Ferhat ile Şirin Hikâyesi
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

İkindi güneşi ovayı kasıp kavuruyordu. Etrafta serçe ve ispinoz seslerine karışan cırcır böceği sesleri, kendine has bir melodi oluşturuyor; hafiften esen rüzgârla esneyen ağaçlar, bu melodiye tempo tutuyordu. Her şey ne kadar da düzenliydi. Ağaçlar, kuşlar, cırcır böcekleri, rüzgâr hatta ovayı kasıp kavuran güneş bile bu düzenin bir parçasıydı. Uzun boylu adam, kolundaki Rolex marka saate bakarken bu düzeni bozduğunu düşündü. Hâlbuki köyde doğup büyümüştü. Derede tepede sapanla çok serçe avlamışlığı vardı. Demek ki zamanla değişiyordu insan. Zaman değiştiriyordu insanı. Belki de suçlu, zamandı.

“Murat Hocam bir saat oldu, daha yolumuz var mı?”

“Muhtarın tarifine göre gelmiş olmamız lazım. Meşelikten çıkınca dere karşınıza çıkacak. Ora, demişti” diye cevap verdi Murat Hoca, ensesinden sırtına akan terleri silerken.

“ Hocam dere falan yok buralarda.”

“Biraz daha yürüyelim, bulamazsak döneriz.”

Belli belirsiz bir of, çekti uzun boylu olan. İki günlük hafta sonu tatilini şu dağ başına gelerek neden heba etmişti? Evde olsa büyük ihtimalle öğleye kadar yatar, öğleden sonra da arkadaşlarıyla yüzbir çevirirdi. Eşi bazen kızardı, senin gibi okumuş adama kahve köşelerinde taş oynamak yakışıyor mu, diye. Ama haftanın yorgunluğunu öyle atıyordu. Ne yapabilirdi ki? Pazartesi derse gittiğinde yorgun olacaktı şimdi.

“Hocam üzerine spor bir şey giyseydin bari, gitti güzelim takım” dedi tekrar uzun boylu olan.

“Ne bileyim, yaptığımız iş ciddiyet kazanır diye düşündüm.”

Öyle düşünmüştü düşünmesine de hiç düşündüğü gibi olmamıştı. Köy meydanında arabadan inince insanlar onları baştan ayağa süzmüş, buralarda ne işiniz var, der gibi bakmışlardı. Köyün derme çatma kahvesinde iki çay söyledikten sonra yanlarına yanaşan birkaç kişiye üniversitede öğretim görevlisi olduklarını, buraya halkbilimi alanında derleme yapmaya geldiklerini, kendilerine yardımcı olurlarsa memnun olacaklarını söylediklerinde ikisinin de yüzüne anlamsızca bakmışlar; neden sonra içlerinden biri muhtarın kendilerine yardımcı olacağını söylemişti. Sonra muhtarın evine gidip dertlerini muhtara güzelce anlatmışlar, muhtar uzun uzun düşünmüş, daha sonra meşeliklerin az ilerisinde, dere kenarında Deli Baba diye birinin yaşadığını, Deli Baba demelerine rağmen deli olmadığını, akıllı da olmadığını, köydeki evini terk edip dağda, bir barakada tek başına yaşadığını, akşama kadar dereye çakıl taşı atarak zaman geçirdiğini, köyün en yaşlısı olduğunu, çokça hikâye bildiğini söylemişti.

“Muhtarın tarif ettiği dere burası galiba” dedi uzun boylu olan, ileride şırıldayan dereyi göstererek.

“Evet, ihtiyar da buralarda olmalı.”

“Murat hocam yanlış anlama ama neden buralara kadar geldik? Şehirde de bir sürü yaşlı, güngörmüş adam var…”

“Olmaz…” diye sözünü kesti. “Şehirdekinin bildiği, herkesin bildiğidir. Saf halk hikâyelerinin kaynağı böyle el değmemiş yerlerdir. Bu yörük köyü tam da böyle bir yer.”

“ Profesör çalışmanı inşallah kabul eder.”

“İnşallah.”

O sırada ilerideki büyük sivri kayanın yanındaki kurumuş meşe ağacının altında, birisinin oturduğunu gördüler. Adam dereye taş atıyordu. Aradıkları adam bu olmalıydı. Yanına temkinli adımlarla yaklaştılar.

