Umut ve Mutluluk
27 Kasım 2024’te mücahidlerin İdlib’den harekete geçip 8 Aralık’ta Şam’ın fethi ile son bulan devrimci yürüyüşleri, Suriye’ye yıllardır aradığı özgürlüğü bahşetti. Bunun için ne kadar şükredilse azdır. Önceden birkaç kez daha gitme fırsatı bulduğum topraklara bu sefer sadece umutlu değil, mutlu gitmek de nasip olacaktı. Nitekim hadisenin canlılığı devam ederken, 24 Aralık’ta, Türkiye’den her biri ayrı kıymette, bir grup Müslümanla birlikte, özgürlüğünün sabahında Suriye’deydik. Buradaki satırlar, gönlümüzü ziyadesiyle mesrur eden o ziyarete ilişkin izlenimlerin izleridir.
Suriye ya da cihanşümul tarihî tedrisatımızın kelimeleri ile konuşacak olursak, “Biladü’ş-Şam” bizimdi ve bizimdir. Buradaki “biz” her türlü etnik, ırki ya da mezhebî bağlılığın ötesinde, “Müslümanlar kardeştir.” düsturunda beyan edilen bizdir. Buradaki biz, “kandaşlık” gibi ne idüğü belirsiz bir birlik olmayıp Çanakkale ve Dumlupınar şehitliklerinde, Trabzon ile Malatya ile Konya ile yan yana dizilmiş, aynı hedefi dövmek için dövüşmüş, vuruşmuş ve vurulmuş, Halep’in, Şam’ın, Bağdat’ın kanları, kanlarımıza karışmış bizidir. Yani kardeşliğin, iman kardeşliğinin bizidir.
Büyük Anadan Anadolu’ya
Ülkemizde yüz yıldır, Batıcı Kemalist elitlerin büyük bir iştiha ile benimsediği ve herkesi benimsemeye zorladıkları sistemin amentüsü mevkiine çıkartılan ulusalcılığın temel kabullerinden olan, mevcut sınırlar dışındakilere karşı unutkan bir umarsızlık takınmak, bunu da milliyetçilik kılıfı ile meşrulaştırmak âdet olmuştu. Bu anlayış mensuplarınca, ortak bir mazinin, din temelli kardeşliklerin ya da coğrafi komşulukların bir hükmü yoktu. Kemalistlerden Falih Rıfkı Atay, İttihatçıların Cemal Paşa’sı ile birlikte I. Dünya Harbinde, Suriye bölgesinden çekilirken ne paşanın oradaki yanlış tatbikatlarını ne dönemin emperyalist devletlerini layıkıyla eleştiriyordu. Bunun yerine suçlu belliydi: bölge halkı! Suriye’nin, Mekke’nin, Filistin’in Müslüman halkı suçluydu! ‘Zeytindağı’nda: “Floransa ne kadar bizden değilse Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.” derken Atay, çoktan milliyetçi frekanstan yayına geçmişti. Bu tavrın, mağlubiyet acısıyla biraz olsun ilişkisi olsaydı, durumun gerçek müsebbipleri olan, işgalci, sömürgeci İngilizlere, Fransızlara karşı öfke duyulması gerekirdi. Kemalistlerin kahir ekseriyetinde gördüğümüz gibi, suç burada, özenle başka bir yere kanalize ediliyor, din ve dindarlık kabahat olarak gösteriliyordu. Aynı yazarın şu satırlarında olduğu gibi: “Anadolu çocukları iskorpitten çürüyüp düşen ağızlarının yaraları içinde kavrulmuş çekirge çiğnemeye çalışarak Fatma'nın, Ebu Bekir'in, Ömer'in ve Muhammed'in sandukalarını savunacaklar.” Buradaki laubali dilin sahibinin ahlak ve edep yoksunluğu bir tarafa, yaklaşık dört koca asır boyunca, her yere birlikte koşan, birlikte ağlayıp birlikte gülenler gerçeğinin inkâr edildiği aşikârdı. Dönem modası milliyetçiliklerin körleştirdiği gözler için yeni bir kavram olarak vatan, emperyalizmden artakalan, bir parça topraktır artık. Adına şimdilik Anadolu demek uygun düşer. Atay, “Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz.” derken de yanılır ve yanıltır. Şöyle ki ‘ana’ olarak vasfedilen coğrafya, ilk kez bu dar sınırlar dâhilinde anılmaktadır. Oysa, daha birkaç yıl önce, üç kıtada bulunan bir ‘ana’ vardı. Yine bu ananın çocukları, tüm bu coğrafyada, bütün