Son Siper, Son Nefer: Mehmed Âkif
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

1

Şiirini müstahkem bir mevki gibi gören, şiiriyle içinde yaşadığı toplumun gündelik yaşamına, ufkuna, yeterli çaba ve şevkten yoksun beklentiler avlusuna muhkem bir burç inşa etmenin derdini taşıyan bir şairdir Mehmed Âkif. Meydanın son müdavimi, külliyenin son bekçisi, ıslah ve direniş çizgisinin dönemindeki son kandilidir. Onu edebiyatın, şiirin son cemaat yerine itelemek isteyen Batı’nın gönüllü yeniçerilerine inat, duyarlılığını ve duruşunu büsbütün bozmayanlarca kürsüye, minbere çağrılmış ve orada yankılanan sesi şaşırtıcı bir hünerle yaşarlığını hep korumuştur. Şiiri; hayatından ve edebiyat anlayışından farklı düşünülemeyecek bir mütefekkir-şair olan Mehmed Âkif, Osmanlının son büyük şairi ve birçok yönden bilinçli ilk “İslamcı”sıdır aynı zamanda.

Cemil Meriç’in, Ali Şeriati’nin çabasını, mücadelesini özlü bir şekilde betimlemek amacıyla yeniden dolaşıma soktuğu “göller bölgesinde bir ada” ifadesi, birçok yönüyle Âkif için de rahatlıkla kullanılabilir sanırım. Bu “ada”ya herkes farklı bir bölgesinden yaklaşmış, onun farklı bir özelliğini öne çıkarmıştır kuşkusuz. Resmî ideolojinin onu unutturmak istemesine, yok saymasına yahut ona dönük ilgiyi sadece üstüne boylu boyunca attığı “millî şair” şalıyla gölgede bırakmak ve çarpıtmak istemesine karşın, bu topraklarda yaşayan herkesin bir Âkif’i vardır. Âkif ismi etrafında oluşan bazı söylemler, “gürültüler”, tartışmalar, yanlış sahiplenmeler ve hatta çarpık sevgiler; Akif’in hayatının, mücadelesinin ve ıstırabının, eksik ve yanlışlarının, dahası eserinin anlaşılıp öne çıkarılmasında katkıda bulunmaktan çok sıkıntılara yol açmış, çeşitli düşünsel barikatların ve tortuların kök salmasına neden olmuştur. Bir de şu var: Herkesin sevebileceği bir çehresi bulunan insanlar, genellikle riyakâr insanlardır. Fakat Âkif'le ilgili olarak herkes -şiiri, kimliği, savaşımı hakkındaki tartışmaları geçerek- öncelikle onun ahlâkından, dürüstlüğünden, samimiyetinden söz etmekte; “karakter heykeli” nitelemesi de en çok ona yakıştırılmaktadır. Farklı kesimlerden birçok insanın, onun hakkını teslim etme noktasında en büyük etkenin de bu dürüst, samimi ve kahramanca duruşun, yaşayışın olduğu söylenebilir.

Mehmed Âkif’in; hayatına, duygu ve düşünce dünyasına büyük ölçüde bitişik olan şiiri de kimlik ve şahsiyet sahibi bir şiirdir. Safahat, yazıldığı dönem içinde hemen fark edilebilen; dili, gözlem ve eleştiri gücü, duyarlılığı ve istikametiyle gerçekten karakteri olan bir şiir toplamıdır. Bu kitap; süslü, özentili, manikürlü Servet-i Fünûn şiirinden de, muhayyilesini daha çok geçmişe doğru işleten Yahya Kemal’in “cânân” ile “bozgundaki fetih düşleri” arasında gidip gelen şiirinden de, melâli anlamayan bir nesle hitap etmekten kaçınamadığı için yerini sürekli yadırgayan ve zaman zaman bir tül perde arkasından konuşan Ahmet Haşim şiirinden de, manzumecilik ve didaktizmin içinde biçimlenen öğrenilmiş bir yerlilik ve milliyetçilik montajıyla meşgul Millî Edebiyat şiirinden de birçok yönüyle ayrılır.

Belli bir edebiyat ve şiir bilgisine, görgüsüne, yeteneğine sahip olmakla birlikte, dönemindeki birçok edip gibi edebiyatını hayatının üstüne kapatan, kişiliğini ve karakterini tamamen geri çeken, hüner gösterme derdini her şeyin üstünde tutan biri olmamıştır Âkif. Şiirini süslemeye çalışmamış, mesajını sözün büyülü kutularında gezdirerek aktarmaya yeltenmemiştir; bilakis meramının dosdoğru anlaşılması için gayret etmiştir. Şiirine karanlığı sokmamıştır, efsun ve esrarengizlik peşinde koşmamıştır.

