Safahat’ta Bazı İmajlar
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ta şiir sanatını, teknik olarak hikâye etme üzerine kurduğu ve bu anlatım biçimiyle hakikati söyleme peşinde olduğu, bunda da mevcut zamanın manzarasını tasvir ve analiz edip ideal zamana ulaşmayı telkin ettiği görülür. Onun şiirini kitlelerle buluşturan bu yapı meselesinin arka planında ise yaslandığı imajların farklılığı son derece önemlidir. Elbette şiir sanatı imajdan uzak duramaz. Özellikle ilk ve son Safahat’ta Mehmet Akif’in bu imajları daha yoğun kullandığını söylememiz mümkündür. 1911 ve 1933 yıllarında yayımlanan bu kitaplarda, şairin henüz çok hızlı çalkalanmayan siyaset ve savaş yıllarına nispetle kendisiyle az da olsa baş başa kaldığını düşünebiliriz. Diğer kitaplarda giderek yoğunlaşan savaş yıllarının baskısıyla oradan oraya koşan ve cemiyet adına kendisini unutan bir şahsiyetin feryatları baskındır. Safahat’taki bazı imajlara dönük bu yazıda, sanatın sorumluluk içinde dile geldiğinde bile imajinatif bir taraf taşıdığını görmüş olacağız.

İlk olarak sıklıkla dile getirdiği çocuk temasına baktığımızda çocuk imajını dönemindeki basit çeviri romantizmden farklı ele aldığını tespit ederiz. Birçok sanat dalında olduğu üzere çocuk, saflığın, merhametin ve geleceğin temsilidir. Mehmet Akif’teki sert gerçeklik duygusu, çocuğu öncelikle, çaresiz ailenin sefalet tablosu ile yansıtır.

Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!

İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler;

Bunlar merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;

Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar insan?”

Bu geniş çerçeveden masumiyet ve merhamete yönelirken “Hasta” manzumesi, acıklı olmanın ötesine geçer ve bütün bir toplum temsilinde zayıflayan bağların, çaresizliğin vahim çizgilerine dönüşür. Bu hususla ilgili Mithat Cemal şöyle bir hatırasını nakleder: “Akif bana iki defa ağladığını söyledi. Bir bu çocuğu “Hasta”yı yazarken; bir de Süleymaniye Kürsüsünde inkıraz tasvîr ederken.” Bu şiir birçok yönden çaresizlik, hastalık, gurbet, okul ve ölüm gibi iç içe hikâye parçaları ile kendi başına bir eser gibidir. Çocuğun tasvirindeki “Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti / Yoktu.” dizesi ve ardından gelen verem illeti teşhisi, zavallı çocuk imajını acıma duygusunun ötesine taşır. Karanlık ve soğuk sahnelerle iletilen çocuğun durumu, masumiyetin çaresizliği kadar mezarına erken giren bir yarı ölünün isyanına benzer. “Küfe”de talihine kızan çocuğun omuzlarındaki yüke dönüşen bu sert gerçeklik, yerli sosyolojiye bağlı çocuk işçi imajına doğru genişler.

“Bayram”, “Bebek yahut Hakk-ı Karar” ve “Dirvas”da bu imaj, daha canlı, neşeli, iradelidir. Özellikle ideal zamana dönük “Dirvas” şiiri, çocuğu da hayatı yapan kudretin bir parçası olarak tasvir eder.

İkinci olarak karanlık imajına denk gelen “Yok, Yokluk (Adem)” tekrarlarına değinmek gerekir. Sanatın ve felsefenin esaslı konularından olan yokluk fikri, insanın zaman ve mekân karşısında kendini tanımlama ihtiyacı ile ilgilidir. Ancak bu düşünce Akif’te insanın tek başına omuzlayamayacağı bir ağırlık karşısında ezilme duygusudur. Bu İslam toplumunun ve tarihinin içine düştüğü ağır sınavlarla ilgilidir. Buralarda ağır yaralanmış bir devin üstüne çöken ıssızlığa ses çıkaramayışı, karanlığı aşamayışı ve bu kâbustan uyanamayışı vardır. Vahşet içinde dolaşan şair, sesine bir yankı arar durur. Gerçekte bu arayışın temel saiki insanın mücadeleden ibaret oluşuna denktir. Ama bazen ağırlık altında ezilir ve feryat eder. Safahat’ta sıklıkla geçen “yok” kelimesi ve özellikle “yok diyecek ses de yok mu?” soru tekrarı, varlık problemini bireyin üzerinden kaldırır ve bütün bir toplumun içinde donup kaldığı bir sessizliğe götürür.

“Vatansız, hânümansız bir garibim… Mültecâ yok mu?

Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir “Yok!” der sadâ yok mu?”

“Yâ Rab, bu nasıl cihân-ı hâmuş:

Bir “yok” diyecek sada da yokmuş!”

Belki 20. yüzyılı tarif edecek en şiddetli kavramın eşiğindeki bu tespit, ışıksız, sessiz coğrafyayı karşılayan bu imaj, bugün tarihe bakılınca daha iyi görülebilmektedir.

Son olarak şairin aradığı huzurun simgesi olan Leyla imajı üzerine de özetle şunlar söylenebilir. Bilindiği üzere Mehmet Akif’te aşk şiiri yoktur. O, toplum mistisizmi, tarih şuuru, ümmet fikri etrafında sanatını icra eder. Leyla da onda asırlarca kullanılan aşk imajı veya ilahi aşk aracı değil doğrudan topuma bağlanan bir içeriğe sahiptir. İmaj olarak alegoriye yaslanır şair. Neredeyse hiçbir şair, Leyla’ya bu somutlukta İslam inancı karşılığı vermemiştir. Onu “İslâmın Âtisi” olarak tanımlarken Şark’ı onun peşinden koşan Mecnun diye isimlendirir.

Mehmet Akif, doğrudan sanata dönük bir şair olmadığını tevazu ile ifade etmiş olsa bile değindiğimiz üç imajda döneminin fotoğrafını geniş bir zenginlikle vermeyi başarır. İmajlar bireyin estetikle alış verişinin uzantısını değil, herkesin birbirinden sorumlu olduğunun çağrışımlarını taşır. Çaresiz ve erken büyüyen çocuk kadar adaleti savunmayı öğrenen çocuk da toplumun sorumluluk çerçevesiyle ilgilidir. Karanlık ve yoklukla canlanan ümmet ve coğrafya yine bu imajinatif yansıtmayla verilir. Akif’in mücadeleci ruhu ise Leyla ile âtideki büyük buluşmanın peşindedir.

Ertan Örgen Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler