Köyün ve köylünün edebiyat için bir malzeme olarak işlenmesinin tarihini Tanzimat’a kadar götürebiliriz. Köylünün yaşamı, çevresi ile ilişkisi, duygu dünyası ve sorunları Türk edebiyatının başlıca ilgili alanları arasında hep ön sıralarda yer almıştır. Türkiye toplumunun yakın zamana kadar kırsal/taşra ağırlıklı bir demografiye sahip olması belki bu ilginin başlıca ve zorunlu nedeni olarak öne sürülebilir ancak köyün edebiyat için böylesine önemsenmesini tek başına izah etmeye yetmez. Tanzimat’tan bu yana yazarların üstlendiği “aydın” misyonunu, son iki yüz yıl içinde yaşanan modernleşme-batılılaşma çabası ile birlikte köklü toplumsal değişim gailesini ve Cumhuriyet rejiminin tepeden inme baskıcı mahiyetini de hesaba katmak bu ilginin gerekçelerini kavramayı kolaylaştırır.
Köy romanı teknik olarak, köyü ve köylüyü konu edinen, köyün ve köylünün kendine özgü sorunlarını işleyen romanlar olarak tanımlanabilir. Bu tanım insan ve coğrafya kimliklerini birbirine eşitlediği gibi, romanın kurmaca bir anlatı olarak onun etrafından örüldüğü insan gerçeğini de sınırlandırır. Bu yönüyle romanın asli unsurunun insan ve onunla bağlantılı meseleler olduğu düşünüldüğünde, insani olanı coğrafi ya da benzer bir kimlikle tanımlamanın, sınıflandırmaya tabi tutmanın doğru olmayacağını ve bu nedenle “köy romanı” isimlendirmesinin edebiyatın özüne aykırı olacağı söylenebilir. Bu itiraz, romanların, işlenen konulara, yazıldıkları dönemlere, vurguladıkları temalara göre yapılan tüm tasniflerini de kapsar aynı zamanda. Ancak bugüne değin bu ve benzeri tanımlamalar, edebiyatçılar ve araştırmacılar tarafından kullanılagelmiş ve gelinen aşamada “köy romanı” nitelemesini bir tartışma konusu yapmanın anlamı kalmamıştır.
Köy Romanının İlk Örnekleri
Türkiye’de köy konusunun romanda ele alınışını inceleyen en derli toplu çalışma olan “Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy” isimli eserinde Ramazan Kaplan, köylüyü anlatan romanları, 1876-1923, 1923-1950, 1950-1960 ve 1960-1980 şeklinde dört tarihi dönemde ele almak gerektiğini ifade eder. Bu tasnif, siyasal-sosyal-ekonomik açılardan memleketin geçirdiği evrelerle paralellik arz etmesi nedeniyle gerçekçidir. Zira romanın ideolojik bir formasyon aracı olarak kullanıldığı, dönemsel olarak sosyal koşulların etkisinde kaldığı kadar toplumu da biçimlendirme vazifesi üstlendiği bilinmektedir. Doksana yakın köy romanı üzerinde çalışan Kaplan, köy edebiyatı ve romanın köy enstitülü yazarlarla özdeşleştiğine dikkat çeker. Ancak sosyal hayatı çok yönlü yapısıyla ele almak, algılamaya çalışmak için romana müracaat eden yazarların Tanzimat’tan beri süregelen çabalarının köy romanı için bir zemin hazırladığını da ilave eder: “Türk edebiyatında köy romanı ve romancılığı anlayışı çevresinde tanınan eserler, köy enstitülü yazarların edebi hayatta varlıklarını göstermelerinden sonradır. Onlara gelinceye kadar kişisel ilgi ve tercihler dolayısıyla roman ve hikâyede işlenen köy ve köylü, artık toplu bir edebi hareketin konusu olmaya başlamıştır.”1
Köy romanı ile ilgili ilk örneklerin Tanzimat dönemi romancılığında ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Hemen her dönemde Türk romancısı sosyal meseleleri önemsemiş, etraflıca işlemiş, hâkim bakış açısına göre yorumlayıp varılan yargılarla okuyucuyu yönlendirmeye memur olduğuna inanmıştır. Dönemin sosyal sorunlarına kayıtsız kalmayan romancılar köyü ve köylüye de sosyal bir mevzu olarak ele almışlardır. Milli Edebiyat dönemi (1911-1923) olarak tanımlanan döneme gelinceye kadar romanlarda olayların yaşandığı yer genellikle İstanbul olmuştur. Edebiyatı, batılı