PKK İdeolojisinin Çöküşü ve Sünnetullahı Anlamak
Haksöz Dergisi Sayı: 408/409

Bizler, Müslimler topluluğu olarak “nimet”ten uzaklaşmış bir ümmetin çocukları sayılırız.1 Parçalanmış ve çoğunluğumuz farklı kimliksel iklimlerin şemsiyesi altına yönelmişiz. Bu farklılaşmanın bir boyutu da “tarihi materyalizm”in determinist toplumsal kurallarına göre ve “reel sosyalizm”in istikametinde Türk, Arap ve Fars uluslaşma sapmalarına karşı Müslüman Kürt halkını seküler ve sosyalist temelde uluslaştırma macerası oldu.

İttihat Terakki’nin egemen olduğu son Osmanlı döneminde pozitivist ilerleme anlayışına göre biçimlenen seküler Kürt ulusçuluğu istikametine yönelmiş ve genellikle Şemdinan, Baban, Bedirhan, Cemil Paşazade aile veya aşiretlerinin bazı okumuş gençlerinden oluşan Kürdistan Teali Cemiyeti ya da Jön Kürtler; milli dindarlıkla da irtibatlı Kürdistan Demokratik Partisi / Partiya Demokrat a Kurdistanê (KDP / PDK) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği / Yekîtiya Niştimaniya Kurdistan (KYP / YNK); sosyalist Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) gibi Kürtçü hareketler belirginleşmeye başlamıştı. Bu çevre ve hareketlerin Türkiye’deki uzantıları 1978’de Cemil Bayık, Şahin Dönmez, Mehmet Karasungur, Mazlum Doğan gibi isimlerle birlikte Abdullah Öcalan liderliğinde kurulan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) bünyesinde toplanmıştı.

Siyasi ve gayrinizami mücadele yürüten PKK hareketi, 46 yıldan bu yana Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de on binlerce Kürt gencinin ölümü ve on binlerce sivil insanın katli pahasına sosyalizmle biçimlenecek bir ulusal Kürt devleti kurma hedefi içinde oldu.

PKK, değişen dünya konjonktüründe varlığını devam ettirebilmek ve hedeflerine ulaşabilmek için pragmatik tarzda ilkeleriyle çelişen birçok uluslararası ilişkiye girdi. PKK, özellikle 1991 Körfez Savaşı’ndan ve Öcalan’ın 1999’da Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliğinden CIA ve Yunan ulusal istihbarat teşkilatı EYP mensuplarınca Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra, ağırlıkla ABD ve İsrail’in bölge politikaları istikametinde davranmaya başladı. Avrupa’da önü açılan PKK, ABD ve İsrail tarafından bölgede paramiliter bir güç haline getirildi.

AK Parti hükümetinin PKK terörünü bitirmeye dönük girişimleri PKK’nın ülkedeki gerilla gücünü sönümlerken, PKK’nın Suriye’deki yeni yüzü PYD (Demokratik Birlik Partisi / Partiya Yekîtiya Demokrat) ABD, İsrail ve Rusya güçlerinin fiilî destekleriyle bölgede emperyalist politikalar için pazarlık aracı oldu. İşte böyle bir süreçte MHP ile AK Parti, Türkiye Kürt partisi DEM ve İmralı mahkûmu PKK lideri Abdullah Öcalan arasında yeni şartlara ve konjonktüre göre Kürt meselesine yaklaşım konusunda oluşturulan diyaloglar, Öcalan’ın DEM temsilcileri tarafından 27 Şubat’ta açıklanan ve “PKK’nın feshi ve silah bırakması” yönündeki çağrısı yeni bir siyasi ve ideolojik tartışmanın başlangıcı oldu.

