Derin ‘Ses’sizlik
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

Sabah olmuştu zaten, şimdi uyusa bir iki saat geçmeden otobüs duracak, indirecekti içinde ne varsa, kim varsa. Hem uyursa uyandığında gözleri kan çanağı, ağzında uykusuzluğun iğrenç tadı uyandırılıverilecekti. Öyleyse uyumanın bir âlemi yoktu. Uyuyamamanın âlemi vardı.

Uyuyamayanlar âleminde çeşitli insanlar vardı. Düşünenler, taşınanlar, boşa koysalar aldıramayanlar, doluyuysa çoktan taşıranlar… Hastalar da vardı elbet. Bir gözü tavanda diğeri yer döşemesinde, saatlerce ağzından akan tükürüğü sileceklerin horultusunu dinleyen felç zedeler, burun tıkanıklığından nefes alamayıp öleceğini düşünen gripler… Garipler, tüyü bitmemiş yetimler, bir lira için elini lüks arabaların camlarına sıkıştıran çocuklar… Oysa fark eder miydi uyutmaması bir oyuncak hayalinin bu masum çocukları?

Bilhassa otobüs yolcuları uyuyamazlardı gecenin seyrinde. Tıpkı bu otobüsün 8 numaralı yolcusu gibi. Hele bir de bebek zırıltısı da varsa fonda, uyuyamamak âlemi yollara serilenlerden sorulurdu o gece.

Fakat 8 numaralı yolcuyu uyutmayan şey bebek zırıltısından farklı bir sesti. Bir inleyiş, biri boğazını sıkıyor da çığlık atamayıp böğürüyorsun, boğazına takılan bir şeyi kusmak ister gibi sesler çıkarıyorsun… Tarifi imkânsız bu ses kimden geliyor olabilirdi. Hayır, hayır, horlama sesine hiç benzemiyordu. Horlama olsa bilirdi, her insanın çıkarabileceği potansiyel bir sese benzemiyordu. Garip ama bir insan sesi değil gibiydi. Kesik kesik geliyordu da tam uykuya dalacağı sırada uyku âleminden çekip çıkarıyordu onu.

Otobüs bir dinlenme tesisinde durdu. Yüzünü yıkayıp, temiz hava almak istedi 8 numara. Yıkasın, kulaklarını da yıkasın hatta. Belki bu garip ses(böğürtü) bilinçaltının vehminden ibaretti. Muhakkak öyle olduğunu düşündü ki kendisini otobüsten atınca bu sesin de arkasından geldiğini fark etti. Adım atsa adım atıyor, dursa duruyor, bir gölge gibi gecenin zehrine akıyordu. “Aööüiougshbxksdgnxk” gibi bir şeydi işte. Yazsan yazılmaz, taklit etsen beceremezsin geceyi zehre çeviren bu sesi.

Tesisin lavabosunda bile duyuyordu aynı sesi. Hay yarabbi bu gece de bununla mı sınanıyorum derken kendi kendine, anlamsız böğürtüye ince naif bir ses eklendi:

“Tamam, bitti bitti gel bakalım.” “Aööüiougshbxksdgnxk”

Nihayet bir anlam verebildi sese. Yaşlı bir teyzeymiş, nefes alamıyor da boğazından böyle hırıltılar çıkıyormuş demek ki diye düşündü. Bu düşünceyle biraz rahatladı. Aklının vehminden korkar olmuştu. Görüntünün olmadığı, sadece sesle beliren bir sanrının zannından kurtuldu. Yoksa bu kurtuluş da mı bir vehimdi?

