“Esed’in Zindanlarına Düşen Herkes Ölmeyi Temenni Ederdi”
Haksöz Dergisi Sayı: 408/409

Arapça öğrenmek için gittiği Suriye’de İslami kimliğinden dolayı tutuklanan ve 10 yıl boyunca Esed rejiminin zindanlarında kalan Batman-Kozluk doğumlu Hasip Özel ile o dönem yaşadıklarını konuştuk. Hâlihazırda Batman’da bir camide din görevlisi olan Özel, 1993 yılında liseyi bitirdikten sonra Suriye’ye gitmiş, Şam’da ilahiyat fakültesi okuduktan sonra eczacılık fakültesinde eğitimine devam ederken 1999’da gözaltına alınmıştı. Ortada hiçbir suç olmamasına rağmen Özel, 2009’da Türkiye’nin siyasi girişimleri sonucunda özgürlüğüne kavuşabildi.

Röportaj: Halid Soylu


Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Hasip Özel, Batman ilinin Kozluk ilçesi Bölükkonak köyünde 1975’te doğdum. İlkokulu doğduğum köyde, ortaokul ve liseyi ise Kozluk ilçesinde bitirdim. Daha sonra Şam Üniversitesi İlahiyat Fakültesini, Suriye’den döndükten sonra da Dicle Üniversitesinde Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. Batman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde yüksek lisans yaptım. Evli ve iki çocuk babasıyım. Hâlihazırda Batman’da din görevlisi olarak çalışmaktayım.

Suriye’de yaşadıklarınıza geçmeden önce Suriye’ye niçin gittiğinizi öğrenmek istiyoruz. Kısaca anlatır mısınız?

Lise yıllarımda Arapçaya karşı çok sevdalı ve ilgiliydim. Arapçayı öğrenmek için her türlü yolu deniyordum. Maalesef burada iyi bir Arapça öğrenme şansına sahip olamıyorsunuz. Biliyorsunuz, Arapça Kur’an-ı Kerim dilidir. Kur’an’ı kendi dilinden anlamak istiyordum. Hayalim bir Arap ülkesinde Arapçayı iyice öğrenmekti. 1993'te liseyi bitirdikten sonra Şam'a gittim. Şam Üniversitesine başvurum kabul edildi. Şam İlahiyat Fakültesini okudum. Mezun oldum ve bir yandan da Halep Eczacılık Fakültesinde okuyordum. Tutuklandığım için eczacılık fakültesini bitiremedim. Ülkeme dönmek amacıyla 1999'da Hicret Cevazat denilen pasaport dairesine pasaportumu almaya gittim. Yabancıların pasaportları ve ikame işlemleri bu merkezde yapılıyordu. 24 Ağustos 1999’da pasaport dairesinde gözaltına alındım.

İlk gözaltı ve tutuklanma sürecinizle ilgili neler yaşadığınızı öğrenebilir miyiz? Size hangi suç veya suçlar isnat edildi?

Suriye'deyken rejimin diktatörlüğünün ve zulmünün, ülkede hürriyetin olmayışının farkına varmıştım. Oldukça riskli olduğu için siyasi bir faaliyete katılmamanın yanı sıra sözlerime de dikkat etmeye çalışıyordum. Suriye’ye ilim tahsili için gitmiştim ve ardından ülkeme dönerek kendimce insanlık için hizmet yapmaktı amacım. Gözaltına alınırken maskeyle gözümü kapattılar. İki polis beni yere yatırıp üzerime oturdular. Çok dehşetli bir şeydi ama burada rutin olarak böyle şeyler oluyor, diye düşündüm. Bu esnada zihnimi kurcaladım. Devlete yönelik olumsuz bir söz şakayla da olsa ağzımdan çıkmamıştı. Burası şakaya gelmezdi. Devlet hakkında kötü rüya görmenin bile maliyeti çok büyük ve ağır olurdu.