“Merhaba bey baba” dedi Murat Hoca.

Adam cevap vermedi, duymamış gibiydi. Saçı sakalı birbirine karışmış, elleri kirden siyahlaşmıştı. Üzerinde rengi atmış bir gömlek vardı. Pantolonunu düşmemesi için beline iple bağlamıştı.

“Merhaba bey baba” dedi tekrar yüksek sesle.

İhtiyar adam başını kaldırdı. “Ne var, ne istiyorsunuz?” dedi.

“Biz şehirden geldik. Üniversitede öğretmeniz. Halk hikâyeleriyle ilgili çalışma yapıyoruz. Bildiğin bir iki hikâyeyi bize anlatır mısın?”

İhtiyar adam ikisini de baştan ayağa süzdü. Beyaz, gür kaşlarını çatarak başını yere eğdi. Elindeki taşı suya fırlattı.

“Kim dediyse yanlış demiş. Ben bir şey bilmem.”

“Ama bey baba kaç saatlik yoldan geldik. Bize yardımcı ol. Ne olur!”

İhtiyar adam derin bir nefes aldı, düşündü.

“O zaman yiyecek verin, iki gündür kimse bir şey getirmiyor.”

“Yiyeceğimiz yok ama bundan versek olur mu?” dedi Murat Hoca cebinden çıkardığı parayı uzatırken.

“Tamam”

“Peki, ne anlatacaksın bize?”

İhtiyar adam yine düşündü. Çok uzun düşündü bu sefer. Öyle ki, uyuduğunu sandılar.

“Size Ferhat ile Şirinin hikâyesini anlatayım o zaman” dedi neden sonra.

“Tamam, dinliyoruz” dedi Murat, çantasından çıkardığı ses kayıt cihazını açarken.

İhtiyar adam öksürerek boğazını temizledi ve “bundan kırk yıl evveldi” diyerek anlatmaya başladı…

Yeni yeni yeşermeye başlayan meşe fidanının altına oturmuş, elindeki çakıl taşlarını dereye fırlatıyordu. Suyun yüzeyinde bir iki seken taş, dere kenarındaki birkaç kurbağayı ürküttükten sonra suya gömülüyordu. Bu derede taş sektiren ilk kişi değildi o, sonuncu da olmayacaktı. Köyün âşıkları gözden ırak olduğu için genellikle burada buluşur, birbirini beklerken bir dilek diler – dilekleri tez zamanda kavuşmak olurdu - dileğin gerçekleşmesi için de dereye taş atarlardı. Gelenek haline gelmişti bu.

O da Şirin’le burada buluşuyordu. Uzaktan uzağa işmar edip anlaştıktan sonra Ferhat buluşma yerine birkaç saat önceden geliyor, heyecanla bekliyordu.

“Merhaba” dedi arkasından ince bir ses.

Ferhat da “merhaba” dedi kırık dökük bir sesle. Onu görünce sesi düğümleniyor; günlerdir özenle seçip dilinin ucunda beklettiği onca sevgi kelimesi, bir bir eriyordu. Mum gibi eriyordu onu görünce. Ancak bu, çoğalan bir erimeydi. Eridikçe Şirinleşiyordu.

Vakti zamanında Ferhat’ın dedesi, kan davasından kaçıp gelmişti bu köye. Hem gözden ırak, hem de ekini buğdayı bol demişti gelirken. Dedesi gibi babası da davar çobanlığı yapmış, aklı ermeye başlayınca Ferhat’ı da koyuna götürmeye başlamıştı. Ferhat sevmiyordu bu işi. Muhannete muhtaç olmamak için yapıyordu. Bazen köylerini çevreleyen Kınalı Dağlara dalar giderdi. O dağların arkasında buradakilere benzemeyen, kim bilir ne hayatlar vardı? Ne zaman darlansa, imrenirdi görmediği o hayatlara. Ossat öfkelenirdi Kınalı Dağlara, öteleri neden ırak eylersiniz diyerek. Bir süre sonra öfkesi diner, kabullenirdi her şeyi. Bunları düşüne düşüne akşam ederdi. Bazen de bir ağaç gölgesine oturur, saz çalardı. Babasından öğrenmişti saz çalmayı. Hem çalar hem söylerdi. O, çalıp söyledikçe her şey lal kesilir, onu dinlerdi. Bazen nefes, bazen de içli bir ağıt olurdu sesi. Sesi vadilerde, dere boylarında yankılanır, gökyüzüne yükselir, sonra acılı, ağır, kostak inerdi yere.