İster sıkışmışlık, ister döneklik, ister uzlaşma veya ister özeleştiri denilsin Öcalan’ın PKK’yı silah bırakmaya ve kendini feshetmeye yönelik çağrısı yeni bir durumu ifade ediyor. Hangi saikle davranılırsa davranılsın Müslüman kavimlerin ortak paydası olan İslami aidiyetin ihmal edilip örselendiği veya terk edildiği süreçlerin sonunda beşerî ideolojilerin çözüm olamayacağı gerçeği bir kez daha gündeme gelmiştir. PKK birimleri tarafından bu çağrıya kulak verilir veya verilmez. Ama PKK hareketinin öncüsü ve ideoloğunun bu yaklaşımından sonra sosyal ve tarihî süreçlerimizin anlam değerlendirmesini ve felah için nasıl bir yol takip edileceği konusunu bir kez daha hatırlatmak veya gündemleştirmek durumunda olmalıyız. Tabiî ki bu hatırlatmayı sınırlı insan aklının felsefe, sosyoloji veya ideoloji olarak temellendirdiği beşerî çözümleri mutlaklaştırma asabiyesi ile değil; evrenin yaratıcısı tarafından Resul Muhammed’e (a) iletilen korunmuş ve mutlak ilim ifade eden Kur’an’ın gösterdiği ölçüler doğrultusunda yapmalıyız.

İslami Asıllara Göre Toplumsal Dönüşüm

“Elif, Lam, Ra” hitabıyla başlayan İbrahim suresinde Rabbimiz insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkartmak için Kitab-ı Mübin’in son nebi ve resul olan Muhammed’e (a) iletildiğini açıklamaktadır.2

O kitaba kulak verenler tahkiki bir imana ulaşıp sâlih ameller işlerlerse Zikir’de de (yani Tevrat veya Levh-i Mahfuz’da) Zebur’da da bahsedildiği gibi arza varis olurlar3 veya arzda adil bir nizam kurarlar. Rabbimiz zaten Nur suresinde de iman edip sâlih amel işleyenleri, öncekilerde olduğu gibi “halife yani istihlaf/hükmetme”4 nimetine ulaştıracağını söylemektedir.

İleri gelen Osmanlı atalarımız karanlığa yani Garp cahiliyesine daha önceden yönelmişlerdi. Ancak Türkiye’de de ulus devletlere ve ulus sınırlara bölünen tüm âlem-i İslam’da da 100 yıldır kesif bir karanlığı yaşamaktayız.

Bu karanlığı aşmak için bireysel olarak var kalmaya çalışıp “İbrahim (a) gibi tek başına bir ümmet”5 olma diriliğini yaşatmak isteyenler İslami mücadelenin doğal öncüleri oldular. Ya Mehmet Âkif gibi memleketlerinden hicret ederek ya da “Gül Yetiştiren Adam” örneğinde olduğu gibi “evlerini secdegâh6 edinip içe kapanarak varlıklarını sürdürmeye ve emanetleri gelecek nesillere taşımaya çalıştılar veya Abdullah bin Sa’d’ın yaptığı tarzda Siret’te muhacirlerden olduğu halde tevhid mücadelesini terk edip karşıtına sığınanlar gibi değil, karşıt nizamın veya sistemin içinde yer alıp hem müşrik vesayetten kurtulmak hem İslami olarak yeniden var oluş mücadelesine yol açmak istediler veyahut da güçleri yettiği kadarıyla zulme, şirke ve uzlaşmaya hayır diyen ve bizlere ışık olan mücadeleleri şehadetle sonuçlandı.

Son asırların tarihî süreci içinde kâfirlerin saldırısı ve kuşatması yanında, Enfal suresinde de işaret edildiği gibi iç zaaflarımız nedeniyle gücümüz gitmiş veya rüzgârımız kesilmişti.7 Ama Rabbimiz “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (bir grup) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.8 buyurmaktadır.