değerlerin toplumsallaşması için araç olarak kullanan Tanzimat dönemi romancıları da çoğunlukla romanın mekânı olarak İstanbul’u seçmişlerdir. Ancak Ahmet Mithat, çağdaşlarından farklı olarak başka coğrafyaları (köy, taşra) romanlarında işleyerek hem köy romancılığının ilk eserlerini vermiş hem de bu işe öncülük etmiştir. Ahmet Mithat’ın Bir Gerçek Hikâye (1876) ve Bahtiyarlık (1885) isimli romanları köy romancılığının ilk eserleri olarak genel kabul görmektedir. Bazı kaynaklara göre ise köy romanının ilk örneği Nabizade Nazım’ın Karabibik (1890) isimli eseridir. Hem roman tekniği hem de doğrudan doğruya köyü ve köylüyü işlemesi yönleriyle ele alındığında Karabibik’in ilk köy romanı örneği olduğu söylenebilir. Ancak Ahmet Mithat’ın söz konusu eserleri, romanda köyün ilk defa işlenmesi ve köye yönelmenin ilk örnekleri olması nedeniyle öncü kabul edilmeyi hak etmektedir.
Bu dönemde yazılan Mehmet Murat’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı (1890), Ebubekir Hazım’ın Küçük Paşa (1910), Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri (1919), Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu (1922) isimli eserleri köy romancılığının ilk önemli çalışmalarıdır. Bu eserler dışında o dönem yazılan ve esas konusu dışında tâli olarak köye ve köylüye değinen romanlar da mevcuttur. Köy konusunu işleyen ilk dönem romanları birlikte değerlendiğinde romancıların, köylülerin sorunlarına doğrudan eğilmediği, pek aşinası olmadıkları köyü ve köylüyü tanıtmaya çalıştıkları, köy meselesinin tâli biçimde işlendiği, köyün çoğu zaman romanda dekoratif bir işlev icra ettiği görülecektir.
Ramazan Kaplan bu dönem eserlerinin toplu değerlendirmesini yaparken yazarların tümünde köyün geri bir çevre olduğu düşüncesinin ağır bastığını ifade eder. Bununla beraber Cumhuriyet dönemi romanlarında daha derinlemesine ele alınan ulaşım, ekonomik gerilik, bilgisizlik, idari problemler gibi bazı temalara bu yıllarda da yer verildiğine dikkat çeker. İlk dönem köy romanlarında köy konusuyla ilgilenen yazarların köyü tanımamalarının eserdeki gözlemin etkisini zayıflattığını, eserin inandırıcılığını azalttığını belirten Kaplan, köy ve köylünün şehirli aydın gözüyle görülmeye çalışıldığını, eserde aktif olarak yer almadığını vurgular.2 Özetlemek gerekirse 1876-1923 yılları arasında köy temasına yer veren romanların, köyü, köylü ve çevresi arasındaki münasebetleri ve köyün sosyal meselelerini ayrıntıları ile anlamayı başaramadıkları ancak ilerisi için önemli bir zemin oluşturdukları söylenebilir.
Cumhuriyet Döneminde Köyün İşlenmesi
Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte rejimin ve aydınların köylüye yaklaşımı, sosyal ve ekonomik gelişmelerin seyriyle doğrudan ilgili oldu. Yeni rejimi kuranlar/dayatanlar savaştan evvel geniş halk kesimlerini mobilize etmek için başvurdukları halkçı retoriği terk ettiler. Elde ettikleri kazanımları korumak için Batılı devletler gibi olmayı tercih ettiler. Bu dönemde saltanat ve hilafet kaldırıldı, sosyal ve kültürel alanda Kemalist devrimler hızlıca pratiğe döküldü. 1923 İzmir İktisat kongresi ile batılı liberal-kapitalist ekonomik model esas alındı. Memlekete yeni zenginler kazandırmak, hali vakti yerinde olanları daha da zenginleştirmek, toprak sahiplerinin sayısını da toprak miktarlarını da çoğaltmak gibi yollarla batı aydınlanmasının yolunun ülkede burjuva sınıfının oluşturulması-güçlendirmesi ile mümkün olacağına inanılıyordu. Toplumun yoksul, köylü olan geniş kesimlerinin sorunları, sözde ifade bulsa da fiiliyatta Cumhuriyet’i kuran iradenin öncelikleri arasında yer almıyordu.
Cumhuriyet ile birlikte daha evvel Osmanlı toplumunda pek görmediğimiz sınıfsal toplum yapısının yavaş yavaş belirmeye başladığı söylenebilir. Göstermelik halkçılık ideolojisi ile sınıfsal toplum yapısından kaçındığı izlenimi yaratmaya çalışsa da Halk Partisi’nin Cumhuriyet’in ilk yıllarında uyguladığı liberal ekonomi modeli ve ardından 50’li yıllara kadar süren devletçi ekonomi modeli halkın sorunlarını derinleştirmekten ve zenginlerin de servetlerine servet katmalarından başka işe yaramamıştı. Berrna Moran 1923-1950 arası yıllarda sınıf farklılaşmasının giderek arttığını, köylünün gittikçe yoksullaştığını, baskı rejiminin gittikçe ağırlaştığını ifade eder ve “Köylü efendimizdir” sloganının lafta kaldığını hatırlatır.3
Cumhuriyet’in ilk yıllarında köy meselelerine ilgi duyan yazarlar genellikle Milli Edebiyat döneminde popülerlik kazanan isimler olmuştu. 1923-1950 arası köy romanlarının sayısı pek fazla değildir. Bu dönemde köyü ele alan romancıların köye dair ortak konuları işledikleri görülse de düşünce planında farklılaşan iki bakış açısı öne çıkmaktaydı. Biri Cuımhuriyet’in temel değerlerine bağlı kalarak köyü ele alan yaklaşım, diğeri Cumhuriyet değerleri ile birlikte daha çok sosyalist anlayışın ağırlığının görüldüğü köyü yorumlayan yaklaşımdır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Burhan Cahit Morkaya gibi isimler ilk yaklaşımı Sadri Ertem ve Sabahattin Ali gibi isimler de ikinci yaklaşımı temsil ederler. Cumhuriyetin ilk döneminde köy romanlarına sosyalizmi yerleştirmeye çalışan yazarların bir yönüyle 1950 sonrası köy romancılığının da ana omurgasını oluşturdukları söylenebilir. Ramazan Kaplan 1923-1950 arası mezkûr iki eğilim tarafından yazılan köy romanlarının önceki emsalleri gibi romantizmin tesirinde olmadıklarını ancak realist anlayışa da bağlı kalmadıklarını, bu romanlarda düşünce yanında duygunun da ağır bastığını belirtir.4
Sayıca az da olsa Cumhuriyet’in ilk periyodunda köy romancılığı adına köyün ve köylünün temel sorunlarını işleyen önemli eserler yazılmıştır. Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca (1931), Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban (1932), Burhan Cahit Morkaya’nın Köy Hekimi (1932), Faik Baysal’ın Sarduvan (1944), Reşat Enis Aygen’in Kara Toprak (1944), Cahit Beğenç’in Bizim Köy (1948) isimli romanları o yılların konuyla ilgili önde gelen ürünleridir. Bu romanlarda işsizlik, toprak sorunları, tefecilik, yoksulluk gibi ekonomik zorluklarla birlikte aydın-köylü ayrımı, sağlık, eğitim eksikliği, bilgisizlik, batıl inançlar vb. sosyal meselelere ağırlık verilmiştir.
Köyü donuk bir hayat olarak gören, sorunlarından dolayı köylüyü suçlayan ve ona tepeden bakan, köylüyü ve alışkanlıklarını küçümseyen, onu ülkenin kurtuluşu için verilen savaşa ilgisiz ve hatta düşmandan yana gösteren, köylüye mürebbiye edasıyla yaklaşan Yaban, dönemin en çarpıcı romanıdır. Her ne kadar Yakup Kadri bu romanı köylülerle aydınlar arasındaki uçurumu göstermek için yazdığını söylese de romanda anlatılan köyün ne kadar gerçek olduğu ve bahsi geçen köylünün hallerinin abartıldığı hep tartışılmıştır. Yaban dışındaki diğer köy romanlarında köyün ve köylünün bu şekilde tasvirine pek rastlanmaz; daha çok köy bazen bir dekor bazen de köylünün sorunları ile arasında bağ kurulan coğrafi bir tema olarak ele alınır. Köyü yeterince tanımayan, köy hakkında kendi görüşlerini aktarmaya çalışan ve belli oranda realist olmaya çalışan yazarlar dönemin köy romancılığına yön vermişlerdir. Sosyal ve ekonomik sorunlarla uğraşan, ağır sefalet koşullarına mahkûm olan köylünün durumu bu dönem romanlarının ağırlıklı teması olmuştur.
Köy Enstitüleri, Köy Romanı ve İdeolojik-Siyasi Arka Plan
Zorlu savaş yıllarının ardından edebiyatçıların ideal arayışına giriştikleri ve savaşların zorluğunu en ağır biçimde yaşayan Anadolu’ya yöneldikleri, Anadolu’yu bir kurtuluş umudu olarak gördükleri bilinmektedir. Anadolu, erken Cumhuriyet dönemi aydını için sadece bir coğrafya adı değil bir felsefe, bir sosyoloji, bir kurtarıcı mit ve bir tutku anlamına gelmekteydi. Eserlerinde realist ilkelerden şaşmayan yazarlar bile Anadolu ile mezkûr duygusal bağı korumaya çalışmış, Anadolu’ya yönelirken realizmden ödün vermişlerdir. Ancak ikinci dünya savaşı yılları ve hemen sonrasında ortaya çıkan siyasal, sosyal ve ekonomik tablo, ülkenin sanat-edebiyat anlayışında da keskin değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Anadolu olgusu 1950’lerden sonra da romanda yerini muhafaza etmiş ancak farklı bakış açılarıyla ele alınarak Türk romanının belirgin tematik öğesi olmaya devam etmiştir. Köy romancılığı, Anadolu’nun romanda işlenişinin başka biçim-teknik ve anlatı ile yeniden üretilmesi şeklinde de değerlendirilebilir.
Türkiye’de köy romancılığı akımını sürükleyen ve bunu adeta organize bir hareket haline getirenler, köy enstitüsü çıkışlı yazarlar olmuştur. 1950-1960; 1960-1980 köy romancılığının kurucuları enstitülü yazalardır. 1960’dan sonra biçim değiştirse de köy romancılığı muhteva bakımından kendisini sürekli tekrarladığı için zamanla ilgiyi yitirmiştir. O nedenle 1950-1960 dönemi arasında yazılan romanların karakteristik yapısı incelendiğinde takip eden dönemin de anlaşılması kolaylaşacaktır.
Köy enstitülerinin kuruluşuna kadar (1940-1954) geçen süreçte Mustafa Kemal devrimlerin toplumsal kabulünü kolaylaştırmak ve aydınlarla halk arasındaki bölünmüş kültürleri yakınlaştırmak için bir eğitim seferberliği ilan etmişti. 1928’in sonlarında Millet Mektepleri projesi hayata geçirildi. Bu projenin mevzuatına göre, daha önce okuma yazma bilsin bilmesin 16-30 yaş arası her vatandaşın kurulacak Millet Mektepleri’nde dört ay süreyle kurs görmesi zorunlu idi. Mustafa Kemal, bu okulların Genel Başkanlığını ve ‘Başöğretmenliği’ni üstlendi; kadın erkek her Türk vatandaşı da bu kurumun üyesi ve yardımcı organı kabul edildi. Yüzbinlerce insan millet mekteplerinde yeni alfabeyi öğrenerek okur-yazar olsa da ilkokul eğitiminin köylere taşınmasında büyük başarısızlıklar yaşandı. Gerek ekonomik koşulların bunun için yeterli olmaması gerekse de köylere gidecek hevesli öğretmenlerin yokluğu bunun önündeki engellerdi. Bu sıkıntılar üzerine Mustafa Kemal eğitimin köylere ulaştırılmasını sağlamak için neler yapılması gerektiğini tespit etmesi amacıyla bir eğitim komisyonu kurdu. Komisyonun hazırladığı rapor, köy öğretmenlerinin hevesli köylü gençlerden seçilmesini, bu gençlerin köylerde eğitilmesini, inkılaplar ve hedefleri açısından bilinçlendirilmelerini, köyün eğitim dışındaki diğer ihtiyaçlarını da karşılayacak bir eğitim almalarını, böylece köye liderlik edebilecek hale geleceklerini öneriyordu. Köy enstitüleri bu tavsiyenin hayata geçirilmiş halidir.
Azade Seyhan, Köy Enstitüsü projesine meclisteki bazı vekillerin şiddetle karşı çıktıklarını, yegâne hâkim partinin sorgusuz sualsiz kendisine itaat edecek idealist bir gençlik yetiştirmenin peşinde olduğundan şüphelenerek bu tasarıya muhalefet ettiklerini, enstitülerin komünizm propagandası yapmasından endişe duyarak bu projeyi istemediklerini belirtir.5 Mustafa kemal bu projeyi hayata geçirmek istese de bu karşı koyuş nedeniyle bunu gerçekleştiremez; enstitü projesi ancak 1940 yılında Milli Koruma Kanunu’nun himayesi altında büyük bir korunağa ve güce sahip olarak kurulur. Enstitü öğretmenlerinin köylülere verdikleri eğitim anlayışının sosyalist-komünist niteliği, bu okulların yıllarca tartışılmasına neden olmuştur. DP iktidarı döneminde enstitülere yönelik artan eleştiriler sonucu enstitüler kapatılmış (1954) ve mevcut öğretmen okulları ile birleştirilmiştir.
Köy enstitülü bir yazar olan Mahmut Makal’in Bizim Köy (1950) isimli eseri ile başlayan köy romancılığı 70’li yıllara kadar roman türünün başat tarzı olmuş, enstitülü yazarların çoğu benzer eserler vermiştir. Köy yazarları olarak anılan bu yazarlar ilk defa adlarını Köy Enstitüsü Dergisi (1945-1947) ile duyururlar. Şiir, hikâye başta olmak üzere çok sayıda eser bu dergilerde yayımlanır ve köy romancılığının ilk adımları burada atılır. Bizim Köy, roman olmamakla beraber yazarın çalıştığı köylerle ilgili tuttuğu notların, yazdığı gözlemlerin derlenmiş halidir. Köy ve köylü bu tarihten sonra, birçok yönleriyle romanın başlıca anlatı malzemesi olmuştur. Bizim Köy ilk baskısından sonra çok fazla ilgili görür, ilk yıllarca birkaç baskı yapar ve kısa süre içinde birçok dile çevrilir. Köy yaşantısını bütün çıplaklığı ile anlatması, halk dilini kullanması (halkın konuşma diliyle romanlarda yer alması köy romanlarının hemen hepsinin ortak özelliğidir), sade bir anlatıma sahip olması, Bizim Köy’e duyulan ilginin başlıca nedenleridir.
Bu dönemde romanda köy konusuna ilginin artmasında siyasal ve sosyal gelişmeler de rol almıştır. İkinci dünya savaşından sonra yaşanan ağır ekonomik, siyasal gelişmeler tek parti rejimini çok partili demokratik sisteme geçmeye zorlamış, 1950 yılında yapılan seçimlerle DP ezici çoğunlukla iktidara gelmiştir. DP iktidarının ekonomik ve sosyal tasarrufları sonucu yaşanan toplumsal değişim, kutuplaşma, tarafların da bakış açılarının keskinleşmesine yol açmıştır. Bununla beraber DP iktidarının ekonomik uygulamaları köylüyü kısmen rahatlatsa da beklenen köklü refahın sağlanmaması ve zengin-fakir uçurumunun daha da derinleşmesi, mülk sahibi zengin kesimin DP iktidarı ile yakın ilişkiler kurması gibi faktörler, zaten sağ kökenli olan bu partiye karşı sol anlayışa sahip köy romancılarının muhalif pozisyonunu sağlamlaştırmaya yetmiştir. Türk romanı mevzubahsinde gerek sosyal hadiseler gerekse siyasal ortam her zaman için temel belirleyen olmuştur. Çok partili hayatla birlikte tek parti rejiminin baskıcı atmosferi hafiflemiş, bütün sosyal kesimler gibi köy de yeni bazı politikaların hedefi olmuştur. Bu atmosfer değişimi siyaseti ve sosyolojiyi etkilediği gibi kültür ve sanat hayatına da tesir etmiştir.
Romanda yeni bir akımın başlatıcısı sayılan Bizim Köy, Güzin Dino’nun ifadesiyle “ham bir sosyografi” olarak değerlendirilebilir. Mahmut Makal’in röportaj, not ve rapor tekniğini bir araya getirerek yazdığı bu eser, ‘toplumsal gerçekçilik’ akımının doruğu olarak kabul edilir. Alemdar Yalçın, Makal’in eserde; ekonomik sıkıntılar, ilkel malzeme kullanma, toprak meselesi, yeni teknolojilere yabancılık, sosyal yardımlaşma ve kooperatifleşme şeklinde beş temel unsur üzerinde durduğunu ifade eder.6 Bizim Köy’den sonra yazılan köy romanlarının tematik çerçevesi de genelde bu unsurlardan oluşur. Konya İvriz Köy Enstitüsü mezunu olan Makal bu eserde öğretmen olarak görev yaptığı yıllarda tanık olduğu olayları ve tespitlerini romantize etmeden olduğu gibi anlatmaya çalışsa da kitabın dili köy hayatı hakkında şehirli kesime bilgi vermeyi amaçladığını gösterir. Anadolu’yu işleyen romanlarda olduğu gibi köy romanlarında da öğretmen kahraman-aydın rolünü üstlenir. Öğretmenin yerini zaman zaman bürokrat, kaymakam, asker, savcı-hâkim alsa da onun karşısında her zaman aydınlanmaya muhtaç gerici köy halkı ya da şeyh-imam taifesi konumlanır. Bizim Köy’de de diğer köy romanlarının genelinde de halkın dini inancı, dini geleneği alaycı ve küçümseyici edayla ele alınır. Makal’in eserinde, DP’nin okullarda önce seçmeli sonradan zorunlu din dersi eğitimi verilmesi uygulamasının alaycı biçimde ele alınması, insanların geleneksel de olsa dini değerlerle ilişkisinin “Şeyh Salgını” başlığı altında abartılı biçimde işlenmesi çarpıcı örneklerdir. Yeşil Gece’de, Vurun Kahpeye’de ve Yaban’da belirgin olan din önderi karşıtı tutum köy romanlarında da varlığını sürdürür.
Köy romanlarının genelinde, ağalar ya da devlet tarafından ezilen-sömürülen köylüler işlenir. Yazarın ise köylüye merhametle karışık bir sempatiyle yaklaştığı görülür. Köylüler ne yaparlarsa yapsınlar, romanlar hep kötü sonla biter; yenilgi ya da teslimiyet köylünün makûs kaderidir. İstese de köy romanından başka bir şey yazamayacağını söyleyen Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü (1958), Irazca’nın Dirliği (1961) ve Kaplumbağalar (1967) isimli romanları köylüyü, onun sorunlarını insanı merkeze alan bir bakış açısıyla işlemektedir. Bu romanlarda sürekli bir çatışma hali ve bunun tarafları kategorik olarak ele alınır. Çatışmanın ezen egemen tarafı bazen bürokrasi, bazen ağa, bazen muhtar bazen imam ve yargıç olmaktayken köylü ezileni ve haksızlığa uğrayanı temsil etmektedir. Ancak bu sorunların sosyolojik arka planına dair herhangi bir veri bu romanlarda yer almamaktadır. Köy enstitüsü çıkışlı olan Talip Apaydın’ın Sarı Traktör (1958) adlı romanı, kısmen de olsa makineleşme ve mülkiyet ilişkilerini işleyen dönemin önemli romanlarındandır. Buradaki traktör aşkı, toprak ya da para tutkusu ile değil çalışma aşkıyla ilgili bir duygudur.