Bir gün babası Bekir Ağa’nın davarlarına çoban aradığını, kendisinin yapıp yapamayacağını sordu. O da “yaparım babam” dedi. Babası gidip konuştu Bekir Ağa’yla. O da kabul etti.

Bekir Ağa’nın Şirin derler bir kızı vardı. Şirin, adı gibi şirindi. Güzelliği dillere destandı. Adı, komşu yörük köylere varıncaya dek yayılmıştı. Daha göğüsleri tomurcuklanmaya başlar başlamaz dünürcüler Bekir Ağanın eşiğini aşındırmaya başlamıştı da, Bekir Ağa hepsine de “yazılmamışsa ezelden, ne gelir elden” demişti.

Bekir Ağa çok severdi kızını. Tek evladıydı. Ondan sonra çocukları olmamıştı. Çok tabip dolaşmış, derman bulamamışlardı dertlerine. Horantası kalabalıklaşsın, evi cıvıl cıvıl çocuk sesiyle dolsun istemiş, olmamıştı. Ne yapabilirdi? Yüce Mevla böyle takdir etmişti. Buna da şükürdü. Yaradan Şirin gibi bir evlat vermişti ona. Onun gibi terbiyelisi, iyi huylusu, ayağına carısı yoktu köyde. Bazen “on dene evladım olacağına, Şirin gibi bi dene olsun yeter” diyerek teselli ederdi kendini.

Ferhat görür görmez sevdalandı Şirin’e. Hem de sevdanın karasına… Akşamları davarları evlerinin yanındaki ağıla getirdiğinde onu görmek için işi ağırdan alır, eğleşirdi oralarda. Onu görünce göynü yeğnilir, o gece rahat bir uyku girerdi gözüne. Bazen göz göze gelirlerdi. Yörük kilimi gibi nakış nakış bakışlarıyla, ürkek bir ahu gibi bakardı. Bir anlık bu bakış, Ferhat’a günlerce azık olurdu.

Sevda, Ferhat’ın göynüne toprağa düşen bir tohum gibi düşmüştü. Her geçen gün daha da kökleşiyor, dal budak salıyordu. Düşleri, hayalleri hep Şirin olmuştu. Onun hayaliyle yatıp kalkıyordu. Yüreğinin gizini aşikâr etse belki bir parça hafiflerdi. Ama kime aşikâr edebilirdi? Kime aşikâr ederdi Şirin’den başka? Şirin hem dertti hem derman. Dermanı sahibinden istemeliydi. Göz göze gelmeler kâr etmiyordu artık. Bakışlarındaki derin uçurumlar, günbegün ölüme çekiyordu sevdalı yüreğini. Bu böyle olmayacaktı. Onunla konuşmaktan başkaca çare yoktu.

Bir gün hiç ummadığı anda bu fırsatı yakaladı. Davarları ağıla sokuyordu yine. Sağa sola bakmış, Şirin’i görememişti. Tam işini bitirip uzaklaşırken onu gördü. Elinde testilerle pınardan geliyordu. Ferhat’ı görünce yavaşladı. Başını kaldırıp baktı Ferhat’a. Hiç bakmadığı gibi baktı. Direkt gözlerinin içine, sakınımsız, ürkmeden… Hatta davetkâr… Ferhat dondu kaldı, bedeninin feri çekildi, yüreğindeki ağu, kasıklarına inmeye başladı. Bir an sürdü bu.

“Terlemişsin çoban. Hele su iç de için ferahlasın” dedi testiyi uzatırken.