cephelerde birlikte ve birbirleri için bulunurlardı. Yani iddia edildiği gibi bu “yeni ana” her yeri emzirirken, hiç kimsenin ona el uzatmadığı doğru değildi. Çanakkale’den Sarıkamış’a, Yemen’den Suriye’ye kadar her yerde, her yerin çocukları vardı. Ve gerçek ana, o “büyük ana”ydı. Ta ki yeni yetme, laf dinlemez çocukların elinde oyuncak oluncaya kadar sürdü bu. Ta ki emperyalist nam, yedi düvel düşman, evine, yurduna hayasızca saldırana kadar. O “büyük ana”dan otuz küsur evladı ayırana kadar. İşin garibi, ayıranlar, ayrılan herkesi -teselli demeyeyim ama- sevindirecek vaatlerle oyalamayı da bildiler. Attan inip topal eşeğe binenlerdeki keyfin başka nasıl izahı olabilirdi ki? En çok, içki sofralarında kadeh tokuştururken, toplumu bir çırpıda değiştirmeyi umanların keyfiydi bu. Ve tamamen keyfîydi. Burada, yitirilenlerin hesabını sormak yoktu. Kırıntı kabilinden bile olsa üzüntü duymak, hüzünlenmek yoktu. Anası öldürülen, öksüz bırakılan çocuklara vasilik iddiasında bulunan bu yeni “vesayet odakları”nın, intikamı geçtim, yas bile tutmadan, savaştaki düşmanın gölgesine sığınanların aymazlıkları vardı. Pek neşeliydiler, sevinçliydiler. Yorgan gitmiş, kavga bitmişti. Geride, hatırla(t)maya değer, hatıraya dair tek bir nakarat kalmıştı. Şerif Hüseyin ve çapulcularının adı yerine; “Araplar bizi arkamızdan vurdu!” sloganıydı o. Oysa anılarında ajan Lawrence bile, isyana kalkışanları, yörede çok küçük bir topluluk olarak belirtir. Ayrıca bunların hiçbirisi, Suriye-Filistin bölgesinden değildir. Kemalistlerin tanzim ettiği kabahatliler listesinde, İngiltere’nin kahpeliği, Fransızların hayasızlığı görünmez. İçeride ise Batıcı iktidarın yanlış politikaları, yerini padişahın şahsına, hilafetin ilgası tartışmalarına bırakmıştı. Vakit dolmuş, gün bitmişti. Artık aynı toprakları; bir tarafta Siyonistlere, bir tarafta Şerif Hüseyin’e vaat ederken öte taraftan Fransızlarla (Sykes-Picot) ve sonra Ruslarla masa başında paylaşma planları yapan; hiçbir ahlaki mesuliyet tanımayan, Makyavel’e ve Hobbes’e şapka çıkarttıran, pragmatizmin şampiyonu, hilebaz İngilizler suçlanmıyorlardı. Böl-parçala-yönet taktiğini her yerde uygulayan, etkili olduğu coğrafyalarda, ilk işi, bölgenin sinir uçlarının fotoğrafını çekmek olan, azınlıkları himaye adı altında kendisine bağlı ve borçlu kılarak oralara nüfuz etmeye çalışan Fransa da geri plana itilmişti.
Böl, Parçala, Yönet
Ziyaretine gittiğimiz Suriye, bu hikâyenin tam da göbeğindeki bir yerdi. Osmanlı sonrası, bölgeye çöreklenen İngiltere’ye karşı yükseltilen halk tepkilerini bastırmak için, Şerif Hüseyin sahaya sürülür. Zaten İngilizler burayı ona söz vermişlerdir. Böylece halkın reaksiyonu bastırılmış olacaktır. Fakat işler böyle yürümez. Ortada söz verilen Fransa da vardır. Ve nihayetinde emperyalist paylaşımda Suriye, Fransa’ya bırakılır. Şerif Hüseyin’i teskin etmek üzere bir iki toprak parçası elbette saklanacaktır. Burada, zavallı Şerif’in söz vermekten, söz tutmaktan anladığı şey ile Makyavel’in çocuklarının anladığı arasında dünya kadar fark olduğu, bir kez daha ortaya çıkar. Bir Arap için, bidayetten beri geçerli olup İslam’la daha da pekiştirilen söz tutma fiili söze ölümüne sadakat iken, bu eylem emperyalistlerin kitabında, amacı gerçekleştirirken verilen sözlere uyulma zarureti olmayışı ile karşılanır. Neyse, zaten hainlerin payına da ihanet düşer. Olansa ümmete olur.