Her insanda görülebilecek bazı kusurlar, tercihler hatta son dönemlerinde artan tedirginlikler bir yana, hayatının bütününü kuşatan samimiyet, dürüstlük ve sadelik şiirine de aynı şekilde yansımıştır. Aslında genel bir sehl-i mümtenî dairesinde değerlendirilmesi daha doğru olsa da bazılarının sıklıkla iddia ettiği gibi yer yer basit şiirler ya da mısralar söylemiştir. Evet, zaman zaman tebliğ ve telkin derdine düşmüş, bir vaiz edasıyla konuşmuştur. Ateş deryasının bizzat içinde duran, hem yangının ne denli büyük ve şiddetli olduğunu göstermeye, anlatmaya çalışan hem de onu söndürmek için çırpınan adamdır sonuçta o; tulumbacıların donlarındaki desenlere takılıp kalan şaşkın bir seyirci yahut şapşal bir züppe değildir. Bir “can havli şiiri”dir onunki ve büyük bir bölümü böyle bir dert ve teyakkuz eşliğinde yazılmıştır. Yeri geldiğinde şiirini; fikirlerini, dünya görüşünü ve eleştirilerini aktarmada bir araç olarak görmüştür. Bundan da hiç yüksünmemiş; en büyük hünerinin samimiyet olduğunu, eserlerinin aczinin giryesi sayılması gerektiğini, gerektiğinde “odun gibi” söylemekten çekinmeyeceğini bizzat kendisi dile getirmiştir. Günümüzün kasıntılı, uçuk kaçık, bohem özentisi içinde debelenen tatlısu şairlerinin ona çok uzak kalmaları hiç şaşırtıcı değildir bu yüzden.

Anlatıya, nasihate düşkünlüğü gözden kaçmayan, zaman zaman ‘mesel’e benzeyen boyutlar da taşıyan Âkif şiiri; kullanılan dil sayesinde süreğen bir donukluk ve sıkıcılıktan uzak durur. Didaktizmin risklerini azaltan, hafifleten bir mizah ögesi bu şiirin önemli yapıtaşlarındandır. Coşku ve içtenlik ise, şiiri bir söylev metnine dönüşmekten alıkoyar. İstanbul halkının konuşma diline de bütün yönleriyle vakıf olduğu görülür. Müslüman dünyadaki perişanlık ve düşkünlüğün yanı sıra –çok sayıda ayrıntı ve portre eşliğinde sunulan- yoksul ve çaresiz insanlar da bu canlı ve etkileyici söz deryası içinde edebiyatımızda ilk kez dile getirilmiş olur. Safahat’ta aslında -onun bazı çağdaşlarının da dile getirdiği gibi- altı yedi farklı Türkçeyi bulmak, dinlemek, okumak mümkündür. Bu şiirde hem evde, mahallede, kahvede serpilen gündelik konuşmanın, hem cephede yankılanan, mücadele içinde biçimlenen erkekliğin, yiğitliğin nidasının hem de sıra dışı tatlar ve kadim güzellikler taşıyan hicviye ve müztehzîliğin sesini duymakta fazla zorlanmayız.

Müslümanca duyuş, düşünüş ve davranış bütünlüğünün yansımalarını, hayat içerisindeki çeşitli hâllerini taşımak bakımından epeyce bir zamandır küllenmiş olan şiire adeta yeni bir içtihad diriliği getirmiştir Mehmed Âkif. “Kur’an’la konuşan şair” olarak nitelendirilmesini de bu bağlamda düşünmek gerekir. Kendi zamanına güzel ve doğru olarak gelmeyi başaranları ihya etmiş, olması gerekenleri de inşa etme derdine düşmüştür. Silkelenmeye dönük köklü bir itikadî zemin, yeni bir cehd ve eleştiri anlayışı, zinde ve kuşatıcı bir sosyal fıkıh düzlemi de kazandırmıştır şiire.

Mehmed Âkif, upuzun bir dürüstlük, büyük bir yalnızıktır. Erdemlilikte ısrar ediştir. Çabası daima halisanedir. Kaybedişi, çekilişi bile ders ve ibretlerle doludur. Genel olarak bakıldığında, hem düşünme ve yaşama biçimi hem edebiyat ve şiir anlayışı hem de tarifi zor hüznü ve yalnızlığıyla saygı uyandırmaya, kendinden sonraki kuşakları etkilemeye devam etmiştir.