Hayat, ahireti kazanmamız için bir imtihan alanıdır ve İslami mücadele, gerek şahsi gerek ortak irademizin zaaflarına veya sahih niyet ve sâlih amellerine göre inişler ve çıkışlar gösterir. Rabbimiz, belirlediği “sünnet” doğrultusunda yol yürüyenlere Musa’yı (a) ve onun tevhid mücadelesini terk etmeyen, bahaneler üretip “Samiri”9 gibi saptırıcıların veya sapık cereyanların peşine sürüklenmeyen, tevhid ve adaletin yaşayan şehitliğini sergileyen, “var kalma” ve “var oluş” mücadelesinde azimet gösteren atalarımızı örnek göstermektedir: “Musa'nın halkından da hakka ileten ve onunla adaletli davranan bir ümmet (topluluk) vardı.”10

Toplumsal değişim veya dönüşüm olumlu veya olumsuz süreci “şüheda”nın örnekliği veya Resulullah’ın öncü “şehitliği”11 gibi toplumsal öncülerin gayretleri ile ya da güç ve zenginlikle şımarmış “mele-mütref” takımının/müfsid yöneticilerin ifsadı yaygınlaştıran halleri ile12 şekillenir. Ya da söz konusu değişim ve dönüşüm Rad suresinde belirtildiği üzere toplumun kendi nefsini hayırdan veya seyyieden yana yönlendirmesi ile de olumlu veya olumsuz olarak tecelli eder.13 Her iki hal de kendiliğinden veya kaderci, fatalist veya determinist saiklerle değil insan ve toplum iradesi, inancı ve amelleri sonucu belirginleşir. Rabbimizin yasası yani “sünnetullah” da bireysel ve toplumsal tercihlerimize göre tecelli eder. Ya felaha ulaşırız ya da helak oluruz. Bu, Rabbimizin koyduğu değişmez toplumsal yasa yani “sünnetullah”tır. Biz müminler bu yasayı anlamaya ve anlayabildiğimiz kadarıyla “haşyet”14 içinde davranmaya mecburuz.

Şeytana kıyamet gününe kadar izin verilmiştir. Ama İslam da onun şahitleri de kıyamet gününe kadar var olacak ve yine o “Saat Günü”ne kadar hak ve bâtıl mücadelesi devam edecektir. Bu bağlamda Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah kendilerini sevdiği, onların da O'nu (Allah'ı) sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü, (ayrıca) Allah yolunda cihad eden (fedakârlık yapan) ve kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk getirecektir. Bu, Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine (layık olana) verir. Allah (imkânları) geniş olandır, bilendir.”15

Ancak gündeme alınacak olan insan ve toplumlara vahyî uyarı gereğince en güzel şekilde ve yeterlilikte gitmeli ve İslam’ın hak ve adalet içinde nasıl yaşanılacağının şahitliği bir “şüheda” toplumu olarak gösterilmelidir. Ayrıca Rabbimiz “Yapmayacağınız veya tanıklaştıramayacağınız şeyi söylemeyin.” buyuruyor.16

Gazze halkının tüm çaresizlikler içinde ve bombalar altında kaçmayı veya teslim olmayı değil, büyük bir iman içinde “Hasbunallah ve ni'me'l-vekîl” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)17 deyip sabrederek direnmeleri Batı dünyasında vicdan sahibi birçok insana, üniversite kampüslerine Kur’an’ın “Ya eyyuhe’n-nas!”18 hitabı ile seslenmesi ve uyarması gibiydi! Hele esir değişiminde Gazzeli mücahidlerin İslami adalet ve hukuka bağlı uygulamaları, söylenecek güzel sözün ancak güzel amellerle anlam bulacağının örneği idi. Rabbimiz “Güzel söz Allah’a yükselir onu yükselten de sâlih amellerdir.”19 buyuruyor. Yapmayacağı şeyi söyleyen herkes veya söylediği sözleri şura temelli bir sosyal şahitliğe dönüştürmek için çabalamayan hatipler, vaizler, üstat yazarlar, tebliğciler veya şairler zaaflarımızın ve mağlubiyetlerimizin de birer parçası olarak görülebilir.

