Esvap
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

“Halepli bir çocuk!

Şehadet parmağını öperek Rabbine sesleniyordu;

küsüm o n l a r a küsüm…”

Etrafta bir toz bulutu, kırmızı çığlıklar attırıyordu göğe. Göğün alnından mı, toprağın kötüye tutsaklık yapan bağrından mı geliyordu bombalar bilinmiyordu. Göz gözü görmüyordu. Kapıların karşılıklı çarpması ile pencere önündeki rahlenin yere düşmesi bir olmuştu. Bu neyin cereyanı idi bilinmez ama yıllarca evin duvarlarına, ortamına huzur ırmağı akıtan rahlenin ve ilmihâlin yerle bir olması çok da hayra alâmet değildi.

Halının üzerine, ilmihâlin içindeki eskizlerden harfler dökülüyordu sanki. Vav’ını kaybeden Lâmelif, şapkasını arayan küçük “a” nın yanına ilişiveriyordu. Gayın’daki nokta. Hani insanı ifade eden o nokta; sanki küskünlüğüne kırkambar suskunluk eklemek ister gibi odanın en ıssız köşesine atmıştı kendini. Boynunu sadece Rabbinin karşısında büken Elif, Lâm’dan ayrılmanın firakıyla, yumuşak “g” nin kıyısına kıvrılıp âh ediyordu kötülüğe çanak tutan insan karşısında. Dışarıdan gelen bomba sesleri, dökülen eskizler içinde sadece Allah lafzını ayıramıyordu ve diğer harflerin gölgesine bilinmeyen cümleler ile karanlığı mıhlıyordu. Yoksa günışığına meftun bu pencerenin önünde, rengini siyaha kurban veren solukların ne işi olabilirdi ki?

***

“Aralarında gazetecilerin ve entellektüellerin de bulunduğu kişilerin uğultusu kurusıkı tabanca sıkan çocuğun çabasına benziyor bence. Hatta onların bu konuşmalarına çaba da denilemez! Bir çocuğun oyuncak tabancasının sesi ile dikkatleri üstüne toplamak gayretini belki bir nebze anlayabilirim. Ama oturdukları yerden savaş başlatan, savaş bitiren sunî şövalyeleri sahiden anlayamıyorum. Biraz silkelemeseniz, işaret parmakları ile dünyayı kurtaracaklarını düşünen bir avuç masalcı hepsi de!”

“İleri gitmiyor musun?”

“İleri mi gidiyorum! Sen dün gece o mahalleye hiç gitmemiş gibisin. O minik çocuğun evcilik oynarken bile ara ara kafasını kollarının arasına alışını görmemiş gibisin! Bak şimdi evimize misafir ettik onu… Yan oda da uyuyor. Ya da yaşadıklarını unutmaya çalışarak uyuyor gibi yapıyor!”

“Bizim suçumuz mu onların bu hâle gelmesi. Savaş çıktıysa geldiler ülkemize yetmez mi?”

“Sana sahiden inanamıyorum. İnanamıyorum…”

“Gitsene sen işine! İnanamıyormuş bana. Melankolik kelebek n’olcak!”

İki evladının günlerdir süren bu savaşı artık yormuştu Bahtınur Hanımı. Paylaşamadıkları neydi diye düşünemiyordu! Yapıcı adımların yerini yıkıcı adımlar aldığından beri, evin içinde de dışında da savaşçıl yalnızlıklar çoktan başlamıştı. Fikir ayrılıklarının zengin bir mozaik oluşturması gerekirken; ıssızlığa hizmet eden kalabalık bir ordu yürüyordu sanki hayatın gamzelerine. Oysa daha dün gece; birliğin, beraberliğin, insanın yaşama hakkının her şeyden daha önemli olduğunu anlamaları için iki evladını da birkaç sokak ötedeki mahalleye göndermiş, savaştan kaçan Suriyelileri ziyaret etmelerini ve o evdeki minik Ruksan’ı alıp gelmelerini istemişti. ‘Birkaç gün evimizde misafir edelim, çocuk rahatlasın.’ demişti.