Şiirini kuran, ayaklandıran perspektif zamanla ve yeni koşulların etkisiyle biraz daha küçülmüş, daralmıştır kuşkusuz. Âkif, “Millî Mücadele” yıllarında da ânın vacibi olarak gördüğü bir sorumluluk duygusuyla çeşitli şehirlerde kürsülerden halka, cemaate seslenmeyi sürdürmüştür. “Ümmet”in hatta geniş Osmanlı toplumunun yerini, yeni bir sosyal yapı almaya başlamıştır. Bu yeni toplumun millî marşını yazması yönünde yüreklendirilen ve kazandığı paranın bir kuruşuna bile dokunmayan Âkif, bir süre sonra, vekillik de yaptığı ülkeyi terk etmek, Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.

Yazdığı marşta “Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ” diyen şairin, yıllarca takip edilmesi ve başka bir ülkede bir tür sürgün hayatı yaşamak zorunda kalması da üzücü ve düşündürücüdür.

2

Parça doğruları, güzellikleri, çabaları olan bazı isimleri dışarıda tutarsak Âkif; Osmanlının bilinçli, tutarlı, samimi ilk İslamcısıdır. Fakat birçok konuda yeni, özgün ve zinde ayrıntılar içeren, kendi içinde çok önemli yükseltiler taşıyan bu çabayı Cumhuriyetin ilk dönemlerinde sürdürmek, onu nicelik ve nitelik yönünden hissedilir bir harekete dönüştürmek, hiç değilse düşünsel bağlamda canlılığını korumak, devamlılığını sağlamak mümkün olmamıştır. Bunda yeni rejimin tasarruflarının, uygulamalarının, baskı ve dayatmalarının yanı sıra, Müslüman öncülerin bir kadro bilinci içinde birlikte çalışma iştiyakı ve imkânı bulamamalarının ve bu arada Âkif’in de bir muzdarip, yalnızlığını sancılı bir ilme dönüştüren bir sürgün olarak yaşamayı tercih etmesinin de etkisi olmuştur. Elbette bin türlü sıkıntıyla, altüst oluşla, kırılmayla, gelişmeyle çalkanıp duran bu süreci bugünden bakarak konuşup değerlendirmek hepimize kolay gelmektedir. Hatta dışarıda durarak, Âkif’in İslamcılığını ve İslamcılık fikriyatına katkılarını konuşurken bazı çetin meselelere parmak basmak ve söz gelimi şu soruları sormak da mümkündür:

İstiklal Marşı nasıl bir şiirdir, bu şiirdeki “ırk vurgusu” ona aitse -zira bu konuda da spekülasyonlar mevcuttur- nasıl anlaşılmalıdır? Kendisini “İslam şairi” olarak niteleyen Âkif, “millet, millîlik, ırk” kavramlarını kullanmada anlam kaymalarının etkisinde kalmış, konjonktürel savrulmalar yaşamış mıdır?

Çanakkale'de savaşıp ölenler, hakikaten “Bedr'in aslanları” ile bir tutulabilir mi?

Garbın ilmini ve fennini almak nasıl ve ne kadar mümkündür? Teknik ve medeniyet konularındaki ikircikli duruşun aşılması mümkün müdür?

Yaşadığı dönemde tasavvuf içindeki bozulma ve sapmaları açıkça eleştiren ilk şair olması, ne tür bir bilgi ve bilincin ürünüdür?

“Âkif, bizim eski kültürümüzü, geleneğimizi ve divan edebiyatını maalesef hiç anlamamıştır.” diyen akademisyenlere nasıl cevap verilmelidir?

Kitab’a, kaynağa dönüş gayretleri, Âkif'te istikrarlı ve süreğen bir çizgi olarak kendini hissettirmiş midir?

Onun bir dönem II. Abdülhamid karşıtı bir konumda bulunması, hangi saiklere bağlıdır ve nereye kadardır? Yemin metnine itiraz etmesi dikkat çekici bir olumluluk olmakla birlikte, İttihad ve Terakki ile dirsek teması olan bir memur olarak yıllarca nasıl çalışmıştır?

Teşkilat-ı Mahsusa namına yurt dışındaki bazı çalışmaları hakkında ne gibi ayrıntılara ulaşılabilmiştir? Bu teşkilatlara bir dönem yakın durması hatta onlar için çalışması; bir zaman sonra kendisini üzen, inciten, peşini bırakmayan bir pişmanlığa dönüş müdür?

