Kürt Sorunu ya da Türk Sorunu
Haksöz Dergisi Sayı: 408/409

Yaşadığımız ülkenin de tüm dünyanın da asıl sorunu, çıkmazı, bitmeyen baş ağrılarının kaynağı asli olan ile tali olanın, değerli olan ile değersiz olanın yer değiştirmesidir. Önem arz etmesi, dikkate alınması gereken şey geri bırakılıp önem arz etmeyen, belirleyici olmayan şeyler öne çıkartıldığında her şey birbirine karışmakta, hayatın hedefi sapmakta, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmaya matuf anlayış ve pratikler hayatı esir almaktadır.

Bu ülke, içinde yaşadığımız bu belde yüz yılı aşkın bir süredir Allah’ın dininin ancak ihtiyaç hâsıl olduğunda kendisine müracaat edildiği ama devlet yapısından toplumsal örgütlenmesine kadar her alanda İslam’ın temel referans kaynağı olmaktan uzaklaştırıldığı bir anlayışın, bir ideolojinin hâkimiyeti altındadır. Yüz yıllarca kendisine İslami bir vazife, bir mesuliyet biçmiş gelenek, Batı etkisiyle terk edilmiş ve ulusçuluk temelinde yeni bir toplum ve devlet inşasına girişilmiştir.

Bu tercih kaçınılmaz biçimde hayatın her alanında İslam’ın azaltılmasına yol açmış, hayata ve insan ilişkilerine cahilî asabiye perspektifinden bakmayı beraberinde getirmiştir. Türklük temelinde yeni bir toplum ve devlet inşasına girişenler bu cahilî asabiye bağı ile çelişen her türlü bağlılığı dışlamış ve düşmanlaştırmışlardır. Sistematik biçimde İslam bağının çözülmesini hedefleyen politikalar yeni ve kurgusal bir aidiyet zemini inşa etmeye kalkışırken bin yılı aşkın bir süredir toplumsal yapıya yön veren aidiyet duygusunu ve kardeşlik bağını tahrip etmiştir.

Hangi Kardeşlik?

Bugün ne yazık ki kardeşlik, çoğu zaman politik hedefler için istismar edilen bir kavrama dönüşmüş, kavramın gerektirdiği iklim ve ilişkilerin geliştirilmesi önüne setler çekilmiştir. Kardeşlik denilmekte ama bizleri kardeş kılan şeyin ne olduğu atlanmaktadır. Kardeşlikten söz edilmekte ama adalet, hakkaniyet gözetilmemektedir. Kardeşliği geliştirecek, derinleştirecek adımlar yerine ayrışmayı, düşmanlığı besleyecek söylem ve eylemler yaygınlaştırılmaktadır.

Zaten tümüyle cahilî bir temele oturmuş Kemalist, laik, Türk devleti anlayışından kısmen de olsa uzaklaşma, düzeltme çabaları resmî ideoloji bağlısı çevreler ve kurumlarca sabote edilmeye, kısmi de olsa farklı kesimleri kucaklama, kuşatma çabaları katı ve inkârcı bir tavırla engellenmeye çalışılmaktadır. Uzun ve karanlık 28 Şubat sürecinin arkasından yaşanan bir dizi önemli gelişmeden, düzelme adımlarının ardından son yıllarda yeniden devletçi-milliyetçi söylemlerin öne çıkması bu arızalı durumu pekiştirmektedir.

Kemalist vurguların yeniden canlandırılması, devletçi-milliyetçi anlayışın bilhassa siyaset sahnesinde daha vurgulu bir tarzda öne çıkartılmasına bağlı olarak Türklük övgü ve taziminin yaygınlaştırılması vb. gelişmeler son kertede ulusalcılık denilen cahilî asabiyenin pekişmesi sonucunu doğurmaktadır.

