Sırf whatsapp grubuna katılmamak için akıllı telefon almayı bile ertelemişti. Karısının arkadaşlarından biliyordu bu tür gruplarda ne olup bittiğini. Okulla ilgili olmaktan çok magazinel şeylerdi buralarda dönen muhabbet. Üstünde çalıştığım şiirleri, yazıları e-posta olarak kendime gönderir, nöbette, boş derste, çarşıda gezerken, bi arkadaşı beklerken okur, çalışırım diyerek aldı sonunda.
Aldı da iyi mi etti? Uygulamayı yüklemedi bir süre. Yüklediğinde uygulamaya sahip olduğunu görebilirlerdi. Nasıl bir uygulamaydı acaba? Duramadı daha, yükledi. Uygulamayı yüklediği kaçmamış grup yöneticisinin gözünden. İsmail’i de eklemiş gruba. Sıkıntı bastı İsmail’i. Asla olmak istemediği bir gruba dahildi artık. Çıldırmış gibi yazıyor, fotoğraflar, videolar paylaşıyordu insanlar. Okulla alakası yok, neredeyse hiçbirinin. Grupta arkadaş muhabbeti bile yapıyorlar düşün. Hafta sonuna sokuluyor, gecene sokuluyor, dostunla muhabbetinin içine giriyor. Elinde Abdullah Harmancı’nın hikayeleri var diyelim. Bari buraya sokulma. Sokuluyor ve ruh halin her bildirimle değişiyor. Yazılınca sanki daha zorlayıcı, daha sinir bozucu oluyor mesaja konu olan şeyler.
Gruptan çıkmak istiyor ama erteliyordu. Karısı söylemişti. Çıkınca falan kişi gruptan ayrıldı diye mesaj gidiyormuş katılımcılara. Grup yöneticisiyle yeni bir gerilim yaşamak istemediğinden idare etmeye çalıştı durumu. Alt tarafı sanal bir grup, idare et be adam, diye telkinlerde bulunsa da kendine, her yeni bildirim canını daha çok sıkıyordu. Ne yapıp edip çıkmalıydı buradan. Geçerli bir sebebi olmalıydı ama. Güncelleme yaparken uygulama hatası verdi, iki üç gün düzelmeyince ben de uygulamayı kaldırdım diyecekti. Nasıl bi hata denirse uygulamaya giriş yaptığında hemen atıyor, diyecekti. Başka bir uygulamada başına gelmemiş olsa aklına gelmezdi böylesi bir yalan. Yalan malan, çıkmalıydı bu cehennemden.
Çıktı. Niçin çıktığı sorulacaktı muhakkak. İkinci gün müdür ‘Az gelsene İsmail!’ diyerek odasına çekti İsmail’i. ‘Gruptan çıkmışsın, niye çıktın, biliyorsun ben buradan duyurular yapıyorum.’ Evet, yapıyorsunuz ama bir duyuru yanında on da magazinel paylaşımda bulunuyorsunuz, öğretmenler odasına alınan masayı mesela, okula gelince görsek olmaz mı, demedi İsmail. İçinden geçirdi sadece. Hazırladığı cevabı verdi. Hıı, bi arkadaş daha demişti. İsmail rahatladı biraz.
Ohh dedi içinden, çıkarken. Rüyası çıkmamıştı. Önceki gün sabaha karşı bu adamı görmüştü rüyasında. Çok gerilimli bi ortamdaydılar. İsmail’e göre adamın varlığı gerilim sebebiydi bi kere. Komünist olarak yetiştirilmek, ikinci evlilik, mesleki soruşturma… Adamın hayatı kayık anlayacağınız. Böyle olur bunlar. Mutsuz ve tatminsiz. Varlığını her an hissetmek ve hissettirmek ister. Kendisi düşünemediği için düşünebilen adam istemez etrafında. Rüyası çıkmamıştı neyse ki. Sabaha karşı görülen rüyaların hakikati vardır derler. Son bikaç günü bu hakikatin gerilimiyle geçirmişti İsmail.
Geçmemiş ama geçti sandığı şey. Müdür iki gün sonra tekrar çağırdı İsmail’i odasına. Çağırma değil tam anlamıyla çekme aslında bu. Gözdağı vermek istediği kişilere karşı bu odanın duvarlarına yapışmış gerilimli havadan faydalanıyor, mevkiini kullanıyor. Hafta sonu bir öğrenciyle sorun yaşamışsın İsmail, dedi. Kelimeleri seçerek konuşabilen biri değil. Tamamen hınçla konuşuyor. Hınçla ve suçlamak için. Sorunlu olan öğrencinin davranışıydı çünkü. Bir kağıda ahlaksızca bir resim çizmiş, yazıyla da desteklemişti. Bunu söyledi İsmail. Vali yetiştirdiğimiz kadar adam da yetiştirmeliyiz Cem Bey, diye ekledi. Davranışı sorunlu olan öğrenciye, kağıtta gördüğü şeyin sebep olduğu gerilimle ağzından kaçırdığı birkaç kelimeyi, evet, bu sefer seçmişti o kelimeleri, İsmail’e karşı kullanmak niyetinde olduğu belliydi müdürün. İsmail, bak, öğrenci şikayetçi olsa soruşturma açılır, ilk olarak maaş kesim cezası alı… Sonuna kadar dinlemek istemedi İsmail. Yapmanız gereken neyse yapın, dedi odadan çıkarken. Mide bulandırıcı bir tehditti bu. Biraz su içti, eline yüzüne çaldı.
İsmail öğrenciyle, veliyle sorun yaşadığında, açık denebilecek bir fırsat sunduğunda bunu kullanacaktı müdür. Adı gibi emindi bundan. Bunu ilk ters düştükleri günden beri biliyordu. Bir toplantı sırasında seçmeli sorular hakkında fikrini söylemişti. Çocukları seçmeye alıştırıyoruz. Hayatları boyunca önlerine bir şey konmadıkça bir tercihte bulunamayacak insanlar yetiştiriyoruz. Sınırlıyoruz. Başka bir seçeneğin imkansızlığı fikrini aşılıyoruz. Ne yani, sen çocuklara test vermeyelim mi diyorsun sorusunu, başkasını bilmem, ben vermeyeceğim, diye cevaplamıştı. Benim çocuğumun dersine girsen bile mi, sorusunu da ‘evet, sizin çocuğunuzun dersine girsem bile’ diye.
Sen misin diyen? Akademik başarı durumu iyi olan öğrencilerin dersine giremedi İsmail o günden sonra. Zeki öğrenciler bir sınıfta toplandığından kalanlarla ders işlemek zor oluyordu ama bunlar da bu memleketin çocukları sonuçta, daha iyi olur, benden duyacaklarını başkasından kolay kolay duyamayacakları için gönülsüz olmamalıyım, diyordu.
Aralarındaki gerilim böyle başlamıştı. Bitmedi fakat. Sürdü. İstanbul’da bir canlı bomba hadisesinin ardından hükümet tedbiren sosyal medyayı yavaşlatmıştı. Bu da müdür rahatlığıyla millete nutuk çekiyor öğretmenler odasında. Sen git de teröristleri yakala, ne yavaşlatıyorsun feysi meysi, deyince İsmail duramamıştı gene. Hocam bu ortamlarda bu tür hadiseleri bekleyen nöbetçi hainler var. Milleti galeyana getirmek için sahte hesaplarla algı operasyonu çekmeye çalışıyorlar, dedi. Bunu, bizim kokladığımız bahçeden çiçekler koklamayan, kalben Türkiye dışındaki dünyaya ait bir adama söylediğinde düşmanlığını kazanacağını bile bile. Bir yere varacağı yok bu mevzunun ama fena halde can sıkıyor işte. İsmail varsın sıkılsın benim canım, Türkiye’min sıkılmasın tek, diyerek daha çok can sıkıntısını göze alacağa benziyordu. Her görüşte son kez görmüş olmayı isteyeceğiniz Cem gibilerin egosunu şişirecek tek nefes üflememeye yeminli olarak.