Müslümanların siyasi birliğinin ve bütünlüğünün o tarihte tecessüm etmiş hali Osmanlı, 1918’te Şam’dan ayrıldıktan iki yıl sonra (1920), emperyalizmin uluslararası teşkilatı Milletler Cemiyeti onayıyla Suriye, Fransız mandası olarak tescillenir. Süreç 1946’ya kadar sürer. Bu müddet zarfında, Fransızlar klasik yöntemlerini devreye sokup ülkeyi dört ayrı özerk bölgeye ayırırlar. Buna göre, Dürzilere bir bölge (Havran), Nusayrilere bir bölge (Lazkiye) ve Sünnilere de Şam ve Halep olmak üzere iki ayrı bölge ayrılır. Buradaki “ayırma” işi, sömürgeci zihnin maksatları ve niyetleri açısından son derece öğreticidir. Aynı zihnin, Lübnan’daki işi de bu cihetten okunmalıdır. Bu arada kadim Biladü’ş-Şam’a ait Beyrut, Sayda ve Trablusşam da Lübnan adı altında ortaya çıkartılan sentetik ülkeye bağlanır. Ayrışma ve tartışma noktaları, ustalıkla belirlenen ve birbirlerinden kopartılan bölgelerin ağzına çalınan muhtariyetler, küçük iktidar hırslarının istismarı ile oluşturulmuş, kendi ayakları üzerinde duramayan, emperyalistlere muhtaç, bir dizi sefil ve sefihi üretmiştir. Ne ki hemen-hemen her yerde, bu oyunlara halk isyan etmekten geri durmaz. Sömürgeciler, karşılarında hep halkın direnişini bulurlar. Nihayetinde egemen güçler, eski sömürgeciliğin fiziki işgal politikalarını terk etmek zorunda kalıp daha ince, daha sofistike alanlara yönelirler.
Bağımsızlık zehabı diyebileceğimiz, emperyalistlerin ülkedeki askerî varlıklarını çekmeleriyle oluşan yeni tablolar ve tarihler ülkelere göre değişiklik arz eder. Suriye için bu tarih 1946 iken, başkaları için farklıdır. Bu yeni evrede; dil ve eğitim, kültürel emperyalizmin başat kavramlarına dönüşür. Artık, Batı egemenliği, bu kanaldan ve alandan akacaktır. Mankurtlaştırma metodu tatbike sokulur. Ülkelerin bağlılığı ve bağımlılığı zoraki değil, severek ve isteyerek olsun diye, halkına Fransız kalmış, Fransız âşıkları, kendi değer dünyalarından habersiz, hatta ondan utanan kimseler oldukları için, çağdaş değerlerin taşıyıcısı diye egemen efendilerce alkışlanır. Bugün her zulmü işleyen Esed ailesinin, kadınlarının başı açık diye yüceltilmeleri bu cümledendir. Halkından kopuk, her despotun mecburi istikameti dış güçlerdir. İçeride yaslanacak bir dayanak bulamayan iktidarların yegâne çözümüdür bu. Suriye bu açıdan ne ilktir ne de tek. 1946’da görece özgürlüğe kavuşan, ülkenin ilk devlet başkanı Şükrü el-Kuvvetli’nin kısa süreli siyaset hayatının ardından, 1949’da başlayıp bugünkü devrime kadar devam eden, darbeciler ve darbeler geleneği, Suriye’deki iktidarların halk ile münasebetlerini de bitirir. O tarihten itibaren, Batıcı ve hassaten Fransız kültüründen etkilenmiş, asker kökenliler bir dizi darbe ile iktidara gelmeye başlarlar.