‘Ama nerdeee!’ diye iç geçirdi kadıncağız. ‘Huzuru yaşatalım, çocuk olduğunu hatırlasın derken, şimdi de sunî savaş hengâmesinin arasında kaldı çocuk.’ diye söylene söylene çocuğun olduğu odaya doğru ilerliyordu. Kapı aralığından usulca ona baktığında, yatağının kenarına bağdaş kurduğunu fark etmişti. Yine üzerindeki esvabı çıkarmamıştı. Türkiye’ye geleli birkaç gün olmuştu. Minik Ruksan’ın annesi üzerindeki esvabı çıkartamıyoruz geldiğinden beri demişti.

“Ruksan, girebilir miyim odana?”

“Bialttabe…”1

“Âh ben Arapça bilmiyorum ki? Bu çocukla biz nasıl iletişim kuracağız…”

“Aiftagad şerâbat alrasayil …”2

Bahtınur Hanım ne yapacağını bilmez bir şekilde oğullarının yanına koştu. Üniversitede okuyan büyük oğlunun elinden tutup minik kızın odasına doğru götürdü.

“Evladım çocuk bir şey söylüyor. Hiçbir şey anlamıyorum.”

Tam oğlu tercüme edecekti ki minik kız onlara dönerek;

“Ben Türkçe biliyorum. Annem babam Türkçe de konuşurlardı. Dedem… Dedem zaten harflerin dervişi idi. Hem televizyonda çizgi filmler var Türkçe… Ama ben özledim.”

“Ah canım. Neyi özledin? Yoksa acıktın mı? Bak hemen bir şeyler hazırlıyorum sana.”

“Hikâye kitaplarımı özledim. Dedemin rahlesini özledim… Dedemin, kitapların arasından söküp çıkardığı, çini mürekkebiyle kâğıtlara, sonra da ruhuma yudum yudum içirdiği o harflerin şerbetini özledim!”

“Şerbet? Ben sana hemen vişne şurubu hazırlayayım mı? Sizin şerbete uyar mı bilmem ama.”

“Hayır. Dedemin şerbeti; Türkçe, Arapça harflerin şerbetiydi. Bana her iki dilden anlamlar öğretirdi. ‘Renklerin cümbüşü insanlığın zengin yanıdır.’ derdi! Sonra da öğrettiği manaların damağımda, kalbimde bıraktığı tadı sorardı. O, rahlesinde eskizlerden harfler kesip, kartonlara, asetatlara, camlara Arapça ve Türkçe ayetler, hadisler yazarken, bana ince ince anlatırdı yazdıklarının anlamlarını. Boş zamanlarında hattatlık yapardı dedem, yani harfleri dans ettirerek resimlerini çizmeyi çok severdi. Bana da tek tek anlatırdı. Türkçe’yi bu kadar güzel konuşmamın sebebi de budur. Dedem ile rahlesinin üzerindeki dünyada büyümeyi, harflerle raks etmeyi çok seviyordum.”

Bunları söylerken Ruksan’ın gözleri ağzına kadar su ile dolmuş bir kuyuyu andırıyordu. İçine bir çakıl taşı atsanız taşacak bir kuyunun nazlı duruşu vardı. Hiç susmadan konuşmak konuşmak istiyordu:

“Halep’ten ayrılırken esvabıma bildiği tüm duaları okumuştu dedem. Bildiği bütün harflerin rengini sürmüştü kocaman elleriyle eteklerime. Harflerin şerbetini ruhuma yudum yudum içirtirken, dualarıyla da üstüme başıma huzurdan nakışlar işlemişti. Halep’ten ayrılırken, bombalar yağıyordu üzerimize. Elbisem, üstüm başım artık kan kokuyor, savaş kokuyor…”

Dağlıyordu çocuk kendi ruhunu, kendi kurduğu cümleler ile. Bahtınur Hanım kendini çaresiz hissediyordu. Saatlerdir fikir ayrılığının köhne kıyısında birbirlerini yaralayan iki evladı ise, minik çocuğun hıçkırıkları arasında mülteci soluklar büyütüyorlardı kendi dehlizlerinde. Ruksan ise, rüzgârı arkasına almış küskün bir uçurtma salınışıyla devam ediyordu:

“Ben özledim, özledim… Dedem namaz kılarken, Ümeyye Cami’nin ortasındaki Hz. Zekeriya’nın kabrinin etrafında koşturmayı özledim, Kerimiye Cami’nde kokladığım Peygamberimizin ayak izinden gelecek buhuru özledim, Bimaristan’da dinleyerek huzur bulduğumuz su ve kuş seslerinin, dedemle kucak kucağa bizi insan yapan efsununu özledim.

Barra’yı, Hama’yı, Humus’u, Şam’ı özledim… Ağlayan dönme dolapları, yedileri, kırkları, Hamidiye Çarsısında dondurma yemeyi özledim. Emeviye Cami’nin avlusunda Hz. Hüseyin’in kesik başına ağıt yakmayı özledim. Kassiyun Dağına çıkıp Şam’ı kuş bakışı izlemeyi özledim… Orada bombalar vardı, burada da insanların bizi kâbul edemeyen, bizi anlayamayan yanlarındaki kurşunlar öldürüyor hayallerimi.”

Hıçkırmaya başlamıştı minik Ruksan. Kaç gündür ağzından bir kelime bile çıkmayan minik kızı şu an kimse susturamıyordu!

“Dedemin harflerden şerbetini özledim. Rahlesinden ceplerime ırmak gibi akan o garip duyguyu özledim. Oysa esvabımın iç cebine tamı tamına bir avuç buğday koymuştum. Onlar bitince eve dönecektik. Dedem öyle söylemişti.”

On bir yaşındaki bir çocuk için ağır bir özlemdi bu… Babası, kız kardeşi bombalar altında kalmıştı. Annesi ve diğer akrabaları ile sınırı geçebilmiş Türkiye’ye sığınmıştı. Dedesi topraklarını terk etmek istememişti. Halep’te kalmıştı. Çocuğun gözlerine bakamıyordu Bahtınur Hanım; bombalar gözlerinde patlıyordu sanki çocuğun…

***

Pencerenin önünden yere çakılan rahlenin gölgesinde kıpırtılar çoğalıyordu. Âhhh! “Nûn” harfinin o çoğaltmayı seven duruşu, rahlenin kırılan bir kanadının altından son çırpınışlarını sarf ederek, diğer harfleri yine bir araya toplamaya çalışıyordu. Aradaki çiçekli desenlerin yabancılığına aldırış etmeden tekrar başlayan vav, başı hep yanda yaşayan vav, patlayan bombaların sesini; şeddenin şefkati ile örtmek istiyordu. Aynı harfleri, aynı kelimeleri, aynı cümleleri tekrar tekrar haykırmak için her bölüm başına koşuyordu vav… Küçük “a” nın kaybolan şapkası, harflerin üzerine çatı olmayı seçmişti. Belki tozu dumana katan göğün göğsünden, çatlaya çatlaya gelen o kırmızı çığlıktan korurdu onları! Evet… Bismillah’ın “B” si, son noktayı koyar gibiydi odanın içinde cereyan eden cehennem ıslığına. Kevser ırmağının sesinde cennetine koşan soluklara âsâ olacaktı onlar. Bismillah’ın “B” si bütün harfleri rahlenin parçalanmış diğer kanadında toplayıp, yaşlı adamın kalbinde yeniden gövertecekti. O harflerin soluğu kesilmemeliydi. Onlar insanın geleceğe götürecekleri haritaydı. İnsanı insandan koruyan harfler birliğinin kan revan bir âna kök salışı!.. Eskizlerden kesip levha yapacağı tablosunun sağa sola uçuşan parçaları, kırılan pencereden giren lâhuti bir meltemin yönlendirmesiyle, hareketsiz yatan ihtiyarın şehadet parmağının önünde ilk yazdığı gibi sıraya geçmişlerdi sanki…

“Ve lâ galibe illallah” Allah’tan başka galip yoktur. Harflerin inanılmaz kucaklaşmasından doğan bir nûr sarmıştı evin duvarlarını…

***

“Dedem… Dedeme nûr şerbeti içiriyor dostları…”


1- Elbette

2- Harflerin şerbetini özledim

Mehtap Altan Arşivi