Yarım saat sonra beni Feyha denilen Şam’ın merkezindeki siyasi şubeye götürdüler. Tüm elbiselerimi çıkardılar ve işkenceye başladılar. Önce beni özel hazırlanmış işkence sehpasına bağladılar, kulağıma ve ayağıma elektrik verdiler. Gözümün üzerinde sert ve kalın bir maske olduğundan etrafı göremiyordum ama durumun kötüye gittiğini, zalim zebanilerin eline sebepsiz düştüğümü hissetim. Vücuduma soğuk su döküyordular. Onlara, “Suçum nedir, neden böyle yapıyorsunuz?” diye sorunca bana: “Şimdi göreceksin!” dediler. Sonra ayağımı kaldırıp falakaya yatırdılar, dört asker çapraz şekilde ayağıma vurmaya başladılar. Bir yandan da kulağıma ve ayağıma elektrik verdiler. Elektrik şoklarıyla ağzımdan ve burnumdan kan fışkırdı, defalarca bayıldım. “Suçum nedir; bu vahşeti neden bana yapıyorsunuz?” diye her sorduğumda “Sen bize söyleyeceksin!” diyordular. İlk gün sabahtan gece yarısına kadar bana aralıklı olarak işkence verdiler. 15 güne kadar işkence bu şekilde devam etti. Elektrik şoklarını ayağıma ve kulağıma her verdiklerinde ağzımdan kan fışkırıyordu. 15 gün sonra bana: “Sen Suriye rejimi hakkında ne düşünüyorsun? Müslüman Kardeşlerle ilişkin var mı?” şeklinde sorular sordular. Yedi buçuk aya kadar her gün 4-5 kez işkence gördüm.

Kulağıma elektrik şoku verdiklerinde sanki beynim bir düdüklü tencereye girmiş gibi oluyordu. Beni iki kat yerin altında bir yere koydular. Bu durum üç sene devam etti. Bu üç sene zarfında cildim oksijensizlikten döküldü. Loş bir yerdeydim, mevsimleri ve günleri bilmiyordum. Havanın soğumasıyla kış geldi, ısınmasıyla yaz geldi diyordum. Ezan sesi geliyordu ama bu sabah mı öğle mi akşam ezanı mı bilmiyordum. Zamanımı beşe bölüp tahmini olarak namaz kılıyordum. Tarihi bilmiyordum; günleri, haftaları, ayları ve yılları unutmuştum. Çok dua ediyordum, Allah (cc) razı olacak şekilde ölmek istiyordum ama ölüm elime geçmiyordu.

Benim hücremin yaklaşık iki metre uzunluğu, iki metre yüksekliği ve 45 cm genişliği vardı. Yemem için bazen üç adet zeytin veriyordular. Yastığım terliğimdi; üç sene başımı terlik üzerine koyarak uyumaya çalıştım. Çok ince bir çadır üzerinde üç sene yattım. Üç sene işkence gördüm. Nice insanları benim huzuruma getirdiler. Bana; bunlarla ilgili illaki şahitlik yapacaksın, dediler. Yalancı şahitlik yapmayınca nişanlımı getirdiler. Tutuklanmadan önce Suriye’de avukatlık yapan birisiyle nişanlıydım. “Şahitlik yapmazsan nişanlına tecavüz edeceğiz!” dediler. Bu kez yapmadığım her şeyi kabul etmek zorunda kaldım. Artık yüzlerce iftirayı orada bana yazdırıp imzalattılar. Türkiye’den çok samimi bir arkadaşım Muhammed Sıddık Yıldırım, Şam Üniversitesinde basın yayında okuyordu. Bir gün onu karşıma getirip “Bu kişinin Müslüman Kardeşlerle olduğunu ve evinde bomba gördüğünü söyleyip şahitlik yaparsan seni bırakacağız.” dediler. “Bunu yapmazsan bu cezaevinde geberip gideceksin!” Onlara dedim ki: Benim bin tane ruhum olsa burada da kalsam kimseye iftira etmem, kimseye zulmetmem. Bana: Biz iftiracı mıyız, zalim miyiz dediler? Onlara: Ben sizin zalim olup olmadığınızı söylemiyorum, sizin zalim olup olmadığınızı kendiniz benden daha iyi biliyorsunuz. Ama bu iftirayı yaparsam ben zalim olurum, dedim. Akabinde bayıltıncaya kadar bana elektrik şoku verdiler. Başkalarına iftira etmediğimi gördüklerinde farkına vardım ki bu bir senaryodur. O esnada bir nebze de olsa rahatladım. Önce hep kendi kendime: Acaba birisi mi dışarda bana iftira etmiş diye düşünüyordum. Meğerse kendi maslahatları için bir kurbanlık bulmuşlar.