İdeolojilerin Körlüğünde
Dinin, kadim ve evrensel değerleri üzerinden şekillenen, sosyal alanda ümmetçi, ahlaki sahada eşitlikçi, siyasi düzeyde adil yaklaşımı yerine; ulusalcılıkların revaçta olduğu modern kabilecilik sayılası ideolojiler etrafı sarar. Birçok yerde olduğu gibi, Mısır’da, Türkiye’de, Irak’ta ve Suriye’de durum bu minvalde gelişir. 1963’te Suriye’de, ideologlarından meşhur Mişel Eflak adlı gayri müslimin de bulunduğu, Panarabist ve yarı sosyalist eğilimli Baas Partisi, darbeyle yönetimi ele geçirir. Esasen Panarabizm, 1958 yılında Nasır önderliğinde kurulan Mısır-Suriye ittifaklı Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin 1961’de Suriye tarafında yapılan bir darbe ardından sona erdirilmesi ile suya düşer. Diğer Arap ülkelerinin de dâhil olacağı, milliyetçilik temelinde hayal edilen mega birleşmeler, yerini ülke merkezli Arapçılık akımına bırakır. Kıyaslamak cihetinden konuşacak olursak bizdeki karşılığı, Turancılık yerine, Anadoluculuktur. Sınırlar ötesi değil, mevcut hudutlar dâhilinde, coğrafyanın, toprağın çevrelediği bir milliyetçiliktir söz konusu olan. Suriye’deki 1963 Baas darbesinin merkezî çekirdeğini, Fransız sömürgecilerinin ön açtığı Nusayri ve Dürzilerin oluşturması, ondan sonraki tüm süreci şekillendirir ve belirler. Halka yabancılaşmayı, oligarşik bir cuntanın siyaseti rehin almasını, baskı ve zorbalığın genel politik tutum olarak zuhur etmesini anlatır. Bu ahval üzere giden ülke yönetimi, 1970 yılında yine ve yeni bir darbe ile tanışır. Baas Partisi içinde ve orduda görevli bir Nusayri olan Hafız Esed iktidara el koyar. O tarihten günümüze değin Suriye, yarım asırdan fazla bir zaman boyunca, ilki 1971’de yapılan ve arada bir tekrarlanan göstermelik seçimlerle, baba ve oğul Esedlerce yönetilir. Baba Esed 2000 yılında ölünce oğul aynı seçim taktikleriyle devlet başkanı olur. Ailece halka yaptıkları zulümlerin, hukuksuz uygulamaların, baskıların neticesinde, 1982’de Hama şehrinde halk Hafız Esed yönetimine karşı ayaklanır. Sayı bilgisi muhtelif olmakla birlikte, burada yaklaşık 25 bin kişi katledilir. Mart 2011 yılında ise oğul Beşşar Esed iktidarına karşı protestolar başlar. Milyona yakın insanın katledildiği, 7 milyon insanın ülkeyi zor koşullarda terk etmek zorunda kaldığı, kayıp, yaralı, hapis binlerce insanın varlığı ile vahşetin ayyuka çıktığı bu süreç, şükürler olsun ki 8 Aralık 2024’te, HTŞ önderliğindeki mücahidlerin devrimi ile son buldu.
Suriye denilince şahsen benim ilk ihtiyaç duyduğum; derin acılar, travmalar yaşayan bu bölgenin, bu ülkenin hikâyesinin seyrine ve onun evveline ilişkin bilgi sahibi olmaktır. Elbette, tümüne, künhüne değil, lakin geneline ve ana unsurlarına, temel noktalara ilişkindir bu. Yukarıdaki ve aşağıdaki nakıs satırlar, evvelemirde, onu kaleme alanın hislerine ve ihtiyaçlarına matuftur. Dendiği gibi: Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede. Nerde kaldı, gayrıya himmet ede?
Yolların Kavşak Noktası
Yazımıza ziyaret bağlamında devam edecek olursak, ilk günkü işimiz, Halep’e gitmek oldu. Asırlarca ticaret yollarının güzergâhı olmuş, İpek Yolu’ndan Baharat Yolu’na bütün yolların kendisinden geçtiği şehre. Bu cihetten, Osmanlı döneminde Fatih’in inşa ettirdiği Kapalı Çarşı da görülmeyi hak ediyordu. Lakin, her yeri saran sevinç gösterilerinin ortaya çıkardığı hercümerç buna müsaade etmedi. Halep’in, İstanbul ve Kahire’den sonra Osmanlı’nın üçüncü büyük şehri olduğunu biliyoruz. Halkı, Suriye’nin kahir ekseriyeti gibi Sünni. Ardından, Halep Kalesi’ne ve Halep’in abidevi Emeviyye Camii’ne uğradık. Şam’daki gibi o da Emeviler döneminde (715 yılında) yapıldığı için, adları müşterek. Muhteşem bir görünümü var. Geniş bir iç avludan geçilip girilen, dikdörtgen şekilli bir mabet. Çok hoş, çok güzel. Namaz kılamadık, çünkü tamiratta. Dışarıya çıkıyoruz. Her yerde, masallardaki kırk gün-kırk gece neşesini hatırlatan tablolar; davullar, zurnalar, seyyar satıcılar, kadınlar, erkekler, gençler, çocuklar, ihtiyarlar. Marşlar, türküler, dualar, sloganlar. Tam bir bayram havası. Şen olasın Halep. Şen olasın Halep Kalesi. Şen kalasın Suriye.
Hama, Derin Yara
İkinci gün, Hama, Humus ve Şam için yola erkenden revan olduk. Hama adeta derin bir yara. Suriye İhvanı’nın önde gelen âlimlerinden Said Havva’nın memleketi. Zulme isyanın ve şehitlerin yurdu. 20. yüzyıla gelinceye kadar Müslümanlar, pek çok eziyetler, işgaller, zulümler gördüler, Haçlılardan Moğollara kadar aralıksız süren saldırılara hedef oldular. Fakat tarihte, devletsiz kaldıkları bir dönem pek olmadı. Raşid halifelerden başlayıp çeşitli kırılmalarla şekillenen; Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı gibi devletlerden hariç; bu yörede etkili olan Zengiler, Eyyubiler ve Memlukler gibi, bölgesel alanlarda teşekkül eden ve kendilerini dine nispetle anan birçok devlet oldu. Bizdeki süreci baz alıp konuşursak yaklaşık yüz yıldır devam eden modern döneme gelindiğinde, hemen her yerde, her sahada büyük değişimler, dönüşümler gerçekleşti. İş siyasi alana geldiğinde, burada salt değişimden değil, bir yıkımdan söz eder olduk. Ümmetin eksik/noksan da olsa, asırlar boyu süren siyasal yapısı büyük yara aldı. Hilafet ve onun kuşatıcı şemsiyesi kaldırıldı. Bu ahval ve şeraitte meydana çıkanlar, Batıcı reçeteleri önümüze serdiler. Devletle toplumun arası tarihte olmadığı kadar açıldı. Yönetenle yönetilenler arasında baş gösteren bu yabancılaşma karşısında, halka rağmen halkçılık, halkı adam etme gibi elitist, tepeden inmeci yaklaşımlar yönetim esasları sayıldı. Dağılan, parçalanan, birliği, bütünlüğü bozulan tüm coğrafyalarımızda, neredeyse benzer uygulamalara rastlandı. Söylenenlerle icraatlar arasında dağlar kadar fark oluştu. Darbeciler, diktatörler, krallar yeni yönetici sınıfı olarak tebarüz etti. Ne yazık ki yeni istikrar ya bir kral ya bir diktatör demekti! Kırk satır, kırk katır dilemması. Buna mukabil, duruma ümmetin ilk tepkisi; eşraf, ulema, esnaf ve cami merkezli halk itirazları ve isyanları şeklinde oldu. Bu yöndeki çıkışlarda, reaksiyon olmanın dışına çıkıp plan, program, amaç, hedef gibi unsurların eksikliği, dahası mücadelenin araç ve gereçlerine ulaşmadaki yetersizlikler açıkça görüldü. Ümmet coğrafyasının neredeyse tümünde, bu zaafları gidermek için yapıların, örgüt ve cemaatlerin teşekkül ettirildiğini gördük. Halk, modern dönem sonuçları olarak kendisine dayatılan laik, seküler sistemi, rejimi, kültürü, yaşam biçimini reddettiğini göstermek ve alternatif ortaya koymak için, mezkûr oluşumlara dâhil olmaya, destek vermeye gayret etti. Evet, bu noktada, devletsizliğin derin boşluğunda, emperyalizme ve Siyonizm’e olduğu kadar, onların yerli versiyonlarına da itiraz için, teşkilatlar, partiler, örgütler kuruldu. Bunlardan en kapsamlı, yaygın ve kuşatıcı olanın; Hasan el-Benna rehberliğinde, ilk Mısır’da kurulan ve teşkilatlanan, ardından Suriye gibi diğer ülkelere de yayılan İhvan-ı Müslim (Müslüman Kardeşler) olduğunu biliyoruz. İhvan’ın Suriye kanadının ilk lideri, Sünnet konusunda da değerli bir eseri bulunan Mustafa Sıbai’dir. 1982 yılındaki Hama katliamı, İhvan önderliğinde, Hafız Esed’in zulümlerine kıyam edenlere yönelik olmuştu. Şimdi Hama’nın yanı başından, onun kahırlı tarihinden haberli, hüzünle geçerken, şehitlere rahmet diliyoruz.
Suriye Fatihine Selam İle
Humus şehir merkezine vardık. Esed’in bütün şehirleri gibi, bakımsız, pasaklı, salaş. Kenarından akan Asi Nehri, çer-çöp içinde. Rengi pislikten kararmış. Hama’daki o meşhur, görkemli ahşap su dolapları eskimiş, çürümeye yüz tutmuştu. Burada onlardan pek iz yok. Irmağın türküsü duyulmaz olmuş. Her yerde dilenen insanlar. Yoksulluk, yorgunluk, mahvolmuşluk. Zalim nedir, zulüm nasıldır, gördük.
Resulullah’ın “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) diye taltif ettiği, büyük komutan Halid bin Velid’in ahir memleketinin Humus olduğunu duymuşsunuzdur. Torunumun, adaşlığı sebebiyle ismiyle gurur duyduğu komutana, kabrinin bulunduğu Halid bin Velid Camii’ne gidiyoruz. Caminin etrafı Esed saldırılarından epeyce etkilenmişe benziyor. Kabrin başında, askerî kamuflaj elbiseli, elinde otomatik tüfek, mütebessim genç mücahidler nöbet beklemekte. Muhabbetle büyük komutana bakıyoruz. Resulullah’a salat, onun yüce sahabelerine selam ve dualarımızı arz ediyoruz. Halid bin Velid’in adı duyulunca insanın gözlerinin önüne İslam fetihlerinin, Suriye’nin ve dahi Siyer’in serilmemesi ne mümkün. Hz. Peygamber’in Suriye’de bulunan Doğu Roma’ya (Bizans) bağlı, Hristiyan Arap Gassani emirlerine İslam’a davet mektubunu götüren elçinin, teamüllere aykırı olarak şehit edilmesinin ardından bölgeye gönderilen birliklerin destansı savaşının, yani Mute’nin son komutanı da Halid bin Velid. (Seyfullah lakabını burada alır.) Ardından Hz. Peygamber’in iştirak ettiği Tebuk Seferi’nde de (630) Halid vardır. Resulullah’tan sonra, Halife Hz. Ebubekir zamanında (635) Dımeşk’i (Şam) ve nihayetinde Yermuk Savaşıyla (636) bütün bir Suriye havalisini fetheder. Humus’ta kabri başında bulunduğumuz bu muhterem zat, beldenin fatihi, İslam’ın başkomutanlarından Halid bin Velid.
Bahira Uzaktan Bizi İzler
Suriye, muhtelif bölgeleri ile İslam’ın ilk dönem hadiselerinin cereyan ettiği bir coğrafya olarak oldukça dikkat çekici. Mesela, Şam’ın yakınında olduğu bildirilen Busrâ. Hz. Peygamber’in, çocukluğunda amcası Ebu Talib’le birlikte katıldığı ticaret kervanlarının konakladığı ve Bahira’nın memleketi olan belde. Ayrıca bu bölgenin, Rum suresinde bahsi geçen Rumların, yenilgiden sonra yenecekleri gaybi haberine konu savaşın sahası olması da müthiş. Kureyş suresinde zikredilen kış yolculuklarının Yemen’e, yaz yolculuklarının ise Suriye’nin de içinde bulunduğu Bizans topraklarına, onlarla yapılan anlaşmalar (ilaf) çerçevesince olduğunu biliyoruz. Halid bin Velid tarafından, 629 yılında barışçı bir şekilde alınan Busrâ’ya varamamış olsak da onun yakınına Şam’a doğru yola çıkıyoruz. Kim bilir belki bir gün, Busrâ’nın göğüne bakıp, dağına, taşına dokunup “Bir zamanlar buradan geçmiş, dünyayı güzelleştirmiş bir çocuk vardı.” deriz. Bilge Bahira uzaktan bizi izler, biz onu (s). Kim bilir?