Meclis’te nasıl mebus olmuş ve çok kısa bir süre sonra neden Mısır'a gitmiştir?

Neden ülkede kalarak çalışmamış, direnmemiş, mücadele etmemiştir?

Mısır’dayken bir süre kendisine bir saray da tahsis edilmesine rağmen neden yoklukla, yoksullukla boğuşmuştur?

Kur’an tercümesi için Ankara’dan para da almasına rağmen neden bundan vazgeçmiş ya da yazdıklarını saklamıştır? Tercüme için verilen parayı, kuruşuna dokunmadan Elmalılı Hamdi Yazır’a göndermesi, konjonktürel bir dikkate mi yoksa süreğenlik içeren onurlu bir duruşa mı hamledilmelidir?

Eşiyle, ailesiyle, çocuklarıyla ne kadar ilgilenebilmiştir?

Milli Mücadele sonrası süreçte Mustafa Kemal ve arkadaşlarına nasıl bakmıştır?

1915’teki Ermeni Tehciri’ni; binlerce Ermeni’nin yerinden yurdundan edilmesini, göçe ve sefalete terk edilmesini hatta katledilmesini nasıl değerlendirmiştir? Bunu duyup öğrendiğinde tepkisi ne olmuştur? Şiirlerinde, yazılarında bu konuyla ilgili bir açıklama neden yoktur?

“Şeyh Said İsyanı” başta olmak üzere yeni ayaklanmalara ve bunların bastırılma biçimine, rejimin baskı ve dayatmalarına, bazı âlimlerin öldürülmesine nasıl bakmıştır?

Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi öncüler konusundaki övgülerini, hüsnüniyetini son yıllarında da aynı düzeyde korumuş mudur?

“Kur'an’la Konuşan Şair”imizin hayatı, hangi acı ve trajedilerle, yükseliş ve düşüşlerle, yokluk ve yoksunluklarla, kişisel ıstırap ve kıvranışlarla, hangi gizlerle doludur?

Ve bütün bunları perçinleyen bir başka soru, son bir soru: Bu sorulara ve bazı tereddütlere rağmen, neden hiç kimse o dönemde Âkif'ten daha iyi, daha değerli, daha güvenilir ve samimi hiç kimseyi gösterememektedir?

Peki hangimiz hiç aşınmayan, değişmeyen, mükemmelliğini daima koruyan görüşlere, düşüncelere sahibiz? Hangimiz bazen benzer gelgitler yaşamıyoruz? Bugün genel olarak bakıldığında hangimiz ondan daha iyiyiz ve ilerideyiz? Yaşadığımız süreçten, çevremizdeki kişilerden, gelişme ve olaylardan hangimiz hiç etkilenmiyoruz? Yaşadığımız ülke Filistin’de, Afganistan’da olduğu gibi fiilî olarak işgale uğrasa biz çok farklı mı davranırız, ne kadar seçici ve özgün olabiliriz?

İlginçtir ki şiirleri, çevirileri, bazı değini ve makaleleri dışında bir düzyazı kitabı olmamasına; düşüncelerini, programını, gelecek tasarımını aktardığı düşünce merkezli eserler vermemesine rağmen dönemindeki isimlerin çoğundan daha etkili olmuş; bir tarz, bir çizgi oluşturmayı başarmıştır Mehmed Âkif. Bunu pekiştiren unsur; her şeyden önce onun feragat ve samimiyetidir. Yıllar sonra, 1920’de bile Meclis’in kayıt defterine künyesini “İslam şairi” diye yazdıran bu “karakter âbidesi”ni, Nâzım Hikmet “Âkif inanmış adam büyük şair” dizesiyle resmedecek; Mithat Cemal Kuntay ise onu, “Hiçbir kapı, altından geçerken Âkif’i eğilmeye mecbur edemedi.” cümlesiyle yâd edecektir.

Nitekim birçok büyük insan gibi o da yalnız ölmüştür. Cenazesinde de resmi tören düzenlenmemiştir. Resmi sıfatlara sahip hiç kimse, hiçbir devlet görevlisi cenaze merasimine katılmamış, zaten çalışanlara da bu konuda bir izin verilmemiştir. Sadece bir grup üniversite öğrencisi, belki “Âsım’ın nesli” olma şuurundan çıngılar taşıyan bir öğrenci topluluğu uğurlamıştır onu. İki yıl sonra mezarını da onlar yapmıştır. O kadar yıl memur olarak çalışmasına, “Millî Marş şairi” olarak anılmasına, milletvekilliği yapmasına rağmen kendisine maaş bağlanmamıştır. Marş için kendisine verilen parayı da hayır kurumlarına bağışlamış, yırtık paltoyla gezmiştir.