Otobüse tekrar döndüğünde içine çektiği soğuk ve temiz havayla ferahlamış buldu kendini. Tesise bakan pencere tarafındaydı koltuğu. Başını cama yasladı, uyku muyku ne gezsin, gitmişti işte. Otobüse doğru gelen iki karaltı gördü. Biri anne, diğeri bir çocuktu. Bir kadın siluetinin yanına bir çocuğun varlığı eklenince hemen anne diyebiliyorduk demek. Karaltı yaklaştıkça seçti hallerini. Çocuk zıplayıp duruyordu. Annesi tutuverdi elinden otobüse bindirmek için. “Tamam, bebeğim hadi bas bakalım, bas bas, bir tane daha…” “Aööüiougshbxksdgnxk”

Böğürtünün esas sahibi bu masum çocuk muydu? Anne ve çocuk geçerken 8 numaralı koltuğun yanında, aşikâr oldu ses ve kaynağı. Dönüverip de bakınca 8 numaradaki genç kıza, kız ürktü ilkin. “Aööüiougshbxksdgnxk” çocuktan bizzat duyunca bu garip sesi yüzünü yumuşattı, zira bir çocuğa korkuyla bakılmazdı hiçbir zaman. Genç kız, bu birkaç saniyede hikâyesini okuyuverdi masumcuğun gözlerinden.

*

Herkes gibi doğmadım. Herkes gibi konuşmadım, yaşamadım.

Herkes gibi ölmedim de.

Doğumum zor olmuş. Doğumum aslında olmaması gereken bir doğummuş. Normal bebekler gibi ağlamamışım, boğazımdan hırıltılı sesler, böğürtüler çıkarmışım hep. Kendi sesimi duyana kadar, bilincim açılana kadar fark etmemişim elbette sesimi. Annemden başka herkes kulaklarını kapatıp benden uzaklaşana kadar da bir tuhaflığımın olduğunu anlamamıştım.

Babam bir gece uyanıp “Sussun artık!” diye bağırdığında, annem yanıma gelip yüzümü bağrına bastıra bastıra ağladığında kendi sesime düşmanlığım başladı. Yine o gece anlamıştım ki annem ve benim varlığım arasında eşsiz bir paradoks vardı. Ben mi onun sebebiydim, o mu benim? Fakat o benim varlığımı kabullenmiş, üstelik kusuruma rağmen çok sevmişti. ‘İnsan’ adlı varlıkla ilgili en çarpıcı tespitim bu olmuştu. Bir insan kabul edilemez ve belki de dayanılamaz kusurunuza rağmen sizi bağrına bağrına basıyorsa kuşkusuz o insan bir ‘anne’ydi.

İnsanlarla ilgili tespite devam ediyordum zaman mekân tanımadan. Özellikle sesimi duyar duymaz yüzlerini buruşturan, korkan insanları tespit ediyordum. Yüzlerini hafızama kazıyordum, annemin ötelerin ötesi dediği yerde bu iğrenç sesi terk edip konuşabildiğimde onları şikâyet edecektim.

Henüz on yaşındaydım. Annem beni bir yere götürüyordu. Bende nereye diye soracak istidat zaten yoktu, annemde de nereye gittiğimizi söyleyecek mecal kalmamıştı. Anlardım, anladım da. Kocaman bir otobüse bindiğimizde, ara ara çıkardığım böğürtülerden uyanıp cık cıklayan insanlara karşı annemin mahcup olduğunu da anlıyordum. İnsan tespitime burada da devam edecektim elbette. Bir ara otobüsten inip tekrar bindiğimizde koltukların arasından geçerken bana bakan bir çift göz vardı. Durdum ve ona da şiddetle bağırdım. “Aööüiougshbxksdgnxk” O gözlerin sahibinin yüzünü de dikkatle işledim beynime. Bir daha gördüm mü peki bu yüzü? Hayır. Onu şikâyet etmeyecektim, çünkü o, annemden başka sesimi duyduğunda tiksinmiş, korkmuş gibi bakmayan tek insandı.

Birkaç senenin ardından, bir gece yine babamın sesiyle uyandım. Konuşamasam da duyardım, çok net duyardım ama bu mırıltılara bir anlam veremedim. Boğuk boğuk sesler de gelmeye başladı eş zamanlı. Hatta benim boğazımdan çıkan seslere benzettim bir an. Nefesimi tuttum, kolumu ağzıma bastırıp ayaklarımın ucuna basa basa odamdan çıktım. Onların odasına geldiğimde, kapıyı araladım. Babam yastığını annemin kafasına bastırıyordu.

Ben mi annemin sebebiydim, annem mi benim? Bunu hiçbir zaman bilemedim. Onun mezarının başında sessizce ağlayamazken, daha şiddetli böğürürken, sesim acı olup göğe akarken bile… Mezarından bir avuç toprak aldım, ağzıma doldurdum. Onun için toprak oldu dediler, ben de toprak olacaktım. Bir avuç daha aldım ağzıma. Tükürüklerim çamurlaşıp çeneme akıyordu. Anlamsız bağırışlarım kesilmiş gibiydi. Ben toprak yutmuyordum. Toprak beni yutuyordu.

13 yaşındaydım. Babamı bir daha hiç görmedim.

Artık hep yalnızdım. Bu yalnız kalış etrafında çok kimsenin olmasına rağmen kendini yalnız hisseden ergenlerinkinden değildi. Hakikaten etrafımda kimse yoktu. Yalnızdım.

İnsanların “Ömür işte geldi geçti.” dedikleri şeyi tanımlayamadım kendimce. Seneler birbiri ardınca sıralandı. Yaşamak gereksiz bir ayrıntıydı. Nasıl yaşadığımsa daha gereksiz… Ne yediğim, ne içtiğim, neyle geçindiğim... İnsanlardan bir şey istemeye tenezzül etmeyecek kadar farkındaydım acziyetimin. İhtiyaçlarımı gören ve tüm bunlara kudreti yeten birinin varlığını kabul etmiştim. Ondan istiyordum. Gerisi teferruattı.

Benim yalnızlığımda insanlar yoktu. Kitaplara verdim o bencil ordunun yerini. Okudum, okudum, boğazımdan çıkan o çılgın ses kelimelere karıştı. Karmakarışık şeyler okuduğum da oldu. Yazılmış her şeyin bir anlamı var mıydı, yoksa yazılmış hiçbir şey manasız kalır mıydı? Bunun gibi birçok dilemma tekdüze hayatıma keşmekeşlik katıyordu. Ve bu keşmekeşin en can yakanı anneme duyduğum hasretti.

“Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde” dediği gibi bir şairin, benim de varlığım böylesi bir suçtu. Ölümü yaşamanın öncesine koyuyordum, hayatta kalmak acıtıyordu canımı. Ama bu önceleyişin kendiliğinden olmasını da istiyordum.

Etrafımda sesimden rahatsız olacak kimse kalmayınca, kendim tahammülsüzleşmiştim kendime. Bu yüzden televizyonun sesini sonuna kadar açardım. Onun sesi istemsiz böğürtümü bastırsın diye… Bir gün boş boş bakarken içi gereksiz insanlarla dolu bu kutuya bir habere rastladım. Çok fazla peynir tüketen insanların, yatak çarşaflarına dolanarak öldükleri(?) haberi ilgimi çekmişti. İlk aşamada oldukça saçma görünebilirdi. Elbette tenekelerce peyniri yemeyecektim. Fakat ikinci aşaması beni derin bir ‘ses’sizliğe gömebilirdi.

26 yaşındayım.

Bütün bunları yazmadım. Sadece düşündüm. Düşünmeye devam ediyorum. Yatağımda boyuna kıvrılmış çarşafı (annemin çiçekli çarşafını) boynuma bir defa sarıp kalan kısmını bacaklarımın arasına sıkıştırmış bir halde ölümün beni öncelemesini bekliyorum. Ben mi annemin sebebiyim, o mu benim, belki de birazdan öğreneceğim.

*

Yıllar önce hikâyesini gözlerinden okuduğu çocuğun haberini okuyordu 8 numaralı yolcu. ‘Ses’sizce öldüğü haberini...

Eminenur İskender Arşivi