Bu duygular eşliğinde Şam’a ulaştık. Özgürlüğünden önce askerî maksatla kullanılan bir binada, HTŞ’nin Türkiyeli mensuplarından, üst düzey bir komutan (general) olarak mücadeleye hizmet veren Ömer Çiftçi ile görüştük. Bize devrimin son kısmını, final bölümünü aktardı. Anlattıklarıyla mücahidlerin gayretleri, hazırlıkları, adanmışlıkları, kararlılıkları bir kez daha ortaya çıkıyordu. Allah hepsinden razı olsun. Kimilerinin devrimin, 12/13 gün gibi “kısa” bir sürede gerçekleşmesi üzerine, hadisede bir çapanoğlu araması, aklıma bir Picasso fıkrasını getirdi. Hani Picasso, bir lokantaya gider. Onu gören genç garson, kendisinin bir resmini çizmesini ister. Ressam çizer ve şahsa teslim eder. İşin ücret kısmında, genç fiyata itirazla der ki: “Aman efendim, nedir bu fiyat, siz bunu 10 dakikada çizdiniz.” Picasso, istifini bozmadan cevaplar: “Evet, 10 dakika ama 50/60 yıl artı 10 dakika!” Fıkranın devrime uyarlanmasını beceremeyenler, bir bit yeniği aramayı sürdürebilirler.
Günlerden cuma, geceyi Şam’da bir otelde geçirdik. Nasipse sabah erkenden, Şam’a hâkim bir noktada bulunan Kasiyun Dağı’na ve oradan Saydnaya Hapishanesine varacağız. Cuma namazı için de hayalimizde Emeviyye Camii var. Nitekim sıralama dâhilinde, ilgili yerleri, işkence merkezlerinden Saydnaya’yı, oradaki karanlık sahneleri kederle müşahede ederek cuma namazı için şehre döndük. Upuzun uzanan Hamidiye Çarşısı içinden, kalabalıkların, cümbüşün, keşmekeşin, dükkânların ve seyyar satıcıların arasından, vardık camiye. İslam mimarisinin ilk örneklerinden Emevilerin 714 yılında tamamladığı çok güzel bir cami. Adaşı, Halep Camii’ne benziyor. Dikdörtgen planlı, geniş giriş avlulu ve avluya giriş yapılan sayamadığım kapıları. Üst tarafındaki güzel tezyinatı solmuş, kısmen dökülmüş, tam ortada mabet giriş kapısı. Avluda yanlış görmedimse iki farklı şadırvan var. Üstte her biri ayrı güzel üç farklı minare. Etrafta, namaza gelen coşkulu, sevinçli cemaat. Çoğu genç. Kadınlar ve çocuklar da var. Devrimin heyecanı, dışarıda-içeride her yerde. Kalabalık bir cemaatle kılıyoruz namazı. Hutbede anlatılanların tercümesini arkadaşlar fısıldıyorlar. Devrime yakışan, yaraşan bir manifesto bu. Lakin sloganik değil, gerçekçi ve samimi. Kanaatim o ki devrimciler başaracaklar.
Şark’ın En Sevgili Sultanı
Namaz bitiminde birini ziyaret edeceğiz. Heyecanla varıyoruz oraya. Avlunun bir köşesinde, birkaç basamaklı merdivenle çıkılan bir mekân. Selahaddin’in, Selahaddin-i Eyyubi’nin, Âkif’in deyişiyle “Şark’ın en sevgili sultanı”nın kabri yanındayız. Buluşup, birleşip, Kudüs’ün ikinci fatihine, muhabbetle, hürmetle, rahmet diliyor, dualar yolluyoruz. Yaklaşık bir asırdır, işgal altında inleyen Kudüs’ün, yeni Selahaddinlere duyduğu özlemi, hepimiz biliyor, hepimiz duyuyoruz.
Suriye’nin hatırlattığı o kadar şey var ki mesela Nureddin Zengi, mesela Baybars, mesela bugünlerde Kassam Tugaylarının sözcülüğünü yapan mücahidin, muhtemelen mahlas olarak seçtiği, büyük sahabe Ebu Ubeyde. Tüm bu şahsiyetler, aynı zamanda Suriye demek. Suriye demek derin bir tarih bilinci, derin bir tefekkür ve mücadele aşkı demek. Suriye demek, Peygamber efendimize, onun güzide dava arkadaşlarına, İslam tarihinin mümtaz devlet adamlarına mekân olmuş yer demek. Suriye demek, hatıralarına, hatırlattıklarına yetersiz de olsa yukarıda değinmeye çalıştığımız güzel bir ülke demek. Direniş demek, devrim demek, mücahidler demek. Daha ne olsun?