Bu zihnî tutumun yansımaları farklı alanlarda karşımıza çıkmakta, bazen muhacir düşmanlığı şeklinde, bazen medyadaki abartılı tazimler ya da seviyesiz sokak röportajları vasıtasıyla kendisini göstermektedir. Hatta kimi zaman kadın voleybol milli takımının başarısının sevinç gösterileriyle karşılanması şeklinde bile arz-ı endam edebilmekte ama illa da resmî törenler ve bayramlara yansıyan coşkulu kutlamalarda varlığını derinden hissettirmektedir. Hepsinde ortak payda Türklüktür, yurttaşlıktır, milliyetçiliktir. Ve bu anlayış en açık ifadesiyle cahiliye asabiyesidir, değerli olanı bırakıp fayda vermeyecek olanın peşine takılmaktır, günahıyla övünmektir.

Kemalist Cahiliye Sorunun Kaynağıdır!

Kürt sorunu tartışmalarında bu cahilî yaklaşımın yansımaları çok daha net biçimde açığa çıkmaktadır. Bazıları bu tanımlamayı bile şiddetle reddetmekte, zinhar ağza alınmasını bile yasaklamaya, engellemeye çalışmaktadırlar.

İsmi ne olsun, nasıl adlandıralım ayrı bir tartışma ama ortada bir sorun olduğu inkâr edilebilir mi? Bilakis cahilî zihniyetin başlı başına bir sorun üretme kaynağı olduğunu biliyoruz. Kemalist zihniyet bu coğrafyada pek çok zulme imza atmış, insanları birbirine yabancı, hatta düşman kılmıştır. Bu gerçek inkâr edilemez, yok sayılamaz.

Oysa gayet açıktır ki Allah Teâlâ’nın farklı yarattığı insanları ulus devlet çatısı altında tek tipleştirme çabası sürdürüyorsanız bu bir sorundur, bu bir zulümdür. Kürt’ü, Arap’ı, Çerkez’i vd. Türk olmaya, kendilerini Türklükle ifade etmeye zorluyorsanız, Kürtler hakkında ‘kökenli’ sıfatıyla dolaylı inkâr çabası içerisine giriyorsanız, ancak hidayete tâbi olmakla iftihar etmesi, hamd etmesi gereken insanları kanlarından, kavimlerinden ötürü mutluluk hissetmeye, övünmeye çağırıyorsanız bu bir zulümdür.

Allah Teâlâ’nın “Sizi Müslüman olarak isimlendirdik.” dediği insanları Türklük, Kürtlük vb. kimliklerle tanımlamaya; bu tür doğal, seçime bağlı olmayan, irademiz dışında bize tevdi edilmiş kimlikler perspektifinden dünyayı değerlendirmeye teşvik etmek cahiliyeye çağırmaktır, zulümdür.

Geldiğimiz aşamada Türkiye’de bir Kürt sorunundan söz edilebilir mi? Bu soruya net, açık bir cevap vermek zorundayız. Evet, şüphesiz tek parti döneminin zulüm uygulamalarından, darbeler döneminin inkâr ve baskı politikalarından bugüne pek çok değişim yaşanmış, önemli gelişmeler kaydedilmiştir.

Ama nihai tahlilde şunu söylemek durumundayız ki bu devlet, bu sistem kendisini Türklükle tanımladığı, Türk kimliğini öne çıkartıp başka kimlikleri yok saydığı ya da Türklüğün içinde eritmeye çalıştığı müddetçe Kürt sorunu nihayete ermeyecektir. Sistemin bu dayatmasına karşı çıkmak adil olmanın, kardeşliği savunmanın bir gereğidir.

Milliyetçilik Tedavi Etmez, Hasta Eder!

Peki, çözüm nedir? Elbette çözüm perspektifimiz ulusalcı anlayışlardan farklı olacaktır. Biz Müslüman olarak Türk ulusalcılığının Kürtlere kendilerine tâbi olmayı dayatan cahiliyesinden de Kürt ulusalcılığının ayrıştıran, bölen ve sonuçta Türk ulusalcılığının Türklere vaat ettiklerini Kürtlere vaat eden cahiliyesinden de beriyiz. Ulusalcılık-milliyetçilik insanlara kurtuluş adına cahilî asabiye vaat eder, zulüm vaat eder, ifsad vaat eder. Bu manada Türk ulusalcılığının Türk halkı için bir kazanç değil bizatihi hüsran olduğuna inandığımız gibi, Kürt ulusalcılığının da Kürtler için ancak hüsran, zulüm ve ebedî kayıp vaat ettiğinin farkındayız.

