, bu filme ister istemez bazı kuşkularla yaklaşıldı. Ancak bu noktada şunu belirtmek gerekir ki bu yorumlardan bazıları aşırı duygusaldı. Bir diğer yaklaşım ise “herhangi bir film işte” mesabesindeydi ve bu da son derece sıkıntılıydı. Aslında mesele bu filmin neşet ettiği kültürel ortam ile yakından alakalı. Zira oradaki tarihsel birikim göz ardı edilerek yapılan değerlendirmeler, filmi bütünsel bir bakış açısıyla ele almayı zorlaştırmakta. Özellikle tasvir meselesinde yukarıda da değindiğimiz Şiiliğin olumlayıcı tutumu, Ehl-i Sünnet’in ise genelde aksi yönde gelişen hassasiyetindeki farklılık bu meselede belirleyici bir rol oynuyor. Mesih kültürüne kadar götürebileceğimiz bu nokta, aşırı abartı ve ajitasyona dayalı bir peygamber algısının da kapısını aralıyor. Ayrıca, dolaylı olarak, tahrif edilmiş Hristiyan kültürü ile bir bağlantı da kurulmuş oluyor. Yanı sıra, her şeyin arkasında bir plan kuran Yahudiler de peygamberi doğduğu andan itibaren öldürmeye çalışan kötüler şeklinde gösterilerek o bilindik “her şeyin arkasındaki gizli planlayıcı” sosu, izleyicinin dimağına zerk ediliyor. Tabii bu durumun da tarihsel açıdan sıkıntılı, sakıncalı olduğunu belirtmek gerekir. Bu bağlamda, Türkiye’deki bazı yazarların eleştirileri de açıkçası çelişkilerle doluydu. Rivayetçi kültürün bu tarafında yer alanların, filmi sırf Şii bir yönetmen çektiği için tepki göstermeleri problemli bir yaklaşımdı. Aslında, peygamber algıları temelde rivayete dayanan bu iki kutup, birbirlerine karşı hizipçilik yaparak meseleyi gerçek bağlamından kopartmış oluyorlar. İran’ın ise bu meseleden memnun kalacağı kesindir. Zira resmi din anlayışına dayalı bir film, zaten bu eksende yayılmacı politikalar izleyen bir devlet için nihayetinde faydalı bir araçtır.
Bu noktadan hareketle aslında İran’da kültüre ve tarihe rengini veren yas ve ağıt geleneği filmimizin ana eksenini oluşturuyor. Hz. Âmine karakteri bundan dolayı her karede ağlamakta, Abdulmuttalip bu yüzden onun yüzüne bile bakmaya dayanamayıp gözyaşları içinde kalmaktadır. Yani bizler için güzel örnek olan, hayatı ile bizlere onuru, iyiliği, kardeşliği, direnci, adaleti ve basireti öğütleyen bir peygamberden ziyade daha mistik bir peygamber anlatısı ile karşı karşıya kalıyoruz. Tabii ki bu durumun, serinin ilerleyen kısımlarında ne yönde değişeceğini de beklemek, görmek lazım. Ancak bu “ağlak” hava, İran sinemasının da genel akışını, bütüncül kimyasını epeyce belirlediği için çok da büyük bir beklenti içerisine girmemek gerektiği kanaatindeyim ben. Mecidi, filmin başına eklediği notta bu filmdeki detayların peygamberin hayatından, kendisinin anladığı hususlar olduğunu belirtiyor. Tabii ki her gerçek sinemacının olayları kendine has bir yorumlayış tarzı vardır. Ancak tarihi bir vakıayı anlatırken en azından gerçeğe dönük etraflı bir hassasiyet gösterilmek zorunda değil midir? Yalnızca olaylardan kendimize kalanı, anladığımızı anlatacaksak keşke peygamberin hayatını değil de daha az önemli bir konuyu seçseydik. Siyerden sadece bir adamın anladığı kısmının filme aktarılması ya da bir adamın anladığı ve İran’daki hâkim siyasi-dini havanın onayladığı bir senaryonun merkezde olması, filmin etiketi ve iddiasıyla yeterince örtüşmüyor. Açıkçası meselenin Müslümanlar için önemi büyüktür. Canlarından bile daha çok sevdikleri peygamberleri tamamıyla insanüstü bir varlık olarak gösterilmekte ve algıları bu yönde etkileyici ajitatif bir üslupla seyirciye aktarılmaktadır.
Bir başka husus olarak şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye’de eğer ki bir film, büyük paralarla çekilmişse o film teknik açıdan iyi bir film olarak algılanıyor. Ben şahsen filme gitmeden önce okuduklarımdan ve Mecidi’nin sinemacı kimliğine olan güvenimden dolayı -bir de Vittorio Storaro gibi bir ismin görüntü yönetmeni olması da eklenince- en azından bu yönde büyük bir beklenti içerisinde gittiğim filmden ciddi bir hüsranla döndüm. İyi görsel efektin çok parlak duran değil, insana en sahici gelen görüntüyü yakalayan efekt olduğu kanaatindeyim. Böyle olunca da yapay bir görüntü ile sınırlandırılarak ön plana çıkartılan karakterlerle (Abdulmuttalip, Ebu Talib ve Hz. Abbas gibi Şii teolojisi açısından kabul edilebilir isimler) filme azımsanmayacak ölçüde politik bir boyut kazandırılmış. Yalnızca peygamberin vefat eden babasının evine yaptıkları ziyaretteki sahneler ve kurgulama biçimi Mecidi klasına yakındı, ondan ötesi pek de bir şey vermiyordu. Film müzikleri ise filmin daha evvel bahsedilen mistik konseptine uygun ancak bir efsane olarak addedilemez. Bizce her şeyiyle efsane olan film belli, vesselam.