Suriye devrim sürecinde de kendi nefislerini ve anlayışlarını Kitabullah ve Resulullah’ın (s) zamanı aşkın örnek uygulamaları ile eğitip ıslah etmiş olan mücahidlerin diğer Müslümanlara, öteki inanç ve seküler hayat tarzı sahiplerine gösterdikleri adaleti ve tedriciliği gözeten yaklaşım tarzları İslami tebliğde söz ile sâlih amelin buluştuğu önemli uygulamalardır. Bunlar evrensel ölçekte sosyal örnekliklerimiz olmuştur.

Hem Suriye hem Filistin direnişinin öncü tebliğcisi ve direnişçisi şehit İzzeddin Kassam şöyle diyor: “Önemli olan savaşı kazanmamız değildir. Önemli olan ümmete örnek olmamız ve cihad ruhunu diriltmemizdir.”

“Sünnetullah”ı yani Rabbimizin değişmez toplumsal yasalarını20 yakalamaya çalışan gayretler, nass temelli bakacak olursak ümmet olarak yaşamamız için bizi vahyî ölçülere, hududullaha yöneltmektedir. Kur’an nassları ve Resulullah’ın sünneti ulus statülere dağılan Müslümanlara iki temel görev yüklemektedir:

Birincisi: “Var kalmak”. Küfrün fikrî ve itikadi ayartmalarına, modernitenin hayat tarzına karşı veya bizi izzetsiz hale getirecek fiilî düşman işgaline karşı gücümüz nispetinde mücadele etmek. Bu tür tağuti fikrî veya askerî saldırı ve ayartmalara karşı Rabbimiz bizleri uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Sabredin ve zorluklara karşı dirençli olun. Kötülüğe karşı ribat tutun. Allah'a karşı takva sahibi olun. Umulur ki kurtuluşa erenlerden olursunuz.”21

İkincisi: “Var olmak”. “Hakka yönelen ve onunla adalet yapan bir şüheda toplumu” olmak en elzemimizdir.22 Bu, toplumsal planda şüheda olarak yeniden var olma hedefidir. Sünnetullahtan anlaşıldığına göre toplumsal bazda müminlerin Rabbaniler olarak vahyî ölçülerle ve iradeleriyle ümmeti yeniden göğertmeye çalıştıkları örneklik oluşturacak toplumdur. Bu “mütehaddir toplum”, yani yeniden İslami esaslara, zaman ve mekân şartlarında yeni ilmihale, yeni istinbatlara göre kuracağımız; yani yeniden yeşillendireceğimiz ve bu çağda İslami hayat örnekliğini yeniden gerçekleştireceğimiz toplumdur.

Bu azim ve gayret, Resul ve onunla beraber olan sahabenin “tertil” üzere “Kur’an’ı talim” yapması; yine “Resul ve onunla beraber olanların basiret üzere insanları hakka davet etmesi” gibi mayalanıp23 safha safha mücadele merhalelerini aşarak inşa edilecek kapsayıcı bir ümmeti yeniden diriltme halidir. Bu hedef ve azim Âkif’in “Asımın Nesli”, Kutub’un “Kur’an Nesli”, Karakoç’un “Diriliş Nesli” olarak hedeflediği ulustan ümmete yürünecek bir idealdir.

Var olmak idealine, 20. ve 21. yüzyılda en fazla Hamas ve HTŞ öncülük etti ve ediyor. Merhaleci mücadeleyi örnekleyen bu cihadi hareketler direniş ve “var kalma” yolunda; ayrıca “var olma” yani ıslah, ihya ve yeniden inşa mücadelesinde canla, başla, kanla ve büyük bedeller ödeyerek ciddi bir şahitlik oluşturuyorlar. Fiilî kıtal ve direnişle yükselen “var kalma” mücadelesi hepimizin örneği. Ama “var olma” veya yeniden adil bir toplumu göğertme mücadelesi çok daha meşakkatli ve çok daha dikkat, özen, emek, basiret ve hikmet gerektiriyor. Rabbim kardeşlerimizin yardımcısı olsun, ufuklarını açsın. Bizlerin de bu süreçlerin gerçekliğini ve gerekliliğini gereği gibi etüt edip içinde yaşadığımız toplumu gereğince vahiyle uyarmak ve cahilî tüm ayartmalara karşı ribat tutup tavır almak ve yeniden ıslah ve inşa yolunda ilerleyebilmemizi nasip etsin. Bu yolda bizlerin feraset, iman, azim ve basiretini artırsın.

İradi olarak toplumsal planda “var olmak” için Batılı paradigmaya ait revolution/devrim ve evolution/evrim anlayışına sahip olan toplumsal akımlar da var.

Onlardan birisi de bölgemizdeki Kemalist Türkçülük gibi ulusalcı Kürt sosyalist hareketidir.

Biz tarihî sürecimizde zaafa düşen Müslümanlar olarak daha “var olmak” fıkhını değerlendiremeden, vesayetin zincirlerine karşı “var kalma” mücadeleleri yürütüyoruz. Mesela “var kalmak” cihadı içinde Filistinli Müslümanlar Siyonist rejime karşı yani ortak düşmana karşı direniş gösteren diğer Filistinli gruplarla Siret’teki “Medine Sahifesi” mutabakatı gibi bazı ittifak ilişkileri kurabiliyor. Bu bağlamda Türkiye tevhidî uyanış sürecimizin Batıcı ulusal kimliği dayatan Kemalist Türkçü rejime karşı Kürt sosyalist hareketi ile zaman zaman tespit ve eylemlerimizde paralel düştüğümüz noktalar olmuştur.

Şu vâkiî hakikatleri Kitab-ı Kerim’den biliyoruz: “Rabbin habersiz bir halkı zulüm ile asla yok etmez.”24 “Musa belirlediğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları kuvvetli bir sarsıntı/deprem yakalayınca (Musa) şöyle dedi: Ey Rabbim! İsteseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri helak eder misin?”25 “Halkı ıslah ediciler olduğu halde, Rabbin haksızlıkla şehirleri/halkları helak etmez.”26 Rabbimizin bu açıklamasının tefsiri de Araf suresinden aktardığımız “Musa'nın halkından da hakka ileten ve onunla adaletli davranan bir ümmet (topluluk) vardı.” ayeti ile yapılmıştır.

Beyinsizliğin ve İzzetsizliğin Çözülüşü

Bizler Ömer bin Hattab (r) devrinden beri Ön Asya veya Bilad-ı Rum, Cezire ve Gürcistan denilen bölgelerde İslam’a aidiyet duyarak yaşayan “anasır-ı İslam”dan yani Müslüman kavimlerden oluşan bir ümmetiz. İçimizdeki “beyinsizler”in Türkçülük ve Garplılaşma asabiyesine savrulmasından sonra buna tepki olarak birçok dindar aile çocuğu da “izzet”i başka yerde arayıp27 Batı’nın ya da kapitalist modernitenin ulusal, liberal, sosyalist, agnostik eğilimli farklı ideolojik, felsefi veya sosyolojik anlayışlarına savruldu. Ümmet bağına yabancılaşmalar yaşandı.

Halimiz bozulduğu; vahye, fıtrata ve adetullaha aykırı işler yaptığımız için “sünnetullah” bağlamında büyük bir “helak”e uğrayabilirdik.28 Allah’a şükür ki bugünkü Türkiye toplumuna arız olan muharref gelenek ve modernist etki ile kimliksel erozyonlara uğramış Arap, Kürt, Oğuz, Türkmen, Koçer, Laz, Çerkez, Boşnak, Arnavut gibi Müslim unsurlarımız içinde Musa’nın (a) hakka yönelen ve onunla adalet yapan ufak ümmet nüvelerimiz; yani 1970’li yılların ortalarından bu yana İslam’ın yaşayan gücü olarak bir tevhidî uyanış sürecimiz, fikrî ve amelî dayanışmamız ve eylemliliklerimiz var. Müslim Kürt halkı içinde de mutlak ilmi ifade edip Kitab-ı Kerim’e tutunan, hakka ve adalete tanıklık yapmak isteyen küçük-büyük birçok tevhidî uyanış ve ıslah nüvesinin ümmet olarak “var kalma” mücadelesi yaşanageldi. Tüm zaaflar ve yanlışlar içinde belki bu kazanımlarımızın yüzü suyu hürmetine içinde bulunduğumuz toplum ve “şu’b29 tüm kimliksel kirliliğine rağmen helake uğramıyor.

Dindar Kürt halkını sosyalist şemalarla Batılılaşan bir ulus ve ulus devlet olmaya yönelten PKK hareketinin lideri ve ideoloğu Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat günü Halkların Özgürlük ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) heyetinden Sırrı Süreyya Önder, Ahmet Türk ve Pervin Buldan vasıtasıyla kamuoyuna duyurduğu açıklama ve çağrısı önümüzdeki hafta ve aylarda önemli tartışmaları tetikleyecektir. Öcalan’ın çağrısı 46 yıllık PKK hedef ve stratejisinden ciddi bir geri dönüşü ifade ediyor. Yine Öcalan, özeleştiri içeren ve vakıayı ya da konjonktürel siyasi ve askerî gelişmeleri gerçekçi bir şekilde okuduğunu veya PKK’nın akil adamları olarak okumuş olduklarını gösteren beyanı ile de tüm PKK unsurlarını silah bırakmaya davet etti. Öcalan, Kürtçe ve Türkçe okunan bir buçuk sayfalık açıklaması ile hukuki zemini hazırlanarak düzenlenecek bir kongre ile isteklerinin karara bağlanmasını istiyor. Öcalan’ın talimatında seküler Kürt ulusunu ve devletini “var kılma” serüvenleriyle ilgili en önemli cümlesi ise şuydu:

“1990’lı yıllarda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır.”

Cümledeki üç vurgu önemlidir.

Birincisi: “1990’lı yıllarda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü.” Bu vurgu kurtuluşun reel-sosyalizmle gerçekleşmeyeceğinin, dolayısıyla SSCB’nin 1991 yılında kendini feshetmesi gibi beşerî bir ideoloji olan reel-sosyalizmin çöküşünün ilanıdır.

İkincisi: “Ülkede kimlik inkarının çözülüşü…”

Üçüncüsü: “İfade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler…”

Son iki vurgu mer’i sistem içinde Kemalist vesayetin geriletilmesine delalet etmektedir. Ki bu gelişmenin arkasında, ülkeyi “beyinsizler”e terk etmeme iradesi gösteren fıtrata ve İslam’a saygılı reel siyaset aktörlerinin çabalarını ve onların üzerinde Türkiye’deki tevhidî uyanış mücadelesinin oluşturduğu müspet etkileri de zikredebiliriz. Ayrıca ortak bölgemiz olan Gazze ve Suriye’deki “var kalma” ve “var oluş” mücadelesini yükselten mücahidlerin ortaya koydukları başarının konjonktürün istikametini yönlendirmesi ve İslami kitleleri benzer tarzda domino eden etkisi de söz konusudur.

Öcalan’ın söz konusu açıklamaları, beşerî itikatların da ulusçuluk cahiliyesinin de tutarlılıktan ve izzet anlayışından ne kadar uzak olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Açığa çıkan bu gerçekliği Türk, Arap ve Fars ulusçulukları da itibar ve himmeti Ukrayna gibi ABD’den veya AB’den bekleyen ve küresel vesayetle boğuşan AK Parti hükümetinin yanlışlarına odaklanıp ülke şartlarında gerçekleşen hiçbir olumlu icraatı var kabul etmeyen müzmin ve kötücül muhalefet odakları da görebilmelidir.

AK Parti hükümetlerinin icraatlarında tabiî ki yanlışlar, sapmalar, inhiraflar olacaktır. Çünkü Mart 1923, Mayıs 1960, Şubat 1971, Eylül 1980, Şubat 1997 askerî darbe veya müdahaleleriyle Atatürk umdelerine göre biçimlendirilen; seküler Batıcı bir toplumu oluşturmayı ve laik bir yönetimi sürdürmeyi değiştirilemez ilke edinen; buna göre dama oyunundaki piyonlar gibi sivil-asker bir bürokrasi oluşturan mevcut T.C. Anayasası denetimi altında ve “Kırmızı Kitap”ın sınırları içinde faaliyet gösteriliyor. Ama “hududullah”ı gözetenler gayr-ı tabiî sınırları zorlamak durumundadır. Özellikle AK Parti lideri Erdoğan misyonunun ulaşımdan iletişime, Müslim ve ezilen halklar lehine geliştirilen dış politikadan inanç ve düşünce özgürlüğüne kadar ülke misyonuna kattığı değerleri; darbelerle pekiştirilen vesayet şartlarını aşma çabalarını örtmeye, yok saymaya, olamıyorsa spekülasyonlarla tahfif etmeye çalışan çözümsüz ve özgün bir kimlik derdi olmayan kör muhalefetin aksine Öcalan ülkede “kimlik inkârı”nın ve “düşünce yasakları”nın aşılması konusunda katedilen mesafeye dikkat çekiyor.

İktidar veya muhalefet bloğuna yakın olan bazı siyasi aktörlerin Öcalan’ın ister çaresizlikten ister pragmatik hesaplarından isterse de PKK hareketinin özeleştirisini yaparak duyduğu nedametten olsun bu yapıyı feshetme ve silah bırakma çağrısını kendi bâtıl anlayışlarını haklı çıkarmak için bir fırsat bilenler oldu. “Öcalan’ın çağrısı TSK ve Türk milletinin zaferidir!” diye açıklamalarda bulunan bu zevat Kemalist ideolojinin zihinlerde ve toplumsal yapıda açtığı tahribatı tamamen örtmek, Kürtçülük asabiyesine karşı Türklük asabiyesine avantajlar oluşturmak isteyen “mele ve mütrefler”dir. Bu mütreflik hali kapitalist modernitenin bir versiyonu olan “reel-sosyalizm” veya “Aydınlanma” eleştirisinin üzerini de çürümüş taktiklerle örtmeye çalışmaktadır.

Zaten vahyin hak ve adalet yolunu gösteren uyarıları karşısında şımarık ve varlıklı mütref takımı “Bu uyarıları inkâr ediyoruz.”30 diyen bir tutum içindedirler. Onlar zulmetmeyi, haksızlığı ve hukuk ihlallerini üstenci mevkilerinin ve ideologluklarının bir hakkı ve imtiyazı olarak görmekte ya da Batılı paradigmanın işbirlikçileri olarak bir görev addetmektedirler.

Fikrî iç muhasebelerini bilmiyoruz ama alan gerçekliği üzerine konuşan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani, “PKK'yı Öcalan'ın mesajına uyup silah bırakmaya çağırıyoruz.” derken; KYB Başkanı Bafıl Talabani de “Abdullah Öcalan'ın mesajını memnuniyetle karşılıyoruz.” açıklamasında bulundu.

Kürdistan İşçi Partisi (PKK), örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı ardından 1 Mart Cumartesi gününden itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan ettiğini duyurdu. Çağrının “başarıyla hayata geçmesi için”, örgüt lideri Öcalan’ın “fiziki özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması, arkadaşları dâhil istediği herkesle engelsiz ilişki kurabilmesi” istendi.

Ayrıca duyuruda “Saldırı olmadıkça hiçbir gücümüz silahlı eylem yapmayacaktır.” denildi. PKK dağ kadrosu tarafından yapılan bu açıklamada 2014 çözüm sürecinde olduğu gibi çok belirgin ayak sürçmesi olmasa da pazarlık şartlarıyla ilgili bahislerin açılacağı izlenimi veriliyor.

Öcalan’ın çağrısı karşısında ayak sürçme ya da bu girişimi açığa düşürme konusunda ABD CENTCOM güçlerince finanse edilen PKK’nın Suriye uzantısı PYD’nin ve ayrıca operasyonların devamıyla ilgili İran’ın PKK/PEJAK kanadıyla veya silah bırakmayacak olan birimlerle nasıl bir ilişki yürüteceği merak konusudur. Türkiye’de de dağ kadrosunda da emperyal güçlerin aparatı olmaktan ya da vassal bir Kürt devleti olabilmek için bölünme hedefinden vazgeçmeyen unsurlar da söz konusu olabilir. Öcalan’ın teklifinin nasıl değerlendirileceği, PKK’nın bu yeni açılımı karşısında DEM kadrolarında da PKK birimleri arasında da bölünme olup olmayacağını söz konusu kongre düzenlendiğinde takip edip göreceğiz.

Öcalan’ın çağrısından bir gün sonra bazı PYD birimleri Suriye’de Rakka şehri meydanında silah bırakmayacaklarının sembolik gösterisi gibi havaya mükerreren ateş açtılar. PYD’nin bazı yorumcularına göre “Eğer Esed rejimi yıkılmasaydı, Abdullah Öcalan, taraftarlarına silah bırakma talimatı veremezdi.” denilirken Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da İran'ın PKK/YPG'yi desteklediği iddialarına ilişkin şu ifadeleri kullandı: “Dünyada artık hiçbir şey gizlenemiyor. Sizde olan yetenekler başkasında da var.

Camınıza taş atılmasını istemiyorsanız komşunun camına taş atmamalısınız.”

Halkı Müslim olan coğrafyalarda yaşanan ölçüsüzlük ve inhiraflar, girişte de işaret ettiğimiz gibi tarihî süreçler içinde “nimet”i kaybetmemizin bir sonucu.

Bir kere daha vurgulamamız gerekiyor ki korunmuş olan vahyin ışığında elde edilmiş bir iman ve sâlih amellerde devamlılık hak temelli felahın biricik pusulasıdır. Unutmayalım: “Eğer size bir sıkıntı isabet ederse başka halklara da benzeri sıkıntı isabet etmiştir. Bugünleri, insanlar arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah'ın içinizdeki gerçek iman edenleri ayırt etmesi ve gerçeğin şehitlerini belli etmesi içindir. Allah, zalimleri sevmez.”31


1- Enfal, 8/53.

2- İbrahim, 14/1.

3- Enbiya, 21/105.

4- Nur, 24/55.

5- Nahl, 16/120.

6- Hud, 11/87.

7- Enfal, 8/46.

8- Âl-i İmran, 3/104.

9- Taha, 20/96.

10- A’raf, 7/159.

11- Bakara, 2/143.

12- İsra, 17/36.

13- Rad, 13/11.

14- Yasin, 36/11.

15- Maide, 5/54.

16- Saff, 61/3.

17- Âl-i İmran, 3/173.

18- İnfitar, 82/6.

19- Fatır, 35/10.

20- Ahzab, 33/62; Fatır, 35/43; vd.

21- Âl-i İmran, 3/200.

22- A’raf, 7/181; Bakara, 2/143.

23- Müzzemmil, 73/6, 20; Âl-i İmran, 3/79; Yusuf, 12/108.

24- En’am, 6/131.

25- A’raf, 7/155.

26- Hud, 11/117.

27- “Kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamen Allah'a aittir…” Fatır, 35/10; Münafikun, 63/8 vd.

28- “Eğer o beldelerin halkları iman edip takva sahibi olsalardı, muhakkak üzerlerine göğün ve yerin bereketini açardık. Biz de yaptıklarına karşılık onları kıskıvrak yakaladık.” (A’raf, 7/96). “Halkı zulümde ileri gitmiş nice memleketi helak ettik… Yeryüzünü gezip dolaşmadılar mı?” (Hac, 22/45,46) vd.

29- Hucurat, 49/13.

30- Sebe, 34/34.

31- Âl-i İmran, 3/140.

Hamza Türkmen Arşivi