Ferhat ne diyeceğini bilemedi. Nutku tutuldu. Testiyi elleri titreyerek aldı. İçti. Boğazına su kaçtı, öksürdü. Gene içti. Ömründe hiç böyle tatlı su içmemişti. Su değil aşk badesiydi sanki. İçtikçe eğnine yeniden hayat geldi. Sesi titreyerek teşekkür etti testiyi uzatırken. Öyle sandı. Testiyi alan Şirin, ahu gibi sekerek yoluna devam etti.

Ferhat öyle yeğnildi öyle yeğnildi ki tüy gibi oldu. Eve giderken sevinçten ayakları yere değmiyordu. Anası onu bu halde gördü de “bizim deli oğlan, essahtan delirdi” dedi. Delirmemişti Ferhat. Tabip, yarasına el değdirmişti. Ne güzel de değdirmişti. Her gün değdirse, ömür boyu yaralı kalmaya razıydı. İçindeki yangını görmüştü Şirin. Yoksa neden su versindi? Anlamıştı bunu. Bundan gayrısı çorap söküğü gibi gelir, diye düşündü. O gece rahat rahat uyudu.

Ondan gayrısı çorap söküğü gibi geldi. Göz göze gelmeler zamanla çekingen gülüşlere, çekingen gülüşler içli bakışlara, içli bakışlar çekingen sözlere, çekingen sözler sevda sözlerine, sevda sözleri tenhalarda buluşmalara kadar gitti. İçi içine sığmıyordu Ferhat’ın. Yeniden doğmuş gibiydi. İnsanlar fark etmişti ondaki bu değişimi de “güttüğün iki keçi, ıslığın dağı taşı götürüyor” diyerek dalga geçmişlerdi.

Şirin de ona vurgunmuş da haberi yokmuş Ferhat’ın. Göz göze gelmeler, uzaktan uzağa işmar etmeler, birbirine ayna tutmalar artık ikisinin de mutluluk sebebiydi. Arada bir buluşuyorlardı da. Fazla konuşmazlardı buluşmalarında. Birbirinin varlığını hissetmek, ikisine de yeterdi. Son buluşmalarında aralarında şöyle bir konuşma geçti:

Şirin’in dediğidir:

“Ferhat’ım, yiğidim! Biliyon sevdalıyım sana. Gözüm sende açıldı, sende bildim sevdanın töresini. Gene biliyon ki köylük yerde adın çıkacağına canın çıksın derler. Hakkımızda dedikodu aldı yürüdü. Komşular laf vurur, anam sohranır. Demem o ki iş resmiyete binsin, erim olasın.”

Bu söz üzre Ferhat’ın dediğidir:

“Şirinim, yaban gülüm. Sabah akşam hayalinle yatar kalkarım. Sana sevdalanalı uyku dinek hak getire. İstemem mi evimin kadını olmanı? Lakin halımı bilirsin. Sazım ve bacağımdaki yamalı pontuldan başkaca sermayem yoktur. Baban ne der bu işe?”

Şirin dediğidir:

“Bu işin yolu töresi budur Ferhat’ım. Yuvasız kuşun yuvasını yapan Mevla, bize de yardım eder.”

Ferhat’ın dediğidir:

“Tamam Şirin’im, istetecem seni.”

Birkaç gün sonra babası ve anası önde, Ferhat arkada Şirin’i istemeye giderken, onları ikna etmesi hiç de kolay olmamış; gürültüleri hane dışına kadar taşmıştı. Sözü anası bırakıyor, babası alıyor; babası bırakıyor anası alıyordu. Dellendin mi oğlumlar, uğrular mı uğruyor sanalar, ayranı yok içmeyeler havada uçuşuyordu. Fakat Ferhat Nuh, diyor da peygamber demiyordu. Laflarının fayda etmediğini görünce çaresiz yola düzüldüler.

Bekir Ağa hoş karşıladı misafirlerini. Açlıklarını sordu. Tokuz, dediler. Çay için, dedi. İçeriz, dediler. Çaylar geldi. Ferhat’ın babasını sıkıntı bastı. Terledi, kıvrandı. Bekir Ağa fark etti durumu.

“Gardaşım senin bi sıkıntın var. Anlat hele” dedi. “Sıkıntımız şudur ki… “dedi ve Allahın emri peygamberin kavli diyerekten başladı konuşmaya. Bekir Ağa renkten renge girdi, burnundan soludu.

