Şark’ın Kandili
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

İkindi namazını, geniş sayılabilecek odayı biraz düzene sokup birlikte kıldılar.

Gençlerin en büyüğü olan Cafer, imamlık yaptı onlara. Kâhyanın küçük oğlu, Leyla’nın seslenmesi üzerine aşağıdan gelip abdest almak isteyenlere yol gösterdi, yardımcı oldu. Selma da yatağından inip namazda onlara katıldı yeğeni Leyla ile. Onun namaz esnasında tekrar rahatsızlanmasından korkan Cafer, ister istemez tedirgin oldu, bir kulağı hep arkada, arkasındaki saftaydı sanki.

Namazdan sonra tekrar yatağına çıktı Selma. Sesini alçaltarak Leyla’ya bir şeyler söyledi. Ellerini ince yorganın üstüne koydu. Yan yana. Bitiştirerek. Gövdesine göre fazlasıyla küçük görünüyordu elleri. Bir süre ellerine bakıp durdu sanki. Ellerinin üstünde bir şeyler yazılıymış da onları okuyormuş gibiydi. Hiçbir şekil, süs ve takı yoktu ince ve düzgün parmaklarında. Gençler de hiç ses çıkarmadılar o esnada. Bir iki dakika sonra Leyla, kâhyanın oğluyla odaya girdi. Ayran soğutmuşlardı aşağıda. Önce teyzesine uzattı bardaklardan birini. Bu kez hiç itiraz etmedi kadın. Sonra gençlere doğru yönelmişti ki Ahmet bir çırpıda ayağa kalkıp tepsiyi onun elinden aldı. Arkadaşlarının ayranlarını o verdi. Teşekkür ettiler. Biraz sonra Ahmet tekrar topladı bardakları, tepsiye dizip bir kenara koydu. Bir süre onları izleyen Selma, arkasındaki yastığı düzeltip konuşmaya başladı:

- “Allah rahmet eylesin, Kudüs’ü bizlere tekrar armağan eden ve onun düşmemesi için gece gündüz koşturan, uyumayan, birkaç yıl içinde hızlıca yaşlanarak vefat eden Selahaddin’in çehresi karanlık içinde yitip gitmedi. Onu anlatan, onun gayretlerini yazan, okuyan, aktaran çok sayıda insan yetişti. Fakat Nureddin için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Birkaç çiziktirme dışında, benim görebildiğim, ne emirlerinden biri himmet etti bu konuda ne de eli kalem tutan âlimlerimiz, hocalarımız. Adı saygıyla anılan biri olsa da hâlâ, onun hakkında konuşulanlar bir akşam ezanı kadar kısadır. Halbuki hepimiz biliriz ki Selahaddin’e o yolu açan da Nureddin’den başkası değildir.”

- “Üzerine bir hürmet örtüsü atılıp unutulmaya terk edildi sanki. Aslında birçok isim için böyle bu durum. Müslüman Şark’ın huyu olmuş nerdeyse bu.”

Cafer, gevşemeye başlamış, çekingenliğini biraz da olsa üstünden atmış gibi görünüyordu şimdi. Akıllı delikanlı, kadının da kendilerini rahatlatmak için fazladan bir çaba sarf ettiğini anlamakta gecikmemişti.

-“Güzel söyledin evladım. Uyuşukluğumuz hâlâ devam ediyor işte. Sadece birbirimizle didişirken cevval oluyoruz nedense. Hani nerde Hatice anamızın gece gündüz didinerek kurduğu o güzelim ocağa mirasçı olanlar? Şehitlerin efendisi Hamza’yı dilinden düşürmeyenler, cenklerin aslanı ve ilim beldesinin kapısı Ali efendimizin yolunda yürüyenler nerde bugün? Kadın erkek bir avuç müslümanın üstüne titreyerek canlı tuttuğu ve Allah’ın bütün arzını ışıklandırdığı o ateş hangi sinelerde yanar şimdi? Hangi alınlarda ışıldar?”

Kadın Hoca, gücünü ve dikkatini iyice toplamış görünüyordu. Söz ırmağı yavaş yavaş akmaya başlamıştı işte.

-“Frenkler kapılarımıza dayandığında bile uyuşmuş başımızı kaldıramadık yerden. Birbirimizle didişmeyi bırakmadık. Ne Bağdat’taki Halife zamanında el uzatabildi korkuyla titreşen şehirlerimize ne de Mısır’da kendine derdine düşmüş, düşmanla anlaşmaktan bile çekinmeyen soysuz vezirlerin oyuncağı olmuş Fatımi Halifesi ciddi bir fiske vurabildi bu kâfirlere. Ceylan kovalamayı, cilveli dilberlerle oynaşmayı kardeşlerine yardım etmekten yeğ tuttu meliklerin, emirlerin çoğu. Arşa çıkan çığlıklar, daha kulaklarına değmeden silinip gitti onlarca beldede.”

- “Bir akrabamız vardı Kudüs’te yaşayan. Kendisi başka bir şehirde olduğu için kurtulmuş ama neredeyse bütün yakınlarını kaybetmiş Frenk istilası sırasında. Her seferinde ağlayarak anlatırdı bize olup bitenleri. İnsanın içi parçalanıyordu dinlerken.” dedi Hamza.

- “Kudüs, Kudüs! Bütün dinlerin gözbebeği olan Kudüs’ün çektiğini çeken, yaşadıklarını yaşayan başka bir şehir var mıdır acaba dünyada? Allah onları kahretsin, akbabalar gibi üşüştü melun Frenkler salihlerin, peygamberlerin yurduna. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmadılar neredeyse. Arzın o muhteşem gerdanlığında kırılmadık yer kalmadı.”

Yazmayı bırakıp bütün dikkatlerini vererek dinlemeye başlamıştı gençler. Ara sıra odayı dolduran kâğıt kalem cızırtısı da duyulmuyordu artık.

- “Kendi dindaşlarını ve Yahudileri kılıçtan geçirirken de elleri hiç titrememiş.” diyerek söze girdi Ahmet. Gözleri kısıktı, o farkında olmasa da konuşurken eli çenesindeki bir tutam sakala gidiyordu.

Bir şey hatırlamaya çalışıyormuş gibi yüzü kısa bir süre düşünceli bir hâl alan, nereden başlaması gerektiğini zihninde tartıyormuş gibi görünen Selma sesini biraz daha yükseltti:

- “İki kere gittim ben Kudüs’e. Çok sayıda insanla görüştüm, konuştum. Bizzat Frenkler itiraf ettiler zaten yaptıkları katliamı. Açıkça anlatanlar, yazanlar da oldu bu mezalimi. Gördüklerine dayanamayıp şehirden ayrılan, tanık olduklarını gözyaşlarına boğularak aktaran Frenk hacılar da vardı nitekim. Allah o zalimlerin hesabını zorlaştırsın, yollarında yürüyenleri geri çevirsin. İki üç gün içinde yetmiş binden fazla müslümanı, yahudiyi hatta mezhebi farklı diye kendi dindaşlarını kılıçtan geçirdiler. Mabetlere sığınanlar bile genç yaşlı, kadın erkek denmeden boğazlandı. Bazı yerlerde akan kan neredeyse sele dönmüş, ayak bileklerini çoktan geçmişti. Kesilen kafalardan ehramlar yaptılar. Canlı canlı ateşe attıkları insanların çırpınmalarını kahkahayla izleyen vicdansızlar oldu aralarında. Sokaklar parçalanmış cesetlerle, kesik el ve kollarla doluydu. Bunlara takılıp düşmeden yürümek bile imkânsız hâle gelmişti. Katliama engel olmak isteyen kimi önderlerine bile kaş çattılar, onları da herkesin gözü önünde tehdit ettiler. Allah onları kahretsin, ahirette hiçbirinin kitabı sağından verilmesin. Frenkler durduysa bu, vicdanlarının sesini dinlemelerinden, merhamete gelmelerinden değildi. Kesmekten, katletmekten, yakıp yıkmaktan, yağmalamaktan yorgun düştüler nihayet. Parmaklarını bile kıpırdatamaz hâle gelinceye kadar şeytanın sesine kulak verdiler çünkü. Gözleri dönmüş, akılları başlarından gitmişti adeta. Canını kurtaran az sayıdaki insana da şehri kokutan cesetleri taşıttırdılar. Biraz uzaktaki sokaklara ve şehir dışına çıkardıkları cesetleri topluca ateşe verdirdiler. Müslümanların ilk kıblesinin bulunduğu, Hattab oğlu Ömer’in bir ekmek parçasını yerden alır gibi özenle bir kenara koyup seyrettiği, mabetlerin ve güzel binaların süslediği şehir tanınmaz hâle geliverdi. İslam’ın ciğeri, gözler önünde yandı. Fakat pek azı hariç, onun çığlıklarını duyan, onun kavrulup gitmesini gören komşuları, pencerelerini kapatıp olan bitene kulak tıkamayı yeğlediler ne yazık ki.”

Bunların bir kısmını daha önceden teyzesinden dinleyen Leyla’nın çehresine hüzün yavaş yavaş hücum etmeye başlamış, gözleri dalmıştı.

- “Ah evladım! Hangi birini analım, hangi birine yanalım! Zulüm, yıllarca geciktiği için acelesi varmış gibi bir anda çöküverdi o güzelim şehirlerin üstüne. Ölüm, bir tarladan diğerine koşan devasa bir tırpan gibi aylarca, yıllarca dolaşıp durdu beldelerimizde. Sözüne, sohbetine, ilmine paha biçilmez âlimler sakallarından tutulup tekmelendi çamurların içinde. Kur’an okuyan analara, kocamış kadınlara bile acımadan kılıç vurdu kâfirler. Camilere dalıp Allah’ı zikreden insanlara kıydılar. Evlere girip ay parçası gibi güzel kızlara, ana babalarının bile kötü söz söyleyip incitmekten çekindiği fidanlara kıydılar. Direnenlerin ellerini, parmaklarını kopardılar. Çığlıklara, feryatlara aldırmadan, küçücük evlatlarına doyamamış gelinlerin, gencecik kızların namusuna el uzattılar. Tecavüz ettiler. Konakların içinde yakut ve mercandan dökülmüş gibi iffet ışıltısıyla gezinen yavrularımızı, kınalı elleriyle bütün fakirleri kendi kardeşiymişçesine doyuran kuzularımızı, sofralarından dua ve şükür eksik olmayan ceylanlarımızı saçlarından tutup sürüklediler. Alıp götürdüler. Soyup kırbaçladılar. Yüzlercesini bağladılar, önlerine katıp pazarlarda, meydanlarda, deniz kenarlarına kurulan panayırlarda sattılar. Aklını oynatanlar, delirenler oldu ah evladım. Korkudan evlatlarını aramaya bile çıkamadı birçok insan. Kitapları yaktılar, evleri ateşe verdiler. İhtiram sahibi nice kişiyi; yanaklarını tırnaklayan eşlerinin, çocuklarının önünde küçük düşürdüler. Yaşadıkları şehirlere şeref katan güzel insanları, bilge insanları, cömert insanları yerle yeksan ettiler bir çırpıda. Bela üstüne bela yağdı her tarafa. Baykuş uğultularıyla doldu sanki bütün cihan. Korku, bütün sinelerin üstüne çöküp kaldı. Ocaklar söndü. Tarlalar, kuyular, bostanlar kurudu. Karanlığa gömüldü birden, bir zamanlar salihlerin dolaştığı yurdumuz. Alevler, dumanlar arşa çıktı ama çığlıklar komşu şehirlere çarpıp geri döndü sanki.”

Leyla, elinde olmadan titredi birdenbire. Yaşaran gözleri fark edilmesin diye başını eğdi. Gençler de duygulanmıştı. Boğazlarına bir yumru takılıp kalmıştı sanki. Birinin avurtları seğiriyor, diğerinin öfke ve üzüntüden elleri yumruğa dönüşüyordu. Seslerinin titreyeceğini düşündüklerinden hiçbiri konuşamaz, bir şey diyemez hâle gelmişti. Kilimin ipleriyle oynuyordu yine Cafer. Kafasını kaldırıp da Selma’nın gözlerine bakabilen yoktu şimdi.

Sesi yolunu yatağını bulmuş, kelimeler içinde yıllardır biriken acıya, hüzne de uğrayarak dudaklarına hücum etmeye başlamıştı Selma’nın. Sayfaları kendi kendine çevrilen bir kitabı okur gibi, neredeyse hiç kıpırdamadan duruyor ve ağır ağır konuşuyordu Kadın Hoca. Kısa süren sessizliği bozan yine o oldu:

- “Allah onun yüzünü ahirette de ak etsin, Nureddin bunun için önemli işte. Bunun için kıymetli. Suyu tersine akıtmayı başaran adam o. Üstümüze çöken karanlığa kandilini cesaret ve umutla tutan adam. Yaşadığı dönemde Müslüman Şark’ın ilk uyananı, ilk büyük çerağı. Şevkle parıldayan kılıcı aynı zamanda. Anaların, kadınların, genç kızların feryatlarına kulak tıkamayan adam. Zillet örtüsünü üstünden bütünüyle atan, izzetin burçlarını ışıklandıran yiğit. Mazlumların kabul olunmuş duası…”

Söz buraya gelince gençlerin yüzündeki ifade de değişmiş, çehreleri gevşemeye, aydınlanmaya başlamıştı yeniden.

- “Zulüm ve utanç içinde kıvranıp duran, hâl böyleyken idarecileri kâfir düşmandan çok birbiriyle çekişen, yüzünü ne tarafa döndüreceğini bilemez duruma gelen insanlara Allah’ın rahmeti, yardımı gecikmedi elbette. Önce Atabey İmadüddin ile Şadi’nin oğulları Eyyub ve Şirkuh’u bir araya getirdi kudret eli. Kıvılcım kendini göstermiş oldu böylece. Urfa, o kıvılcımın bir araya getirdiği yiğitlerle geri alındı. Bu zafer, müslümanları umutlandırdı. Atabey, Câber önlerinde katledilince bu kez Nureddin Mahmud’un çehresini ışıttı yüce Yaradan. Sabırlı, akıllı, vakarlı Nureddin öyle bir avaz saldı ki cihana, dost düşman herkesin kulaklarını çınlattı. Babasının dostlarını da yanına alarak Frenklerin korkulu rüyası oldu kısa sürede. Azı çoğalttı. Açı doyurdu. Oturanı yürüttü. Yoksulu varlıklı kıldı. Mazlumun yüzünü güldürdü. Teker teker beldelerimizin, şehirlerimizin kandillerini yaktı yeniden. Emniyeti sağladı. İlmi canlandırdı. Allah’ın adını, sözünün geçtiği her yerde yüceltti. Körelen kılıçları da kalemleri de yeniden parlattı. Pörsüyen göğüslerin teker teker dirilmesine vesile oldu. Herkesin duasında o vardı bir zamanlar. Merhametliydi, yiğitti, cömertti. Heyt aslanım benim! Mazlum ve mağrur Halep’imizin aslanı! Bir ayağını Halep’te tuttu cesaret ve güvenle Nureddin, bir ayağıyla alçaklığa, karanlığa arka çıkanların üstüne yürüdü. Bir eliyle merhamet ve adalet dağıttı, diğer elini yumruk yapıp alçakların suratına indirmekten çekinmedi. Kendisi de öğrenmekten, arınmaktan, adanmaktan uzak durmadı. Önce kendi nefsini sigaya çekti, önce kendisi öğrenip kendisi uyguladı. Yapmadığını, yapamadığını buyurmadı insanlara. Onlarca, yüzlerce yıldır unutulmaya yüz tutmuş güzellikler bağını canla başla didinerek ihya etti. Onu küçümseyenler, onun gayretlerine göre vaziyet almak zorunda kaldılar kısa bir süre içinde…”

Selma, biraz nefeslenince Cafer’in tok sesi duyuldu odada:

- “İzzeddin Ali’nin ona dönük sevgisini, bizimle konuşurkenki heyecanını daha iyi anlayabiliyorum şimdi. Peygamberimizin müstesna arkadaşları olan ilk dört halife ve Ömer bin Abdülaziz’den sonra Nureddin Mahmud’a getiriyordu sözü. Onun gibisinin kolay kolay bulunamayacağını söylüyordu.”