Allah’ın inayetiyle gerçekleşen devrimden sonra ilk kez görüntülenen Suriye’deki zindanlar dünya kamuoyunda çokça konuşuldu; insanlar gördüklerinden dehşete düştü. Siz hangi zindanlarda kaldınız?

Ben dört cezaevi gördüm. İlki Feyha denilen siyasi şubeydi. İkincisi Şam’dan 135 km uzakta bulunan Tedmur Cezaevi, diğer adıyla Fareler Cezaevi; üçüncüsü Saydnaya Cezaevi ki bence Saydnaya, diğer cezaevlerine kıyasla üç yıldızlı bir otel gibiydi. Son olarak da Adra Cezaevi’ni gördüm.

Üç sene sonra beni Feyha denilen Şam’ın merkezindeki siyasi şubeden çıkardılar. Beni hücrelerden çıkarınca çok sevinmiştim. Bizi buradan daha iyi bir yere götürecekler, diye düşünmüştüm. Meğerse burası da beş yıldızlı bir oteldi, farkında değildim. Sonra kıymetini öğrendim. Bizi hücrelerimizden dışarıya çıkardılar. Üç sene sonra ilk sefer güneşi gördüm ama gözüm güneşin ışığından açılmıyordu. Bizi askerî otobüslere bindirdiler. Kalın kendirlerle ve zincirlerle bağlamaya başladılar. Bu zincirlerle bağladıklarını görünce ilk sefer üç sene sonra gülesim geldi. Bir dönem İstanbul’da otururken Sirkeci veya Eminönü’nde bazen gemiler karaya yaklaşırken gemileri böyle kalın kendirlerle bağladıklarını görmüştüm. Onların bizi Tedmur’a götürürken bağladıkları ipler ve kendirlerin kalınlığı bu iplerden az değildi. Onların amaçları psikolojik olarak bizi korkutmak ve çökertmekti. Zaten onların tüm davranışları bizim için işkenceydi.

Tedmur denilen meşhur bir hapishaneye doğru yola koyulduk. Gerçek azap, gerçek işkence, gerçek ahlak dışı muameleyi orada gördüm. Kocaman büyük bir kapısı vardı; sanki cehenneme açılıyordu. Kapıyı 4-5 asker birlikte açabiliyordu. Kapı üzerinde Nahl suresinin 118. ayeti yazılıydı: “Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Güya biz zalimdik, onlar değil. Tedmur Cezaevi’ne terbiye cezaevi veya fareler cezaevi de deniliyordu. 1936’da Fransa tarafından ahır olarak yapılmıştı. Hafız Esed 1970’te başa gelince atlar için yapılan bu ahırı kendi halkı için hapishaneye çevirmişti. Burada bir seneye yakın kaldım. Ben siyasi şubede görmediğim işkenceleri orada gördüm. Orada yüzlerce insanın nasıl idam edildiğine şahit oldum.

Küçük ilkokul sınıfı gibi odalar düşününüz. Her birinde 100-120 civarında insan kalıyordu. Kaldığımız yerin zemini sürekli ıslaktı. Artık her gün 2-3 kişi ölüyordu. Her gün rutin olarak 4-5 kişiyi işkence için kapının önüne çıkarıyordular. Gerçekten de çok inançlı Kur’an hafızı insanlar herkesin yerine işkenceye çıkıyordular. 450-500'e yakın kırbaç ayaklar paramparça olana kadar vuruluyordu. Yemeklerimiz bazen üç zeytin, bazen 24 saatte bir bardak su, yazın kırk kişiye dört kiloluk bir karpuzdan ibaretti. Bir yumurtayı üç veya dört kişi arasında bir battaniye ipiyle bölüştürerek yiyorduk.

Burada pazartesi ve perşembe günleri idam günleriydi. Helikopter iniyor ve bir asker kapı önüne gelip idam edileceklerin isimlerini okuyordu. Herkes bu listede isminin olması için Yüce Allah’a dua ediyordu. Duaları kabul edilenlerin isimleri okunuyordu. Herkes şehadeti, Allah’a kavuşmayı istiyordu. Herkes ölümü istiyordu ama ölüm herkese nasip olmuyordu. Orada yüzlerce idam sehpası kuruluyordu. İdam edilirken insanlar ‘Allahu Ekber’ diyerek tekbir getiriyorlardı. Ama bir müddet sonra bu ses kesildi. Anladık ki idam edilenlerin ağızlarını bantlamaya başlamışlardı. Orada Müslüman Kardeşlerden iki bin civarında kişi pres makinelerinde öldürüldü. Ziyaret yoktu. İnsanlara lağım suları içiriyorlardı. Ayda bir sefer banyoya çıkarıyorlardı. Ama banyo günlerinde mutlaka işkence altında 4-5 insan ölüyordu, günlük rutin bu şekilde devam ediyordu. Bazen de birisi ölürken gelip ayağından tutup çekiyordular. Cesede saygı göstermiyorlardı. Birçok kişiye fare yedirdiler. Bazen yemeklerimize de fareler atıyor, küçük abdestlerini yapıyorlardı.

Hapishanede beraber kaldığımız bir kişi kendi gözü önünde kızının askerler tarafından tecavüze uğradığını söyledi. Bazılarının eşlerine de bu vahşeti yapıyorlardı. Her gün buna benzer şeyler yaşanıyordu. Bizim yan koğuşumuzda bir günde 250 civarında kişiyi öldürdüler. Hafız Esed döneminde -Rıfat Esed savunma bakanıyken- Tedmur’da Müslüman Kardeşler mensubu 2 bin kişiyi bir günde kimyasal gazla şehit ettiklerini de duydum. Şu an Rıfat Esed güya ‘demokrasi beşiği’ denilen Fransa’da yaşıyor ve Fransa vatandaşı. Binlerce yazıklar olsun diyorum, başka bir şey demiyorum.

Şu zamanlarda Saydnaya hapishanesi konuşuluyor, Tedmur hapishanesini dünya basını dile getirmiyor. Doğrusu anlamış değilim. Bir seneye yakın Tedmur’da kaldım. Meğerse benim imtihanım çok hafifti, elhamdülillah. Orada 15, 25, 30 sene bu işkenceyi yaşayan insanlar gördüm. Beni içeriye aldıklarında şunu söylediler: “Seni öldürmeyeceğiz ama her gün bin sefer ölmek isteyeceksin; ölmeyeceksin.’’ dediler. 10 sene boyunca cezaevinde onlardan duyduğum tek doğru söz buydu, diğerleri hep yalandı. Gerçekten her gün bin sefer ölmek istiyordum ama ölmedim. Yaklaşık bir sene sonra bizi Tedmur’dan çıkarıp Saydnaya hapishanesine götürdüler. Ben on sene mahkemesiz, ziyaretçisiz, avukatsız ve ne zaman çıkacağımı bilmeden yattım. Bu on sene zarfında uyku hali hariç; işkence sesinin kesildiğini hiç duymadım.

Saydnaya’da insanlar pres makinelerinden geçirildi. Suçsuz insanlar yıllarca ziyaretçisiz, avukatsız ve mahkemesiz hapiste tutuldu. Birçok vahşete tanık oldum. Yine de Saydnaya, Tedmur’a göre üç yıldızlı bir oteldi. 2008'de Saydnaya’da iki isyan oldu. İlki altıncı ayda oldu, 150’ye yakın tutuklu katledildi. On ikinci ayda bir isyan daha oldu. 200’e yakın insanı gözlerimizin önünde kurşuna dizdiler. Pres makinesinden geçirilenlerin sayısı binlerle ifade ediliyordu.

Suriye'de o dönemde sadece evinde Fî Zilali’l-Kur’an görülen kişilere 25 sene hüküm veriyorlardı. Siyasiler Suriye cezaevlerinde üç şeyden mahrumdular: Onlar için mahkemeler yoktu, ziyaret yasaktı, avukatları yoktu ve ne zaman çıkacakları belli değildi. İlk tutuklandıklarında hangi karakol onları yakaladıysa o karakol onların hükümlerini verirdi. 2006’da Avrupa’dan ağır müeyyideler alma korkusuyla Suriye rejimi ilk kez resmî olarak -ayda bir 15 dakika olmak üzere- siyasi tutuklulara ziyaret izni açtı. Daha önce siyasi tutuklulara ziyaret izni yoktu. Benim yanımda Ahmed Ali adında Suriye’nin Kuneytra ilinden çok samimi bir arkadaş vardı. Hastaydı, ayakları üzerinde zar zor duruyordu. Cezaevinde 25 senesi dolmuştu; mahkemesiz, ziyaretçisiz, avukatsız ne zaman çıkacağını bilmiyordu. Ahmed Ali evli ve dört çocuk babasıydı, hep ağlıyordu, çocukları çok özlediğini söylüyordu. Ona dedim ki: “Ağlama, bizi buraya getiren Allah’tır (cc). Bizi buradan çıkaracak da O’dur. Sabırlı ol.” Birkaç gün sonra ziyareti açıldı, 25 sene sonra ilk kez ailesinin onu ziyaret etmesine izin verildi. Aşağıya birinci kata ziyarete indi ve 15 dakika sonra döndü. Sevinçten gözyaşını tutamıyordu. Ziyaretine kimlerin geldiğini sordum, dedi ki: “Eski eşim, dört çocuğum, erkek kardeşim ve kardeşimin dört çocuğu.” Ona tekrar sordum: Eski eşin nasıl geldi, yoksa senin iki eşin mi vardı? Şöyle cevapladı: “Hayır. Benim eşim uzun yıllar benden haber alamayınca rejim tarafından öldürüldüğümü sanmış, o da kardeşimle evlenmiş, ondan da dört çocuğu olmuş. Aynı eşimden dört çocuk bana baba dediler, dördü de amca dedi. Eski eşimin kocası yani kardeşim ve eski eşim birbirimize bakarak ağladık. Ve eşim: ‘Benim kusuruma bakma; zannettim ki seni öldürmüşler. Kardeşinle evleneyim belki çocuklarımız dağılmazlar diye düşündük. Özür diliyorum, bilseydim böyle yapmazdık.’ dedi.”

Cezaevinde bizi biraz teselli eden şuydu: Bizden sonra cezaevine girenlerden taze haber alırdık. Onların bize göre bilgileri daha yeniydi. Televizyonlarda çıkan acil haber gibi. Yanımıza gelenlerin bilgileri ve tecrübeleri değerliydi. Bizim yanımızda 20 senelik tutuklu bir arkadaş vardı, evliydi. Bir gün onunla otururken koğuşumuzun kapısı açıldı. İki polis yeni bir tutukluyu getirdiler. Hepimiz etrafında toplandık, çok sevindik, yeni haberler var diye. Onun cezaevine girmesini temenni etmezdik; ama hasbelkader yeni olma hasebiyle bizi dışarda olup bitenlerden haberdar edecekti. Çünkü yanımızda televizyon, telefon, gazete, dergi vb. hiçbir şey yoktu. Yeni cezaevine girmiş biri yegâne tesellimizdi. 20 yılını Saydnaya’da geçiren arkadaş, muhabbet ilerledikçe yeni gelen arkadaşa evli olup olmadığını da sordu. Tanışıklık arttıkça yeni gelen kişinin 20 yıldır cezaevinde olan arkadaşımızın eşiyle evlendiği ortaya çıktı. Dedi ki: “Hakkını helal et; eşin bana biz evlenmeden beş sene önce, senin rejim tarafından öldürüldüğünü söyledi. Bilseydik ben de o da asla bunu yapmazdık.” O esnada ağlayan ağladı, üzülen üzüldü, rejime beddua eden beddua etti.

Ebu Abduh adında bir arkadaşımız vardı. Onun aldığı hüküm belliydi: 15 sene. Bir gün bir arkadaşımız ona hangi suçu isnat ederek on beş sene ceza verdiklerini sordu. Ebu Abduh şöyle anlattı: Rüya gördüğümde genellikle rüyalarım doğru çıkardı. Bir gün çok sevindirici ve beni derinden ve mutlu eden bir rüya gördüm. Suriye’de devrim olmuş ve Esed rejimi devrilmiş. Gece uyandım ve sevinçten gözüme uyku girmedi. İlkokuldan arkadaş olduğumuz, samimi ve güvendiğim iki üç arkadaşıma çay içerken gördüğüm rüyamı da anlattım. Biri: “Senin rüyalarının çoğu doğru çıkıyor, inşallah devrim olur ve bu zalim rejimden kurtuluruz.” diyerek sevincini paylaştı. Meğerse bu arkadaşım Muhaberat elemanıymış; bilmiyordum. Kendisiyle ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitede birlikte okumuştuk. Asla istihbarat elemanı olacağını tahmin etmezdim. Arkadaşlar kalkıp gittikten bir saat sonra Esed’in askerleri ve istihbaratı evimi kuşattı. Beni eşim ve çocuklarımın gözü önünde tekmeleyerek götürdüler. Ne olduğunu ben de anlamadım. Bir aya yakın her türlü işkence altında kaldım, bana hiçbir şey söylemediler. Bir ay sonra “Bize anlat bakalım rüyanı. Nasıl bir rüya gördün?” dediklerinde meselenin ne olduğunu anladım. Esed’in duvardaki fotoğrafını göstererek “Bu rabbimizdir, o asla gitmez!” dediler. Ve şunu ilave ettiler: “Sen çok kötü bir insan olmasaydın bu kötü rüyaları görmezdin, demek ki o kadar kötüsün ki bu kötü rüyaları görüyorsun!” Daha oradayken 15 sene hükmümü açıkladılar.

Zindanlar bir anlamda Baas rejiminin, muhalifleri yıldırma, korkutma veya yok etme politikalarının merkeziydi diyebilir miyiz?

Arapçada güzel bir söz var: Küfür devam eder, zulüm devam etmez! 61 yıllık Baas rejimi, Esed ailesi öncülüğünde insanlık tarihinde görünmemiş vahşeti kendi öz halkına reva gördü. Rejim, cezaevlerindeki zulmü vesilesiyle kendi halkının iradesini kıracağını sanıyordu. Zalimler Yüce Mevla’nın da bir hesabı olduğunu bilmedikleri için kendi vahşiliklerinde bayağı azdılar. İşte o vakit mülk sahibinin miadı onların karşısına çıkar. Esed’in da böyle oldu. Bu kadar zindan yapmakla kurtulacağına inanıyordu, meğerse mezarını kazıyordu. Yüce Mevla İbrahim suresinin 42. ayetinde şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed!) Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. Asla zalimlerin yapacağı şeyden, Allah'ı gafil sanma. Ancak Allah onların azabını öyle bir güne bırakıyor ki o gün gözler korkudan dikilir, kalır.” Korkutmak ve yıldırmakla hakkın ve mazlumun iradesi kimse kıramaz; çünkü onların iradesi Allah’ın iradesiyle desteklidir. Yeter ki davada samimi olalım ve sabrı kuşanalım.

Suriye halkı yıllarca ödediği bedellere rağmen verdiği mücadele sonrasında Allah’ın yardımıyla Baas rejimini devirdi. Devrim ile ilgili duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Şöyle söyleyeyim: Eskiden babamların aile dostu olan bir göz doktoru şöyle demişti: İki gözü görmeyen 40 yaşlarında bir âmâ göz muayenesi için benim kliniğime geldi. İki gözünü muayene ettim ve ona şunu sordum: Daha önce göz doktoruna gittin mi? Evet, gittim ama fayda görmedim, dedi. Ne zamandan beri görmediğini sorunca ‘Doğumdan beri görmüyorum.’ dedi. Eskiden tıp pek gelişmemişti. Allah’ın izniyle bir buçuk saat ameliyattan sonra bu hastamızın bir gözünü kurtardık. 40 yıl sonra dünyayı gördü. Sevinçten yere kapandı, ağladı ve Yüce Allah’a şükretti. Suriye rejimi de zebanileriyle halkını her yönüyle kör etmişti. Bu mübarek devrim onların gözlerini açtı, tüm Suriye halkı hayatı yeni görmeye başladı. Bundan daha mutlu ve sevinçli ne olabilir ki? Ben de Suriye’de 17 sene kaldım, onlar kadar sevinçli ve mutluyum. Baas rejiminin çöküşünün Suriye halkı için büyük bir milat, bir kurtuluş olduğuna inanıyorum.

Genel itibariyle orada bulunduğunuz süre içindeki gözlemlerinize dayanarak Suriye halkı için neler söylemek istersiniz?

Benim şahsi kanaatim şudur: Bazen insanlar açlıktan, çaresizlikten ve hürriyetin olmayışından dolayı yakınırlar, buna başkaldırırlar. Bu şekildeki insanlar çok sabırlı, nimetlerin kadrini bilen, insanların hak ve hukukuna riayet eden, misafirperver, empati, diğerkâmlık, inançlı ve mütevazı insanlardırlar. İşte Suriye halkı ve yeni yönetimi bu gruptandırlar. Yarım asırdan fazla acı bir sınav verdiler.

Bazen de insanlar ve uluslar; bolluktan, doyumsuzluktan, nefsani tüm istekleri putlaştırmaktan dolayı başkaldırırlar. İşte İsrail modeli ve türevleri. Bu iki grubun özelliklerini dünya arenasında her gün görsel ve işitsel olarak müşahede edebiliyoruz.

Halk bir bütün olarak yeni hükümetle kenetlenmiş. Herkesi kucaklayan bir yönetim var. Yeni teknolojiden de çok haberdarlar. Evet, Allah’ın izniyle ayağa kalkacaklarına inanıyorum. Türkiye’nin de Suriye halkı için bir nevi rahmet kapısı olduğunu unutmayalım.

Arapçada güzel bir söz var: “Allah’tan korkandan değil, korkmayandan kork!” Yeni yönetimin ve ordusunun mensuplarında hafızlık oranı çok yüksektir. Bir ülkenin askerleri inançlı ve hafız ise o ülke ve ordusundan ne beklenir sizce hayır ve iyilikten başka?

Şunu da belirtmeliyim ki: Esed rejimi ile İsrail yönetimi fıtrata karşı savaşan iki organizmadır. Aralarında fark yoktur. İkisi de insanlığa karşı savaş açtılar. Siyonist İsrail rejimi Gazze’de 50 bin civarında Filistinliyi katletti. Esed rejimi de 2011'den bu yana bir milyondan fazla Suriyeliyi katletti.

Suriye’nin geleceği ve gelişimi ile ilgili düşüncelerinizi sorsak neler söylemek istersiniz?

Suriye devrimi çok yeni ve tazedir; yakın ve uzak olan herkes Suriye’de bir pay ve etki sahibi olmak ister. Suriye’nin %75’i yıkılmış durumda ve imarı için büyük bir maliyet gerekmektedir. Hızla kalkınması kolay değildir. Suriye’ye en çok katkısı olacak Türkiye ve Katar’dır diye düşünüyorum. Katar’ın dışında hiçbir Arap ülkesi bunca vahşetine rağmen Esed’in gitmesini istemediler; çünkü bu rüzgârın kendi ülkelerinde esmesinden korktular.

Yeni Suriye yönetiminin dış güçlere karşı çok dikkatli olması lazım, burası çok kritik. Devrimin başarısı heba olmasın diye elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Yönetim kadrosunun ufku açıktır; ama bazen şartlar kendi prensiplerinizden taviz vermeye zorlayabilir. Temennimiz hak ve hakikatten taviz vermemeleridir. Ümmetin özlediği bu hayırlı yönetimin muvaffak olmasını can-ı gönülden temenni ederim. Basit ve kısır döngülerle bu mübarek devrim heder edilmemelidir. Süreç uzun, yol engebeli, iş çok. Sabırla, hikmetle, samimiyetle yürüneceğine dair umudum büyüktür.

Sizce yeni yönetimi bekleyen en büyük sorunlar nelerdir?

Yeni yönetimi bekleyen sorunları iç ve dış faktörler bağlamında ele alabiliriz.

İç faktörleri ülkenin yeniden inşası çerçevesinde düşünmek gerekir. Ekonomik açıdan dışardan güçlü bir desteğe ihtiyaç var. Nitekim şu an toplum %85’i ihtiyaç sahibi. Ayrıca iç güvenlik önemli. Değişik mezhep ve meşrebe sahip insanlarla diyalog güçlendirilmeli ve onların güveni kazanılmalı. Yanı sıra şeffaf bir seçim, herkesin kabul ve rızasını celp edecek adil bir anayasa, farklı inanç kesimlerinin ve etnik çeşitliliğin adil bir şekilde yönetimi beklenmektedir.

Dış faktörler bağlamında ise Batı ülkelerince uygulanan ambargolar, terör listeleri, İsrail’in işgal ettiği topraklar, komşu ve komşu olmayan devletlerle ilişki yeni yönetimi bekleyen gündemler olacaktır.

Yıllar sonra yeni Suriye’ye gitmek istediniz mi? Orada olsaydınız şimdi neler yapmak isterdiniz?

16 Mayıs 2009 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun girişimleri sonucunda Suriye yönetimi bizi serbest bırakmıştı. Benle birlikte Türkiye’den üç kişi daha vardı. Ülkeye döndükten sonra bir daha Suriye’ye gidemedik, oraya gitmemiz yasaklanmıştı.

Eğer orada olsaydım tıpkı bir Suriye vatandaşı gibi insanlık gereği Suriye’nin yeniden inşası için üst üste iki taşı ben de koyardım. Ben de birkaç yetimin başını okşar, onlara rahmet elini uzatırdım. Gücüm elverdiği kadarıyla, insanlık için mazlumların yanında yer alırdım. İnşallah biraz da durum iyi olursa ziyaret etmek isterim, kaldığım cezaevlerini de görmek isterim.

Hasip Özel Arşivi