“Ayıptır bre” diyerek sözünü kesti. “Ben davarlarıma çoban alırım, siz namahreme göz dikersiniz ha!”

Çemkirdi, pavkırdı, esti gürledi. Ferhat, ana babasıyla dışarı kendini nasıl attığını bilemedi.

Birkaç gün Ferhat’ın ağzını bıçak açmadı. Anası yemek getirdi yemedi, su getirdi içmedi. Oturdu pencerenin önüne. Kınalı Dağlara baktı da baktı. Şirin’i vermeyen Bekir Ağa değil de Kınalı Dağdı sanki. Kınalı Dağa karşı, içinde dağ gibi bir öfke büyüdü. Dağ gibi sustu. Ne yaptılarsa, ne dedilerse ağzından bir kelam alamadılar. Korktu anası babası. Aklını oynattı sandılar. Neden sonra“Beni gurbet tutar ana!” dedi.

“Buralar dar gelir bana. Bir vakt ayaklarım yaban tepsin, gözüm el yüzü görsün, göynüm yeğnilsin.”

Bu söz üzre anası aldı sözü:

“Aman oğul, can oğul, ne yer içersin yaban ellerde?”

Ferhat dedi:

“Bulursam yerim, bulamazsam yemem anam. Sazımı da alırım yanıma, hem çalar hem söylerim.”

Anası dedi:

“Var git oğul, dualarım seninledir.”

Ertesi gün Ferhat sazını bir omzuna, tüfeğini de diğerine taktı, düştü yola. Dağ tepe demedi yürüdü. Kimileyin ırmaklarla söyleşti, kimileyin cerenlerle oynaştı. Dağ başlarında, dere boylarında hem çaldı hem söyledi. İçinin ağusunu toprağa döktü, yanık sesi dağlarda yankılandı. Yoluna kimileyin yörük obası, kimileyin on beş yirmi haneli köy çıktı. “Aaa hak âşığı!” dediler. Omzundan indirdi sazını, koydu dizine. Sazı dertlerini aşikâr etti. O da sazın bedenine can oldu. Söyledi de söyledi. Dinleyenler dinlemeden yılmadı. Yoruldu sonra Ferhat. Ömrün sonu var da gurbetin sonu yokmuş dedi, döndü yurduna. Döndü dönmesine de göynü hiç yeğnilmedi. Şirin’in sevdası taş gibi duruyordu içinde. Doluya koydu olmadı, boşa koydu dolmadı. Bir gün pınar başında yakaladı Şirin’i. Gel hele, bi konuşak dedi. Olmaz dedi Şirin. Yarın, sivri kayanın orda, dere kenarında dedi.

Ertesi gün iki saat önceden gitti Ferhat buluşma yerine. Suda taş sektirdi, dilek diledi. Şirin geldi neden sonra. Merhaba dedi. Ferhat da merhaba dedi kırık dökük sesle. Öyleyken öyle böyleyken böyle dedi. Doluya koydum olmadı, boşa koydum dolmadı dedi. Ya bana gel, ya da göynümü geri ver dedi. Ah Ferhatım, can Ferhatım dedi Şirin de. Yokluğunda gündüzüm gece oldu, bir yanım sararıp soldu dedi. Lakin töre dedi. Var git babama, anlat derdini, dök içini, şansını bir kere daha dene dedi. Ferhat boynunu büktü. Tamam dedi belli belirsiz. Döndü gitmek için. Bir şey geldi aklına o sıra. Cebinden bir kolye çıkarıp Şirin’in boynuna uzandı. “Yüz görümlüğü gerdek gecesi takılır ama ben şimdi takmak istiyorum Şirin’im” dedi. “Tak” dedi Şirin de. Takarken “ele gönül indirmiyelim, indirirsek yaşamak haram olsun” dedi. “Olsun” dedi Şirin de. Ayrıldılar.

Ferhat uzun uzun düşündü Şirin’in dediklerini. Babam diyordu, töre diyordu Şirin. Daha da bir şey demiyordu. Ama gitmişlerdi istemeye. Babası it eniği gibi azarlamıştı. Üstelik başka çoban tutmuştu koyunlarına. Anasıgil’e bu konuyu açamazdı. Bizi elaleme rezil ettin diyerek günlerce sohranmıştı anası. Çaresizdi. Ne yapabilirdi? Günler geceler boyu düşündü. En son “anadan babadan fayda yok, kendi göbemi kendim keserim” dedi.

Ertesi gün omuzlarını dikti, gözünü kararttı, çıktı Bekir Ağa’nın yoluna. Ağam dedi, yutkundu. Şirin dedi, devamını söyleyemedi. Bekir Ağa da söylemesine fırsat vermedi zaten. Açtı ağzını yumdu gözünü. “Ulan it soyu… Ulan kıçı kırık… Açtın, önüne yal koydum… Yalın mı az geldi… Sen kim, Şirin kim… O kadar vurgunsan Şirin’e, Ferhat gibi git dağı del o zaman… Yıkıl karşımdan…”

Ferhat yıkıldı. İçindeki son umut tortusu da eridi böylece. Eriyordu her geçen gün. Yaprak gibi soluyordu. Günlerce evden dışarı çıkmadı. Uyku girmedi gözüne. Yine geçti pencerenin önüne, Kınalı Dağlara baktı da baktı. Baktıkça bunaldı. Bunalttı Kınalı Dağ. Ne kadar da yüceydi, aşılmazdı. Bekir Ağa mı, Kınalı Dağ mı daha aşılmaz, anlayamadı. Aşmalıydı. Arkasında cıvıl cıvıl, bambaşka hayatlar vardı; Şirin vardı. Düşündükçe düşündü; düşündü düşündükçe.

Anası “nen var oğul, sayrılandın mı oğul?” diyordu da duvara mı diyor, oğluna mı diyor bilemiyordu. Ağırına gitmişti Bekir Ağa’nın dedikleri. Namusuyla kızını istemişti sadece. Laf etmek nedendi? Taşı sıksa suyunu çıkarırdı. Onun gibi yiğidi var mıydı köyde? Bir de tutmuş, Ferhat gibi dağı del diyerek eğlenmişti. Eğlenilecek adam mıydı Ferhat? Dağı da delerdi taşı da. Yiğitti ya, her şeye gücü yeterdi. Yeterdi işte.

Ertesi gün Ferhat kazmayı küreği koydu omzuna, düştü yola. Nereye oğul, diyen anasının önünden sessizce savuştu. Köyü çıktı, meşelikleri geçti, dere kenarındaki sivri kayayı da geçtikten sonra Kınalı Dağın yamacında eğlendi. Sağ avucuna tükürdü, sol avucuna sürdü. Kazmayı aldı eline, indirdi Kınalı Dağın bağrına. Kazmanın sesinden ürken cırık ve ispinozlar havalandı. Bir kere daha vurdu. Bir kere daha… Bir kere daha… Vur ha vur… Vur Allah vur… Saatlerce vurdu. Günlerce vurdu. Açlığı taysınmadı. Susayınca dereden su içti. Tavşan uykusuyla uyudu. Soranlara bir şey demedi. Onlar da uğrular uğramış Ferhat’a dediler. Adı Deli Ferhat’a çıktı.

Ferhat kazmayı dağın böğrüne değil de Bekir Ağa’nın biçimsiz suratına indiriyordu sanki. Her indirişinde ah ettiğini duyuyordu zalım herifin. Birkaç darbede dağılıp gidiyordu Bekir Ağa’nın yüzü. Onun altından Şirin’in yüzü çıkıyordu. Biraz yavaşlıyordu. Ancak vurmaktan çekinmiyordu. Sürekli babasını koymuştu araya. Ferman padişahınsa dağlar bizimdir, diyerek gelememişti ardı sıra. Onun yüzü de birkaç darbede dağılıyordu. Sonra ezikliği çıkıyordu karşısına. Küçüklükten beri sürekli ezmiş, hor görmüşlerdi onu. Şimdi bile görenler deli, diye dalga geçiyordu. Bunları düşündükçe öfkeleniyordu. Bir iki darbede paramparça ediyordu ezikliğini. Sonra fukaralığı çıkıyordu. Bekir Ağa’nın onunla eğlenmesinin, ezikliğinin tek sebebi fukaralığıydı. Tam Kınalı Dağı delip ezikliğin ve fukaralığın olmadığı yepyeni bir hayata kavuştum derken, tekrar Bekir Ağa’nın biçimsiz suratı çıkıyordu karşısına. Her şey başa dönüyordu. Vur ha vur… Vur Allah vur… İğne ipliğe döndü. Sararıp soldu Ferhat.

Bir gün vururken kazmanın ucundan “çat” diye bir ses geldi. Taş sandı Ferhat. Fakat taş gibi sert değildi. Kürekle etrafını temizledi. Bir küptü bu. Kaldırıp baktı içine. İçinde altın vardı! Altın! Evet, altındı bunlar. Çığlık atmamak için kendini zor tuttu. Birini alıp dişleriyle ezmeye çalıştı. Saf altındı hem de. Vakti zamanında buralarda Ermeni gömüsü olduğu söylenirdi de söylentiden ibaret sanırdı. Söylenti değilmiş demek. Zengin olmuştu. Hala inanamıyordu. Her şey bitmişti artık. Kınalı Dağı dize getirmişti. Bekir Ağa görsündü şimdi, el mi yaman bey mi yaman. Köylüler görsündü Deli Ferhat’ı. Sararan yüzüne kan, kuruyan bedenine can geldi. Ayakları yere değmiyor, yükseliyordu. Yükseldikçe Bekir Ağa da Kınalı Dağ da küçücük görünüyordu gözüne. Kazmayı küreği bir kenara attı. Altınları üzerinden çıkardığı mintana doldurup kimseye görünmeden evine gitti.

Ferhat birkaç gün sonra, ana babasını alıp İstanbul’a gitti. Bir daha da gelmedi. Kendi gelmedi ama haberleri geldi. Böyük iş adamı olmuş dediler. Dili dönmüş, burnu büyümüş dediler. Daha çok şey dediler. Tüm denilenleri Şirin sessizce dinledi. Dinledikçe içi acıdı. İçi acıdıkça sustu. Sustukça içi daha fazla acıdı. Ne kadar içi acısa da Ferhat’ın bir gün kendisi için döneceğine inandı. Susa susa, içi acıya acıya bekledi.

Dönmedi…

Birkaç yıl sonra Ferhat’ın evlendiği haberi geldi…

Sonra Şirin ortadan kayboldu. Köylü seferber olup aradı ama sivri kayanın orada, dere kenarında Ferhat’ın hediye ettiği kolyeden başka ona dair bir ize rastlamadılar. Sonra sonra hakkında çok şey söylendi. Kimisi kendini dereye attığını, kimisi kırklara karıştığını, kimisi de...

İhtiyar adamın sesi düğümlendi, öksürdü. Daha fazla anlatmadı. Hikâyenin bir kısmını hızlı geçmiş, bir kısmını da hiç anlatmamıştı. Şirin’e ne oldu, sorusunu cevapsız bıraktı. “Yetsin artık” dedi sesi titreyerek. Bunun üzerine Murat Hoca ses kayıt cihazını kapattı. “Sağ ol bey baba” dedi.

Akşamın serinliği çökmüştü ovaya. Cırcır böcekleri ve kuş seslerinin yerini, derin bir sessizlik almıştı. Uzun boylu olan, “hadi acele edelim, geceye kalmayalım” dedi. Toparlanıp kalktılar. Tam gidecekken “sahi bey baba, Bekir Ağa’ya ne olmuş?” diye sordu uzun boylu olan. İhtiyar adam başını eğdi “kızının başına gelenlere dayanamayıp kendini dağlara vurmuş” dedi sesi titreyerek. Gözleri nemlendi.

Çantalarını omuzlarına takıp meşeliğe doğru yürümeye başladılar. Bir ara uzun boylu olan “bir de bey babanın hikâyesini dinleseydik, ne işi var acaba bu dağ başında” diye sordu Murat’a. Murat “boş veer, biz alacağımızı aldık. Bu derlemeyle doktoramı büyük ihtimalle veririm” dedi gülümseyerek. Uzun boylu adam, dönüp ihtiyara baktı. Hala dere kenarında oturuyor, yanaklarından süzülen gözyaşlarını siliyordu.

İsmail Isparta Arşivi