Suriye’nin Göğünde Yeni Bir Çizgi
Cihat Arpacık / Perspektif
Savaşlarda bombaların düştüğü yer bellidir. Haritada gösterilebilir ve can kaybı ile yaklaşık maliyeti hesaplanabilir. Pist, hangar, kontrol kulesi, birkaç kilometrelik beton… ölçülebilir. Fakat bir devletin başka bir devletin gökyüzünde kendisine biçtiği hareket alanını değiştirdiğinizde, haritada asla görünmeyen bir şeyle, yani o devletin alışkanlığıyla oynamaya başlamış olursunuz.
Ortadoğu’da düzen ise farz edilenenin aksine alışkanlıklarla kurulur.
Kimin hangi vadide ilerleyebileceği, hangi uçağın hangi irtifada uçabileceği, hangi ülkenin hangi ülkeye ne kadar yaklaşabileceği, hangi telefonun hangi saldırıdan önce çalacağı… Bunların bir kısmı diplomatik metinlerinde yazmaz ama herkes bilir.
Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne düzenlenen saldırıyı, İsrail’in şimdiye kadar defalarca yaptığı saldırılardan biri olarak okumak birçok nedenden dolayı eksik. Suriye bambaşka bir devlet olmaya çalışıyor ve yıllardır kimsenin itiraz etmediği bir düzenin ne olacağı sorusunun ayakları açıkta kalıyor.
Kimin İçin Statüko?
İsrail, Suriye’deki operasyonlarını anlatırken “statükonun bozulması”ndan söz etti. Bu, Ortadoğu siyasetinin en ilginç cümlelerinden biri. Çünkü “statüko” denilen şeyin, kimin açısından statüko olduğu hiçbir zaman net değildir. Bir ülkenin başka bir ülkenin hava sahasında neredeyse istediği zaman uçabilmesi, hedef seçebilmesi ve saldırı düzenleyebilmesi bir taraf için güvenlik düzeniyken, diğer taraf için korkunç bir tablodur. Yıllar boyunca İsrail, Suriye toprakları üzerinde serbestçe hareket etti. Suriye’nin gökyüzü, Suriye’nin “hava sahası” olmaktan çıktı. Orada bir çeşit sessizlik oluştu. Bu sessizliğin ana sebebi, itiraz edebilecek bir gücün yokluğuydu. Görüntüde Beşşar Esad iktidardaydı ama Suriye’yi yönetemiyordu. Şimdi Suriye yeniden toparlanmaya çalışıyor. Ordusunu yeniden kurmak, üslerini inşa etmek, hava savunmasını ayağa kaldırmak ve sınırlarını kontrol edebilen bir devlet haline gelmek istiyor. Burada da devreye, haliye Türkiye giriyor.
İsrail’in asıl huzursuzluğu da işte burada başlıyor…
Ebu Zuhur meselesini önemli kılan şey, Türkiye’nin, Suriye’nin yeniden askerî kapasite kazanmasını desteklemesi. Bu, Ankara’nın bütün bir Şam politikasının da Suriye’nin yeniden devletleşmesi projesinin de merkezinde duran bir tercih. Çünkü Esad sonrası Suriye’nin nasıl bir ülke olacağı kadar, nasıl bir askerî kapasiteye sahip olacağı da bölge açısından önemli bir ayrıntı olacaktı.
İsrail ise başka bir Suriye tercih ediyor. Hava kuvveti olmayan ya da sembolik düzeyde tutulan, ağır zırhlı birlikleri bulunmayan, kendi sınırlarını ve iç güvenliğini sağlayabilecek kadar askerî kapasiteye sahip ama bölgesel güç dengelerine müdahale edemeyecek bir Şam arzuluyor Tel Aviv. Kâğıt üstünde egemen, güvenliği ise başkalarının hesaplarına bağlı bir Suriye, İsrail’in işine geliyor. Ankara için güçlü Suriye, Türkiye’nin güneyindeki istikrarsızlığın azaltılması demek. İsrail için ise yeni bir güvenlik problemi anlamına geliyor.