3

Âkif’in bugün de dikkate alınması, öne çıkarılması gereken en temel çabası, Kur’an’la ilgili tespit ve vurgularıdır. Bu çaba, birçok yönden, Osmanlı tarihinde ve toplumunda neredeyse önceli, geçmişi, geleneği olmayan bir boyuta sahiptir. Kaynağa, İslam’ın özüne ve ilk örnekliğine dönüşle ilgili uyarı ve teklifleri, Âkif’i hem selefleri hem de çağdaşları arasında önemli kılmakta ve günümüze taşımaktadır. Yayımlanan ilk önemli şiiri “Kur’an’a Hitap” adını taşıyan ve “Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına / Ya açar bakarız nazm-ı celîlin yaprağına” dizeleriyle bu konudaki yanlış ve kökleşmiş kabullere dikkat çeken Safahat şairi, Kitab’a yönelişin doğru temsil ve şahitlikle ete kemiğe büründürülmesini; dürüstlük, samimiyet, çalışkanlık, tutarlılık ve şahsiyetle, erdemli bir yaşayışla bütünleşmesi gerektiğini de sık sık vurgulamıştır.

Âkif okumanın, aydınlanmanın, tefekkürün önemi üzerinde de durmuştur. Cehalet ve sapkınlıklar içinde yüzen İslam dünyasının silkinmesi, kör taassup ve miskinlikten uzaklaşması gerektiğini dile getirmiştir. Kaynağa dönerek yeni bir anlam ve kimlik aşısı gerçekleştiren müslümanlar, aynı zamanda, sağlam ve çok yönlü bir yeryüzü bilgisine, “çağ bilinci”ne sahip olmalıdır ona göre. Nitekim kendisi de iyi bir okuyucudur, İslam düşüncesini yakından takip eder, dil bilir, edebiyattan tekniğe kadar birçok konuyla yakından ilgilenir.

Hurafe ve bidatlerden arınma, dinin etrafındaki gürültüleri, kirlilikleri aşabilme konusunda da döneminin en dikkat çekici siması Âkif’tir. Tasavvufun yozlaşan boyutlarını etkileyici bir dil ve çarpıcı örnekler eşliğinde eleştirmiş, Kur’an’ın bir fal kitabı olmadığını, mezarlarda okunmak için indirilmediğini söylemiş, “atalar dini” algısına ciddi ve makul eleştiriler yöneltmiş, insanî melekelere dikkat çekmiş, içtihadın önemini vurgulamış, geriliğin bir kader gibi algılanması konusundaki yanlışları gözler önüne sermiştir. Fars şairi Hafız’ın kitabını, din kitabı yerine koyarak “fetva kitabı” makamına çıkaran bir halkın telakkisi elbette sağlıklı olmayacaktır. Tarih boyunca birçok tasavvuf dergâhında, halka belletilen tutum, onlarda oluşturulan zihniyet gerçekten de “Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer!” dizesinde anlatılmak istenenden pek farklı değildir. Âkif’e göre “asrın idraki” de bu bağlamda korkulacak, görmezden gelinecek bir düzlemi değil; tartışılabilecek, müdahalede bulunulabilecek bir imkânı işaret etmektedir. Taklitçilik ve yozlaşmayı eleştirirken bağnazlık ve asabiyeti de reddeder o. Dinin terakkiye engel olmadığını belirtir. Her yönden Batılılaşmayı savunanların yanlışlarını da sık sık dile getirir.

Emperyalizme, sömürüye, Batılı hegemonya ve saldırılara karşı topyekûn bir direnç ve direniş hattı oluşturma gerekliliği de Âkif’in üzerinde sıklıkla durduğu gerekliliklerdendir. İslam’ı kuşatıp boğmaya yeltenen saldırılar karşısında Âkif, müslümanların uyanışından ve birliğinden söz etmeyi asla ihmal etmemiş; bu noktadaki en küçük bir silkiniş ve başarıya bile dikkat çekmiş, direniş çabalarını büyük bir coşku ve sevinçle dillendirmiştir. Yaşadığı dönemde yeniden bir “bünyân-ı mersûs” oluşturulması gerektiğini belirten şair, “tevhidin enkazı” içinde çırpınıp duran Şark coğrafyasının matem tutmayı bırakarak canla başla çalışması gerektiğini vurgular:

Alınlar terlesin, derhal iner mev’ud olan rahmet,

Nasıl hâsir kalır “tevfiki hak ettim” diyen millet?

İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da

Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda.

İslam inancının ve gündelik pratiğinin temel düsturlarından olan “iyiliği emredip kötülükten sakındırma” konusunda da kesintisiz bir dikkat ve çabaya vurgu yaptığını görürüz Âkif’in. “Gezerken tavr-ı istila alıp meydanda bin münker / Şu milyonlarca îman “nehye kalkışsam” demez, ürker!” dizeleriyle yaşanan durumu özetleyen Âkif; hem inanç hem de yaşayış konusunda müslümanları etkin, uyanık ve özgüven sahibi olmaya özendirmeyi asla ihmal etmemiştir. Hayırlarda yarışmanın yanı sıra kötülüğün, hayâsızlığın, zorbalığın karşısına dikilmek de müslümanca yaşamanın mihenk taşlarından biridir zira.

Süreç içinde eleştiri dozu azalmış gibi görünse de Âkif’in; kavmiyetçiliğin öne çıkarılmasına, müslümanların birliği düşüncesinin önüne geçirilmesine daima karşı çıktığı söylenebilir. “Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize?” diye soran şair; bazı şiirlerinde bu yaklaşımları açık ve ağır bir dille hırpalamış, milliyetçilik temelli çıkışların merdut olduğunu söylemiş, “ümmetçi” olarak nitelenebilecek bir perspektife sahip olmuştur. Bu konu, günümüz İslamcılığının da en netameli boyutlarından biridir; bu konuyla ilgili güncel kaygılar, farklı pratikler ve şiddetli tartışmalar müslüman dünyayı son çözümlemede bölmekte, ayrıştırmakta, güçsüz düşürmektedir. Çeşitli sınırlar içine hapsedilen ve belli ölçüde uluslaştırılan müslüman halklarla ilgili olarak günümüzde “ümmet bilinci”ni yeniden oluşturma çabaları da tüm dünyada dikkatle izlenmektedir.

Mehmed Âkif ile ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken hususlardan biri de onun eleştirel yaklaşımı ve uyarma görevini de asla boşlamamasıdır. Halkı, müslümanları dini bilmemekle, Kur’an’dan uzak durmakla, yanlış anlamakla, her konuda -bilhassa teknik ve ilmî planda- geri kalmakla, fitneye düşmekle, fırkalara ayrılmakla, tembellikle, yanlış bir tevekkül anlayışıyla bütünleşen zehirleyici bir miskinlikle, aile gibi kurumları yıkmakla, her musibeti ve yenilgiyi kadere bağlamakla, uykuda olmakla, cehalete düşüp bunda ısrarcı olmakla, İslam diyarını yıkık ve viran bırakmakla, bidat ve hurafelere sarılmakla, aklını kullanmamakla, taklidi yüceltmekle, kavmiyetçiliği öne çıkartmakla eleştirir Âkif: “Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık / Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık” der. Fakat şu noktaya da dikkat çekmek gerekir ki toplumu hiçbir zaman tekfir etmez, itmez, dışlamaz. Daima sahadadır, halkın içindedir, “biz” bilinciyle konuşur.

Evet, Safahat; acı, yıkım ve hüznün yanına daima umudu ve gayreti de çağıran bir “izzet-inefis” şiiridir. Kendi içinde yer yer çoksesliliği barındıran, duruş ve kimlik sahibi olan, “şehre varıp feryad u figan koparan” ya da “şehrin bir ucundan gelip konuşan mümin bir adam”ın şiiridir bu. 15 Temmuz direnişinde de bu feryad tekrar duyulmuş, onun yetişmesi için çırpındığı “Âsım’ın nesli”nden meydanlara koşanlar görülmüştür.

Kaynakça

Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, İnkılap ve Aka Yayınları, İstanbul 1977.

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 1, Dergâh Yayınları, İstanbul 1988.

Metin Önal Mengüşoğlu, Müstesnâ Şair Mehmed Âkif, Pınar Yayınları, İstanbul 2007.

Orhan Okay, Mehmed Akif / Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yayınları, Ankara 1998.

Mehmet Âkif Özel Sayısı, Hece Yayınları, Ankara 1998.

Ali Emre Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler