Söyleşi: Akif Hasan Kaya
Melek Kayıtları, Abdullah Harmancı öyküsünde dil ve üslup olarak farklı bir yerde duruyor bence. Öyküyle sürekli bir arayış içinde olduğunuzu düşünüyorum. Kısa kısa öyküleri de içine alarak soracak olursak, bu arayışın sebebi nedir?
Kitabın ilk öyküsünün, benim bugüne kadarki çizgime bakıldığında bir farklılık arz ettiği doğrudur. Burada, öyküler arasında yolculuğa çıkan bir gencin en son geldiği öyküde karar kılışı ve oradan ayrılmak istememesi anlatılıyor. Gerçi Ertesi Dünya’dan, yani, ikinci kitabımdan beri, benim böylesi metinlerim yok değil. Ama bu öykünün fantastik boyutunun belki önceki metinlere kıyasla daha baskın olduğunu söyleyebiliriz. Kitaba adını veren öykü ise, kurgusuyla deneysel bir nitelikte. Bu açıklamaları şunun için yapıyorum. Kitap genel anlamda, benim çizgimden çok fazla ayrılmıyor. Bu iki öykü bahsettiğim özellikleriyle biraz ayrıksı görülebilir. Arayış içinde olduğum doğru. Beşinci kitabım bu benim. Bir yerde durmak, bir noktada karar kılmak, sürekli aynı yerden bakmak bana göre değil. Sıkılıyorum. Bu arayışın sebebi tamamen bu sıkılma duygusu. İnsanların hep aynı şekilde yazmakta olduğumu düşünmelerinden korkarım. Abdullah Harmancı okuyacaksak, e aşağı yukarı ne okuyacağımız bellidir, demelerini mümkün kılmamak istiyorum. Bunun için ne yaparsam yapayım, sonuçta, bir dünyaya bakışınız, bir hayata ele alışınız var, buna engel olamazsınız, biliyorum. Ben ustalaşmaktan korkuyorum. Kusursuzlaşmaktan. Mükemmel metinler yazmaktan. Zira vasat olanın gelip duracağı yer her zaman kusursuzluk olmuştur. Kusursuz olanın gelip karar kılacağı noktanın her daim vasatlık oluşu gibi. Ne yazacağımı bilmemeliyim. Ne yazdığıma ben de şaşırmalıyım.
Kitabın, “Kanatsız Kapılar” bölümü kısa kısa öykülerden oluşuyor. Diliniz gittikçe yalınlaşıyor ve eksiltili anlatıma daha fazla yaslanıyor gibisiniz. Ne dersiniz?
“Kısa kısa öykü” veya “minimal öykü” veya “küçürek öykü” denilen bu tür, tam da günümüz insanının ve dünyasının ruhuna denk geliyor. Kısa, vurucu, yoğun, sizi fazla oyalamaktan yana değil. Öyküde yapmak istediğim şey de bu. İnsanları fazlaca oyalamamak. Bir sert yumruk. Ondan sonra sen yoluna ben yoluma. Dilimin yalınlaşması veya eksiltili anlatımın ön plana çıkması belirlemesi hakkında bir şey diyemeyeceğim. Bundan haberim yok. Ama mesela 1990’larda yazdığım öykülere oranla daha ironik, daha şiirsel, daha duygu-yoğun metinler yazıyorum. Dünden bugüne böyle bir değişme oldu. Gençliğimde insanlardan daha çok şey bekliyordum. Bana karşı daha sabırlı olacaklarını sanıyordum. O zaman buna dayanarak daha uzun ve gerçekçi öyküler yazmışım. Şimdi anlıyorum ki, çok şey beklemişim. Kimsenin buna vakti yok. Enerjisi yok. Hayata bakışım değişti. Dünyaya bakışım değişti. İşin metinle ilgili bir boyutu da var elbette. Yaza yaza özleşiyor diliniz. Bakışınız. Az sözle çok şey anlatma maharetine ulaşıyorsunuz.
Kitapta üç bölüm var. Öyküleri neden bölümlere ayırma gereği duydunuz? Bu bölümleri neye göre belirlediniz?
Son öykü kitabımı 2011’de neşrettim. Öykülerin bir kısmı 2011’deki kitaba alınmayan metinler. Yani düşünün dördüncü kitabıma da alınmamışlar. Hatta 2007’de yayımlanan üçüncü kitabıma da alınmayan bazı öyküler var burada. Çok yeni yazdığım metinler de var. meselaHece Öykü’nün ilk sayısında çıkmış öyküler var. Dosyaları neden bölümlere ayırırız? Aslında sebebi çok basit. Bir bütünsellik kaygısı taşırız. Kopuk kopuk bir izlenim vermemek için yaparız bunu. 2016 nerde, 2005 nerde, bütün bu macera içinden bir kitap yapmak istedim. Bunun dışında gerek yapısal olarak gerekse içerik olarak ayrışmaya giden metinler oldu. Özellikle üçüncü bölümde küçürek öykü diyebileceğimiz kısa metinleri topladım. Ben dosya bütünlüğüne çok önemsiyorum. Bunu gereğinden fazla önemsediğimi ve bilgisayarın başında çok fazla zaman kaybettiğimi düşündüğüm de olmuştur. Hiç bölümlenmeden on yedi tane öykünün art arda sıralandığı kitaplar çıkarmak isterdim. Böyle kitaplara bakarken çok imreniyorum ama benim yazma tarzım sanırım buna müsait değil.
Sizin için biçimin çok önemli olduğunu biliyoruz. Biçimi neden bu kadar önemsiyorsunuz?
Şöyle bir şey anlatayım: senelerce öykü eleştiriş yazdım. Bir gün bir de baktım ki, hep biçimsel eleştiriler yapmışım. Öykünün plastik yapısını önemsemişim. Bir de öykünün içeriği var, bu pek aklıma gelmemiş. Bunun sebebini anlamaya çalışmak, insanın kendini çözmeye, çözmeye başlaması demektir. Bunun sebebi benim eğitimim, mizacım, yeteneğim, dünyaya bakışım filan olabilir. Evet ben biçimsel meselelere fazla takılmış durumdayım. Ama en azından, içerik olarak, insana, onun kalbine dokunmayı ihmal etmediğimi bilmek bana yetiyor. Yani içerik bütünüyle unutulmamış veya sade suya tirit bazı konulara takılıp kalınmamış. Hani insana dair acılar, çelişkiler ıskalanmamış. Sanırım önemli olan bu. Bugün yazarlık okulunda bir talebem bana “Allah yazdıklarınızdan razı olsun.” dedi. Ne güzel bir dua. En azından son zamanlarda yazdıklarımla, Allah’ın gücüne gidecek işler yapmadığımı söyleyebilirim. Biçimi önemsiyorum ama biçimde kaybolmadığımı da düşünüyorum.
Türkiye’de son dönem öyküye bir ilgi olduğunu görüyoruz. En azından yazanlar bakımından böyle. Siz bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
Sevgili Suavi Kemal Yazgıç, öykü neden patladı, gibi bir soruşturma yapmıştı. O zaman demiştim ki, Türkiye’de ne patlamadı ki?! Esasında roman da patladı. Mesela üniversite hocası sayısında patlama olmadı mı? Dergi sayısında? Televizyon sayısında? Üniversite sayısında? Köşe yazarı sayısında? Nerede bir patlama olmadı? Sorum bu! Bunu göz ardı ederek, öykünün neden patladığını gene de düşünmeye değer bulacaksak, şiir gibi niteliği veya niteliksizliği daha ilk mısralarda belli etmeyen, herkese açık bir tarafı var. Sadece çok basit olan örnekler, bayağı olan örnekler olumsuz anlamda dikkat çekiyor. Kişisel kanaatim, şiir çok derin bir sanat olduğu için, roman da çok uzun mesai gerektirdiği için, yazmaya meyilli kişiler daha “ılımlı” bulup öyküye yöneliyor. Bu, elbetteki bir yanılsama. Öykü kolay bir tür değil. Sel gidecek, kum kalacak. Geriye kim kalacak? Bu soru beni pek ilgilendirmiyor. Bir bahaneyle söylemiştim, ben sanattın yer kabuğunda iz bırakmak olduğunu düşünmüyorum, yer kabuğundan da bir iz kalmayacağını biliyorum ve daha ötesine iz bırakmak olduğunu düşünüyorum. “Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar.” zirvesine dikmek lazım gözümüzü.
Sizce iyi öykü nedir? Abdullah Harmancı iyi öyküyü nasıl tanımlar?
Hayatımın farklı dönemlerinde farklı öyküler yazdım. Ben öykünün okuyucusunu ikna edecek bir “numara”ya sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Öyküyü öykü yapan şey, diye bir yazı yazmıştım. Öyküyü öykü yapacak olan şey, onun içine insanın dramından, kederinden, çilesinden katabileceğimiz bir dirhemlik özdür. Bu “öz”ü bulup yazmak lazım. Bu öz kolayla bulunmuyor. İçinize bir şeyin dert olması lazım. O dertle yaşamınız, hemhal olmanız, cedelleşmeniz lazım. Bu bedelidir. Bu bedeli ödemeden ortaya bir şey çıkmaz. Çıkar ama kimseye değmez. Dokunmaz. Acıtmaz. Plastiktir. Türkiye’de bugün hayat süren edebiyatçılar edebiyatın edebiyattan başka şeylerle hemhal olunarak sahihlik kazanacağını unutmuş durumdalar. Adını hiç duymadığımız mesela Norveçli bir öykücünün metinlerini okuyup aralarında tartışıyorlar. Helal olsun! Bu, işlerini ne kadar ciddiye aldıklarını gösterir. Ama edebiyat kendinden ibaret bir şey değil ki… Matematiği yok ki… Sizin laboratuvarda imbiklerden iksirler süzerek bulacağınız yeni bir formül değil ki… Sizin insanlar ve insanlık için atan bir kalbiniz olmalı. Edebiyatın sermayesi budur. Bu çiledir. Bu acıdır. Bununla sadece siyasal, toplumsal sorunları yazalım filan demiyorum. İsteyen gene bireysel dünyasında kalsın ve bireyin acılarını yazsın. Ama bir grup arkadaşımızın, dediğim gibi, şaire veya yazara asıl lazım olan şeyin, adını bilmediğimiz ülkelerde yaşayan şairlerin şiirlerini okumaktan ibaret olmadığını anlamaları lazım. İnsana ve insanlığa dair dertlenmek lazım. Şiir yazmak veya öykü yazmaktan öte, bir isim bırakmak telaşından öte, kanona dahil olmak kaygısından öte, dünya ve insanlık için endişeler taşımaları lazım. Hayat nerede? Buna dair bir kaygıları yok. Edebiyat yan yana gelmemiş kelimeleri yan yana getirmek için yapılacak kombinasyon hesaplarıyla ulaşılacak bir özgünlük değil. Bazı edebiyatçı kardeşlerimizin dünyanın hangi ülkesinde yaşadıklarını anlamanız mümkün değil. Ne sözlerinden, ne eserlerinden, ne paylaşımlarından, ne davranışlarından, bir dert sızmıyor… O zaman neyin edebiyatını yapacaksın? Edebiyat kanonuna dahil olamayan bir gencin tasalarının edebiyatını yapabilirsin… Çünkü çektiğin tek acı bu…
Son zamanlarda sosyal medyada Kur’an okumalarınızı, notlarınızı paylaşmaya başladınız. Nasıl oldu? Neden oldu?
Ben galiba en çok şuna odaklandım: Ben burda ömrümü edebiyatla geçiriyorum, birileri, Kur’an okuyarak geçiriyor. Allah bana onlara nasip ettiği şeyi neden nasip etmiyor? Bu soru yanlış tabii. Otur ve oku. Elini tutan mı var? Şimdilerde kendi kendime dedim ki, edebiyata ayırdığın sürenin aynısını Kur’an okumaya da ayıracaksın. Temel kural bu. Ne kadar edebiyat, o kadar Kur’an! Günler ilerledikçe şunu gördüm ki, hep Kur’an okumak istiyorum. Her fırsatta Kur’an okuyorum. Öyle bir heyecana kapıldım. Beni en çok etkileyen ayetlerden biri Tevbe suresinin 24. ayeti oldu. Hayatım boyunca bu düşünceleri, sızıları, sancıları içimde taşıdım ama artık taşımaktan ziyade uygulamaya geçmiş durumdayım. Kur’an okunmuyor bu ülkede. Daha doğrusu oldukça az okunuyor. Hadislerin Arapçasının okunup geçildiğine hiç şahit oldunuz mu? Hadisler mutlaka Arapça metininden sonra tercüme edilir. Ama ilginçtir, Kuran öyle değil. Kur’an sadece okunur ve geçilir. Ne dediği sorulmaz. Önce bunun bir tembellik olduğunu sanmıştım. İnsanlar üşenmekteler, Kur’an okumamaktalar, sanmıştım. Sonradan anladım ki, Kur’an okunmaması esasında stratejik bir uygulama. Okunursa diğer kitaplar gibi okunup geçilemeyecek. Kur’an dokunacak insana. Değiştirecek. Dönüştürecek. Yenileyecek. Şimdiki konforumuz alt üst olacak. En dindar insanlar için bile geçerli bu dediğim. Okumuyorlar. Okusalar sohbetlere girer. Sözlerine girer. Nasıl oldu, neden oldu, bilmiyorum ama artık en büyük korkum, şu anda içinde bulunduğum Kur’an okuma koridorundan ayrılma tehlikesidir. Tek istediğim de bu. Bu koridordan ayrılmadan gideyim, gideyim, gideyim. Özellikle geceleri Kur’an okurken, birden bire bir ayetin ruhumu delip geçtiğini görüyorum. Sosyal medya paylaşımlarının sebebi bu. o an yaşadığım heyecanın beni çarpması. Gecenin “inşa ediciliği”nin üstün olduğunu söyleyen bir ayet vardır. Gerçekten de geceleri Kuran okumak inanılmaz bir neşe, bir inşa gücü veriyor insana. Dostoyevski’ye akıttığı göz nurunu Allah’ın kitabına akıtmamış edebiyatçı kardeşlerime, Tevbe 24. ayetteki uyarıyı hatırlatırım. Edebiyat okumalarının onda biri kadar bile Kur’an okumayan kardeşlerime, edebiyatı terk etmeden, edebiyatı daima “bir rıza kazanma aracı” olarak hayatımızın en büyük mahareti, silahı, imkanı gibi görüp –çünkü Allah bize kalem verdiyse hesap da kalemden olacaktır- kendimizi bütünüyle Allah’ın ayetlerine adamamız gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye’nin kültür politikaları bağlamında Arap ve Türk coğrafyası ile daha doğrusu Müslüman coğrafya ile bağını nasıl görüyorsunuz? Neler yapılmalı sizce?
Özellikle Diriliş ve Edebiyat dergileri, Müslüman coğrafyasına edebi metin anlamında açılmamızı sağlayacak önemli çeviriler gerçekleştirdiler. Ancak maalesef bu sadece edebi metin bağlamında oldu. O zamanın dünyasında daha fazlası olamazdı elbette. Geçen sene seninle birlikte katıldığımız öykü festivalinde biliyorsun İslam coğrafyasından öykücüler de yer aldı. Onlarla kısmen de olsa diyaloğa girdik. Mustafa Mestur’la sohbet etmek bile beni mutlu etti. Bana yetti. Demek istediğim, asıl yapılması gereken bu. Sürekli etkinliklerle İslam coğrafyasının kalemlerini bir araya getirmek. Türkiye’nin kültür politikaları… filan gibi ifadeler bana inandırıcı gelmiyor. Ne kültürü, ne politikası. Aykut Ertuğrul’un (ve belediyesinin) tek başına başardığı şeyi –festivaldeki kaynaşmadan bahsediyorum- koskoca Türkiye Cumhuriyeti başaramadı. Çünkü böyle bir derdi yok. Pek çok üniversitemizin kütüphanelerinde Nuri Pakdil’in eserleri yok. On dört senede bunu başaramamışız. Kültür alanında sınıfta kaldık. İslam coğrafyasıyla kültürel anlamda önemli işler yapabiliriz. Ama önce kendi ülkemizde bir şeyler yapmak gerekmez mi? Biz henüz bismillah demiş durumda değiliz. Çok kalenderane gidiyor kültürel çabalar. Neden? Kültürel çalışmaların önemini kavrayıp bunun üstüne gidecek entelektüel çapta kadrolarımız yok.
Türk Edebiyatı’nda en çok eleştirinin azlığından yakınılır. Sizce Türkiye’de eleştiri ne düzeyde? Yeterli mi?
Eleştiri gücünü yitirdi. Onun yerini medya aldı. Medya gümbür gümbür bağırıyor. Mesela Kahraman Tazeoğlu diye bağırıyor. Siz de bir iskemlenin üstüne çıkmış, arkadaşlar, bunlarda edebi özellik yok, etmeyin, yapmayın, aman ha, filan diyorsunuz. Zavallıca bir durum. Eleştiri nicelik olarak da nitelik olarak da hep geride kaldı. O ayrı. Ama kalmasa ne olacak ki? Artık medyanın gümbürtüsünden hiçbir şey duyulmuyor. Gazetelerin eklerinde sektörel yazılar yayımlanıyor. Eleştiri itibarını, haysiyetini kaybediyor. Okuyup yazan küçük bir seçkin sınıf içerisinde belli bir değeri olabilir. Genç öykücülerin tutunmasında, kabullenilmesinde bir faydası olabilir. Ama bu etkiyi abartmamak lazım.
15 Temmuz darbe girişimi sizde nasıl bir tepkiye sebep oldu. Böylesi bir halk direnişi edebiyatımızda nasıl bir karşılık buldu? Böylesi büyük kırılmalar edebiyatı nasıl etkiler?
Cumhurbaşkanının çağrısından önce sokaklara çıkmaya karar vermiştim. Çıktım da. Başımıza ne geleceğini bilmeden, Mehmet Kahraman’la arabamıza atladık ve yollandık. O gece imtihanı kazandığımı düşünüyorum. Zira öle de bilirdik. Birisi bizi hedef de alabilirdi. Konya’da askerler sokaklara çıksaydı içimizden bir kısmı şehit olmuştu. Biz evimizden dışarı çıkarken, tüylerimiz ürpermekteydi, gözlerimiz yaşarmaktaydı, babam aradı, babamın ağlayan sesini hiçbir zaman unutmayacağım. Onu teselli ederken ne kadar çaresiz kaldığımı da. Şimdi bile bunları yazarken tüylerim ürperiyor. Edebiyatımızın olaya reaksiyonu gayet iyiydi. Sol çevrelerden bir şeyler beklemek yanlış olur. Bu ülkede mağduriyetin adresleri vardır. Sizin adresinize uğramayan bir mağduriyet umurunuzda olmaz. Böyle oldu. Ama bizim tarafın reaksiyonu iyiydi. Birkaç aydır dergilerde yayımlanan şiirlere bakıyorum, içlerinde çok kötüler de var. Ama çok iyiler de var. Artık zamanla iyi kötüden ayrılacaktır. Önemli olan daha ilk dakikalardan itibaren, herkeste bunun şiiri, öyküsü yazılmalıdır, gibi bir fikir oluştu. Nitekim yazılmaya da başlandı. Nitelik açısından tatmin edici şeylerin çıkması için zaman gerekecek. Bu kırılmalar, geçmişte görüldüğü gibi, belli bir süre edebiyatın siyasallaşmasına sebep oluyor. Derken tansiyon düşüyor, gene eski mecrasına geliyor. Bu dönemde edebiyatımızın daha politik ve toplumsal eğilimler kazanacağı kesin.
Akademi ile sanatçılar arasında hep bir gerginlik, anlaşmazlık vardır; hatta güvensizlik. Sizce neden böyle?
Akademiye karşı bir alerjimizin olduğu kesin. Bunun sebebi, modern bilimin temellerinin batıda atılmış olması ve bu temellerin dinle olan mesafesidir. Akademi bize baştan uzak ve yabancı geliyor. Türkiye’nin yakın tarihinde de üniversiteler daima resmi ideolojinin kaleleri idiler. Ne öğrenci olarak ne de hoca olarak bizi içine almayan bir yapı idi bunlar. Bir başka sebep, bilimin yöntemi bize bizden uzak ve soğuk geliyor. Kendimiz olmamıza izin vermeyen bir dili var bilimin. Bunlar üst üste binince bizlerde bir alerji olması normal. Sanatçıların mesafesi ise çok normal. Zira sanat, böylesi bir dili benimsemekte daha da zorlanacaktır. Öte taraftan, arkadaşlarımızda tutarsız tavırlar da var. akademik kariyer yapanlara dünyalık gözüyle bakıp çocukları bir üniversiteyi kazandığında telefona sarılan, orada bizden birileri var mı, diyen arkadaşlar… “Rektör müspet biri mi?” cümlelerini az mı duyduk. Akademik çalışmalara burun kıvırıp rektörlük makamında “müspet biri”ni aramak nasıl bir çelişkidir?!
Her neyse… Her şey için teşekkür ederim: Temmuz dergisine ve Akif Hasan Kaya’ya…