Diğer taraftan Ebu Zuhur’da Türkiye’nin bir üs kuracağı iddiasının büyük bir askeri anlamı da yok. Söz konusu üs Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede; dolayısıyla Ankara orada savaş uçakları konuşlandırmasına bile gerek duymadan, Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler Türkiye’nin hava sahasından çıkmadan Suriye’deki hedeflere yönelik operasyon icra edebilecek kapasiteye sahip. Bunun geçmişte örnekleri de görüldü. Dolayısıyla Netanyahu’nun Ebu Zuhur üzerinden yükselttiği “Türkiye tehdidi”nde, askerî bir hesabın ürünü olduğu kadar iç siyasete dönük bir korku siyaseti de var. Türkiye’nin Suriye’de güçlenmesini İsrail kamuoyuna doğrudan bir tehdit olarak sunuyor, Erdoğan’ı İsrail’in güvenliğine yönelen düşmanlar zincirinin içine yerleştirmek ve yaklaşan seçimler öncesinde bu korkuyu siyasi bir malzemeye dönüştürmek istiyor. Daha önemlisi, yukarıda bahsetmeye çalıştığım durumun önüne geçmek istiyor.
Öte yandan Mekke’de imzalanan savunma anlaşması da İsrail’in gözünden bakıldığında, Ortadoğu’da yeni bir güvenlik ekseninin habercisi olabilir. İsrail’in; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak bir güvenlik dili geliştirme ihtimalinden hoşlanmaması şaşırtıcı değil. Bölgedeki güvenlik düzeninin “varsayımı” değişmeye başladığında, bugüne kadar güvenlik avantajı sağlayan bütün ezberler yeniden hesaplanmak zorunda kalır.
Peki, Türkiye ile İsrail gerçekten Suriye üzerinde karşı karşıya mı geliyor? Şimdilik cevap, doğrudan bir savaşın çok uzağında olduğumuz yönünde. Ancak bu, Türkiye’nin İsrail’den daha fazla “haberdar” olmak zorunda kalması demek. Bir ülkenin uçağı diğer ülkenin radarında görünmeye başladığında diplomasi artık başka türlü yapılır.
Mesaja Verilen Yanıt
Ankara’da bu nedenle Ebu Zuhur saldırısına “İsrail Suriye’yi vurdu” diye bakılmıyor. Mesaj okunuyor ve mesajın bir kısmı şöyle anlaşılıyor: Suriye’de yeni bir düzen kuruyorsanız, bu düzenin üzerinde İsrail’in de söz hakkı olduğunu unutmayın.
Türkiye’nin buna verdiği cevap ise başka bir cümleye dönüşüyor: Suriye’nin geleceği, coğrafya dışı bir gücün insafına bırakılamaz.
Bütün bunların içinde Ahmed Şara yönetiminin durduğu yer ise son derece zor. Çünkü Şam bir taraftan Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyarken diğer taraftan İsrail’le baş başa kalmamak zorunda.
Ortadoğu’da eski düzenin çatırtılarını duyabiliyoruz. Elbette eski sınırlar kâğıt üzerinde hâlâ aynı ama sınırların anlamı değişiyor. Milis örgütler dağılıyor, eski ittifakların ve düşmanlıkların yerini yeni anlaşmalar alıyor. Bu fotoğrafın en büyük sorusu, bölgede yeni güvenlik düzeninin kim tarafından kurulacağı etrafında şekilleniyor. Bu sorunun yanıtını henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Statüko artık eskisi kadar sağlam değil.
Gökyüzü, Ortadoğu’nun en eski masası. Kimse oraya sandalyesini koyduğunu ilan edemese de herkes kimin oturduğunu bilir. Şimdi o masaya Türkiye’nin sandalyesi biraz daha yaklaşıyor.
Bu yüzden Ebu Zuhur’a atılan bombaların ardından boşlukta kalan asıl soru, bundan sonra kimin, nerede rahatça uçabileceği.