Bu zihniyetin insanları nasıl kirlettiğinin, canavarlaştırdığının sayısız örneği var karşımızda. Bir yandan tam yüzyıllık Kemalizm tuğyanının bakiyesi duruyor her şeyiyle karşımızda. Ne mevcut İslam coğrafyasının bütününde ne de İslam tarihinde bu kadar açık bir ilhad ideolojisi, bu kadar net ve sistematik bir ifsad olgusu mevcut. Öte yandan döktükleri kan denizinin üzerinde utanmadan barış sloganları atan, kendilerine tâbi olan insanları, bilhassa gençleri İslam’dan uzaklaştırıp dünyevileştiren bir zihniyet nesilleri yozlaştırmakta, bir tür soykırım icra etmektedir.

Türkçüsüyle Kürtçüsüyle ulusalcılığın, milliyetçiliğin muhacirlere düşmanlıktan haramların yaygınlaştırılmasına dek pek çok alanda yol açtıkları kirlilik ortadadır. Bu zihniyeti en açık tezahürleriyle Gazze’de devam etmekte olan İsrail vahşetine ilişkin çarpık tutum alışlarında görmedik mi? İnanılmaz bir düşmanlıkla Hamas’a, Filistin halkına, Filistin direnişini sahiplenen ümmete kin kusarken, Siyonist çete hakkında sempati cümleleri serdetmediler mi?

Bu cahilî zihniyetle; insanlarımızı kirleten, çürüten Türk milliyetçiliğiyle de Kürt milliyetçiliğiyle de mücadele etmeliyiz. Cahilî asabiyenin kabardığı, İslam’dan, imandan başka aidiyetlerin öne sürülmeye başlandığı anda daha açık, daha kesin bir şekilde tek bir kimliğimiz ve aidiyetimizin bulunduğunu ikrar ve ilan etmeliyiz.

İslam Kardeşliği Çözümün Adresidir!

Bizim tek bir kimliğimiz, tek bir milletimiz, tek bir davamız var. Kafalar karıştığında, fitneye zemin arandığında aynı Selman-ı Farisi gibi aidiyetimizi net biçimde ifade etmeye mecburuz. Bir mecliste herkes kendisini tanıtırken sıra Selman’a gelir, birilerinin kendini tanıtırken geçmişini, atalarını övgü vesilesi olarak öne çıkarttıklarını hissedince “Ben İslam oğlu Selman’ım.” (Ene Selman ibnu’l İslam.) der. Ne muhteşem cevap! Selman’ın bu sözü üzerine Ömer de “Ben de İslam oğlu Ömer’im, İslam oğlu Selman’ın kardeşiyim.” der. Allah ikisinden de razı olsun!

Kardeşliği netleştirmeliyiz, somutlaştırmalıyız. Kardeşlik nedir, neyi gerektirir? Öncümüz, rehberimiz olması gereken ashap, kardeşliği nasıl anlamış ve tatbik etmiştir, onlardan öğrenmeliyiz. Musab b. Umeyr’in müşrik abisi Ebu Aziz b. Umeyr Bedir’de müminlere esir düşmüştür. Allah ondan razı olsun, Musab, Ebu Aziz’i esir alıp getiren Ensar’dan Ebu Yeser’i görür ve ona şöyle seslenir: “O esiri sıkı tut, zengin bir annesi var, sana iyi fidye verir.” Bunun üzerine şaşkınlık yaşayan Ebu Aziz: “Ey kardeşim, benim hakkımdaki tavsiyen bu mudur?” diye yakınır. Musab ise aynı anne ve babadan olma abisi Ebu Aziz’e, Ebu Yeser’i göstererek “Benim kardeşim sen değilsin, odur!” diye cevap verir.

Allah Teâlâ imanı ve kardeşliği bize sevdirsin, kardeşlerimize karşı içimizde zerre miktarı kin bırakmasın, kalbimizi cahiliyeye ait her türlü etkiden, kirden, esintiden tümüyle azat eylesin!

Rıdvan Kaya Arşivi