- “Mazi, sayılamayacak kadar güzel çehre ile doludur elbette.” dedi Selma. “Nereden baktığın, nasıl baktığın önemli biraz da. Konuşacak, elinden tutacak birilerini bulursun muhakkak. Fakat bence de Nureddin’in yaşadığı dönemde bizim göğümüzde ondan daha çok parlayan bir yıldız yoktu. Üstelik şartlar çok kötüydü. Uyuşukluk, tembellik ve korku bütün evleri baştan ayağa doldurmuştu nerdeyse… Hiçbir şeyi rastgele yapmadı Nureddin. Bunu da akılda tutmak lazım. Ve sadece Frenklerin burnunun dibindeki Halep’i ve çevresini değil; Bağdat’tan Kahire’ye dek birçok yeri sarstı, titreştirdi eyledikleri. Belki daha fazlasını. Hiç kimse hatadan, günahtan, pişmanlıktan münezzeh değil elbette. Fakat imkânını, ömrünü nasıl kullandığın, nasıl harcadığın önemli. Yola hangi niyet ve duayla çıktığın önemli. Sadece dağılan sürüyü değil, parçalanan kalpleri, niyetleri, hedefleri de birlemeye, birleştirmeye çalıştı Nureddin. Kimsenin boynuna zorla ip geçirmedi ama dinimiz, inancımız bir olsun dedi. Bir araya gelelim, devletimiz, ordumuz, gücümüz bir olsun dedi. Hedefimiz bir olsun dedi. Önce Kudüs’ün kurtarılmasını ve Frenklerin kovulmasını, ardından gücü yeter de ömrü vefa ederse Konstantiniyye’nin fethini koydu hedef olarak önüne. Hiç değilse bu topraklarda dini, devleti ve duayı birlemeye çalışarak yola koyulmanın önemini anlattı, anlattırdı hep. Böyle söyledi, böyle eyledi gücü yettiğince. Şimdi Aksa Mescidi’ni süsleyen minberi bile bu amaçla, bu dileklerle yaptırmıştı.”

Selma, yorulmuştu. Şiddetli öksürüklerin yanı sıra yatakta fazla kıpırdamadan aynı şekilde durmak zorlamıştı onu. Ayaklarını yataktan aşağıya uzattı, inmek istedi. Gençler de ayağa kalktılar. Ahmet, ayağa kalkarken konuştu:

-“Biz artık müsaade isteyelim Selma hala. Sizi ziyadesiyle yorduk bugün. Sonra devam ederiz inşallah.”

- “Yarın erken bekliyoruz o zaman. Birlikte konuşur, birlikte okuyup yazarız bunları inşallah. Okumakla yetinmeyeceğim Nureddin’i anlatırken size. Babamdan sonra benim de duyduklarım, bildiklerim, öğrendiklerim var elbette. Yeri geldikçe onları da sizinle paylaşmakta cimrilik etmeyeceğim. Söz ırmağı kendine yollar, yataklar bulmakta zorlanmayacaktır inşallah. Yarın öğle namazından sonra gelin. Aç gelin ha! Leyla da size yemek hazırlasın. Bakalım benim kadar beğenecek misiniz güzel kuzumun yaptığı yemekleri?”

Leyla, gülümseyerek bir taraftan ayakları uyuşan teyzesini kolaçan ederken bir taraftan da kapıya yönelip misafirlere yardımcı olması, yol göstermesi için kâhyanın oğluna seslendi. Çocuk, bir ses duymayı bekliyormuş gibi göz açıp kapayıncaya kadar kapıda belirdi. Eşyalarını toplayıp tekrar selam vererek ayaklanan gençlerin önlerine düştü.

Bahçeye çıktıklarında havanın kararmaya başladığını fark ettiler. Bahçeler, sokaklar çarçabuk kurumuştu. Çalışkan ve hünerli elleri uyandırarak hemen bereket mesaisine başlayan, hiçbir ikramı ve nimeti ziyan etmeyen Halep toprağı, yağmuru emip yok etmişti sanki. Gençler dış kapıya vardıklarında, az ilerideki camide Çolak Hafız akşam ezanı için elini kulağına atmıştı bile.

-------------------------

* Ali Emre’nin, yakında yayımlanacak Nureddin Zengi romanından.

Ali Emre Arşivi