Apaydın ve Baykurt gibi toplumcu gerçekçiliğin etkisinde kalan önemli köy romancılarından biri de Samim Kocagözdür. Kocagöz, Yılan Hikâyesi (1954) isimli eserinde mülkiyet ilişkileri eleştirisi yaparak ağalık sistemini ele almakta ve bunun DP iktidarı ile ilişkisini kurmaya çalışmaktadır. Samim Kocagöz’ün eserleri Söke ilçesi ve Menderes Ovası konuludur ve kırsal alan ile tarımsal yaşama dair gözlemleri anlatmaktadır. Yazarın Bir Çift Öküz (1970), Bir Karış Toprak(1964) isimli eserlerinde de ağalık düzeninin ezdiği köylünün yaşadığı zorluklar canlandırılmaktadır. Kocagöz de diğer enstitülü yazarlar gibi sosyalist bakış açısıyla köy sosyolojisine yaklaşmaktadır.
Kent romancıları arasında gösterilen, eserlerinde karakterleri psikolojik bir derinlikle işlemeye özen gösteren Orhan Hançerlioğlu’nun Ekilmemiş Topraklar (1954) adlı eseri de köy romancılığının bilindik örnekleri arasındadır. M. Sunullah Arısoy’un Karapürçek (1958) adlı romanı da dönemin adından çok söz ettiren eserleri arasında yerini alır. Eserde, ülkücü bir öğretmenin köylüyle inanç ve değerler konusunda çok uyumlu olmasına rağmen okul ve eğitim için ortaya koyduğu çabaların bir iftira sonucu son bulmasını anlatan yazar diğer çağdaşları gibi köylünün cahilliğinin aydının sorumluluğunu yerine getirmemesi ile ilişkili olduğunu kalınca vurgular. Köy enstitülü olan Dursun Karaçam’ın Kanlıderenin Kurtları (1976) ve Hasan Kıyafet’in Gominis İmam (1969) romanı enstitülü yazarların köyle ilgili geliştirdikleri şematizmin tipik örnekleri arasında yerini alır. Bu döneme damgasını vuran ve köy enstitülü olmayıp köy temasına romanlarında yoğun biçimde yer veren Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir’in roman anlayışları ve yazdıkları eserler, başlı başına bir değerlendirmeyi hak eden komplike ve çok boyutlu niteliğe sahiptir.*
Türkiye’de köy romanı ne Batı’da burjuvazinin feodaliteyi tasfiyesiyle ortaya çıkan mülkiyet kavgaları gibi meseleler üzerine ortaya çıkmış ne de Rusya’da olduğu gibi feodal köleliğin son bulmasıyla yaşanan toprak sorunları gibi olayların benzerinin buralarda yaşanması sonucu bir tür olarak gelişmiştir. Bu iki örnek, Osmanlı ve varisi Türkiye toplumlarının sınıfsal ve sosyal yapısını, buralardaki değişimi tam olarak karşılamamaktadır. Taner Timur, Türkiye’de “köy edebiyatı”nı asıl tahrik eden sürecin ikinci dünya savaşı sırasında Türkiye’nin takındığı tutum nedeniyle savaştan sonra uluslararası konjonktürün zorladığı yapay bir demokratikleşme süreci olduğunu söyler.7
Köy romanı alanında eser veren enstitülü yazarların tamamının sosyalist düşünceye mensup oldukları söylenebilir. Bu yazarlar toplumsal gerçeklikten ödün vermeden, çok iyi bildikleri köyü ve köylüyü; ezen-ezilen, ilerici-gerici, zengin-yoksul, pozitivist-geleneksel gibi zıtlıkların ve çatışma unsurlarının ekseninde ele alırken Türkiye’deki sosyalist gelişmenin köylerden kaynaklanacağına inanmaktaydılar. Bu inanış köye dair yaklaşımların, yorumların ve hatta kurmacanın da zamanla tekrarına, yinelenmesine yol açmıştır.
Köy Romanlarının Edebi Değeri
Köy romancılığının aşırı realizmi, etkili olduğu dönemde romanda romantizm akımına son vermiştir. Köy romancıları bir bakıma romanla toplumsal değişime katkı sağlamak, köyün ve köylünün ağır ve yakıcı sorunlarını gündeme getirmek için uğraşmışlardır. Ancak bu yapılırken romanın edebi değeri bazı istisnalar dışında pek muhafaza edilememiştir.
Köy romancısı genellikle, eserini insan merkezli değil olay merkezli inşa etmiş, romanda köylü hep maddi sorunları ile yer almıştır. Ramazan Kaplan, köy romanlarının büyük bir kısmında köylünün neredeyse aynı biçimde düşünen, duyan ve hareket eden varlıklar olarak ele alındığından şikâyet ederken şunları ifade eder: “Köy romanı, köylü de olsa, onun başlı başına özel bir dünya olduğu, olması gerektiği gerçeğini göz ardı etmiştir. Hangi türden olursa olsun romanda sözü edilen her şey yalnızca insan içindir. İnsanın evrensel çapta kimliğini anlatmak için vardır roman. Fakat köy romanlarının genele yakın bölümünde bunun tersi yapılmıştır.”8 Sorunların insandan daha fazla önemsenmesi, sorunun kendisinin insanın önüne geçmesine neden olur. Oysa roman insan merkezli bir kurmaca ve anlatıdır; insanın toplumsal hayatta ve belli koşular altında kazandığı edebi değerin yazınsal halidir. İnsanın roman için basit bir malzeme olarak ele alınması, romanın evrensel karakterine aykırı olmakla birlikte edebi değerini de eksiltir.
Köy romancıları benzer konular etrafından dönüp dolaşmış, aynı bakış açıları ve yorumlamalarla bu konuları adeta tekrar ederek tüketmişlerdir. Yeniden üretmek, sanatsal hazineye yeni ve farklı bakış açısıyla katkıda bulunmak yerine köy sorununu hep aynı aktörler ve kurmaca üzerinden şematize etmeyi tercih etmişlerdir. Köy gibi çarpıcı ve gerçekliği ile gündemi etkileyen bir konunun hep aynı biçimde işlenmesi, tazeliğin ve etkileyiciliğin yitirilmesine ve bu alana ilginin azalmasına neden olmuştur. Rus ve Fransız edebiyatındaki benzer temalı eserlerin bıraktığı kalıcı iz, dünya çapındaki tesir, Türkiye’deki köy romanları için söz konusu olamamıştır. Buradaki temel fark ağırlıklı olarak insana ve onun olaylarla ilişkisine yaklaşımla ilgilidir. Türkiye’deki köy romancılarının romana estetik kaygılardan evvel, belli bir amaç için kullanılacak araç gözüyle bakmaları, köy romancılığının popüler olduğu dönemlerde edebi karekterinin aşınmasına yol açmıştır. Bu güdümlü yaklaşımla şematik kurgunun sürekli tekrarı/kopyalanması ise zamanla köy romancılığı akımının son bulmasına neden olmuştur.
1- Ramazan Kaplan, Köy Romanı, Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayısı, s. 280
2- Ramazan Kaplan, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy, Akçağ Yayınları, s. 63-64
3- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, s. 11
4- Ramazan Kaplan, a.g.e, s. 76
5- Azade Seyhan, Dünya Edebiyatı Bağlamında Modern Türk Romanı Kesişen Yazgıların Hikâyesi, İletişim Yayınları s. 123
6- Alemdar Yalçın, Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Çağdaş Türk Romanı 1946-2000, Akçağ Yayınları, s. 95
7- Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Kitabevi, s. 103
8- Ramazan Kaplan, Köy Romanı, Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayısı, s. 282-283
*- Türkiye’nin roman tarihi içinde çok önemli yere sahip olan Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Yaşar Kemal’in eserlerinin köy romanları başlığı altında ele alınması icap etse de köy romancılığının bilindik anlamının ötesinde roman sanatına sundukları katkı nedeniyle bu üç romancının eserlerini ve roman anlayışlarını bir sonraki yazıda ele almayı daha doğru bulduk.
