Ardı ardına yaşadığımız hadiseler Batı medeniyetinin, Batılı düşünme biçiminin ve Batılı siyasetin kokuşmuşluğunu her gün biraz daha netleştiriyor. Kendi insanlarına ve kendilerine benzeyenlere verdikleri değer, gösterdikleri ihtimamda adeta sınır tanımayan; çevreyi, iklimi korumaktan hayvan haklarına kadar pek çok konuda alabildiğine hassasiyet geliştiren bu zihniyet Müslümanlar söz konusu olduğunda adeta canavarlaşıyor. Geçmişte kaldığı sanılan Haçlı Seferleri ruhunu, sömürgeci saldırganlığı birebir bugünlere taşımaktan kaçınmıyor.
Modern sömürgeciler Siyonist çetenin Gazze’de 15 ay boyu işlediği korkunç zulümlere suç ortaklığı yaptıkları yetmezmiş gibi şimdi zulümlerini daha ileri boyutlara taşıma çabası sergiliyorlar. Bekliyorsunuz ki bir durup “Biz nasıl bu kadar vahşileştik, canavarlaştık, bunca zalimliği nasıl görmezden geldik?” desinler, en azından bir düşünsünler, kendilerini sorgulasınlar! Ne gezer! En küçük bir özeleştiri, bir empati kırıntısı bile olmaksızın daha da zalimleşiyor, daha fazla çirkinleşiyorlar.
Donald Trump: Dizginsiz Saldırganlık
Kasım ayında yapılan seçimlerde ABD’de başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’ın akıl almaz çıkışlarını, manyaklık ötesi önerilerini sadece bir delinin sayıklamaları olarak okumak eksik olur. Sorun bunların uygulanabilirliği de değildir. Dikkat çekici ve düşündürmesi gereken husus Amerikan toplumunun böyle bir çılgını ve zalimi ülkenin yöneticisi seçmiş olmasıdır. Evet, böyle bir manyak, önceki icraatlarıyla Siyonistlerden daha fazla İsrail’e bağlı olduğunu ispatlamış bir isim, Gazze’de bir yılı aşkın bir süre tüm dünyanın gözleri önünde işlenen soykırım suçuna rağmen, seçmenlerin oylarıyla ABD’nin başına gelmiştir.
Kabinesi belki de Netanyahu kabinesi kadar azgın ve fanatik tiplerle doludur. Gelir gelmez ağır füzelerin İsrail’e gönderilmesine dönük kısıtlamaları kaldırması, ABD’yi BM Filistin’e Yardım Örgütünden ve İnsan Hakları Konseyinden çekmesi, Netanyahu hakkındaki tutuklama kararından dolayı UCM’ye yaptırım uygulaması gibi kararlarıyla Siyonist çeteye hizmette sınır tanımadığını göstermiştir. Öyle ki Gazze’ye dair açıkladığı planlarıyla Netanyahu’yu bile şaşırtmış olmalıdır. Nitekim muhtemelen Trump’tan aldığı cesaretle ateşkes anlaşmasının uygulanmasına dair Netanyahu çetesi sürekli biçimde ayak sürtmeye başlamıştır.
Trump’ın Gazze Planının Anlamı
Peki, Trump’ın Gazze’yi boşaltmaya, Filistinlileri komşu Arap ülkelerine sürmeye yönelik sözlerinin, ultra Siyonist vaatlerinin pratikte uygulanabilme şansı var mıdır? Hayır, yoktur! Bunu nereden biliyoruz? 1967 işgalinden bu yana tırmanan direniş karşısında Siyonistlerin yaşadıkları acziyetten ve 15 ay kesintisiz bir şekilde süren Gazze soykırımına rağmen düştükleri zilletten biliyoruz.
7 Ekim’de aldığı ağır darbenin öfkesi ve telaşıyla Siyonist çete Gazze’yi tümüyle boşaltmak, insansızlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Başta ABD olmak üzere tüm dostlarından, hamilerinden aldığı devasa destekle tam bir vahşet icra etti. Gazze’yi yaktı, yıktı, adeta nefes alınmaz, yaşanamaz hale getirdi. On binlerce insanı katletti ama sonuçta hedeflerine ulaşamadığını kabul etmek ve zelil biçimde anlaşma masasına oturmak zorunda kaldı.
Şimdi Trump’ın teşvikiyle İsrail aynı süreci tekrarlayabilir mi? O günkü Biden yönetiminden farklı olarak Trump yönetimi bölge ülkelerini zorlayarak tehcirin kapısını açabilir mi?
Bunlar teorik manada imkân dahilinde olan şeyler elbette ama uygulanabilmeleri imkânsıza yakın. Gazze halkı ve Filistin direnişi soykırım karşısında ortaya koyduğu direngen tavırla bu tür dayatmalara boyun eğmeyeceğini ispatladı; Trump şaşkını idrak edemese de bütün dünya bunu gördü, anladı.
Ayrıca bölge ülkelerini parayla ya da tehditle böylesi aşağılık bir dayatmaya ikna etme ihtimalinin de çok zor olduğu görülmeli. Evet, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan yönetimleri çok kirli bir işleyiş içindeler ve pek çok icraatlarıyla İslam ümmetine açıkça düşmanlık sergiliyorlar ama kendi iktidarlarının devamı için dahi olsa onların da asla kabul edemeyecekleri şeyler, aşamayacakları sınırlar var. İşbirlikçiliğin, hatta uşaklığın dahi bir hududunun olduğunu görmek lazım.
Öncelikli Hedefe Yoğunlaşmak
Sözün burasında her ne kadar bu yönetimlerin zalimliği, hainliği aşikâr hale gelmiş olsa dahi emperyalist ABD ve Siyonist İsrail’in bölgeye dönük kirli planlarının yoğunlaştığı bir ortamda, bunları doğrudan hedef almanın bize, ümmete, Filistin davasına bir faydasının olmadığını da görmek gerekiyor. Sisi’yi, Kral Abdullah’ı, Muhammed bin Selman’ı hedef alan; onların işbirlikçi kuklalar olduğunu öne çıkartan söylemlerin şu aşamada hayrımıza olmadığı açıktır. Bugün Trump ve Netanyahu’nun dayatmaları, tehditleri karşısında cılız da kalsa, hatta samimiyetten uzak da olsa tepkiler öne çıkartılmalı. Her türlü karşı çıkışın güçlenmesi için çaba sarf edilmeli. Aksi tutum, “Zaten bunlardan bir şey beklenmez!” yaklaşımı baştan kaybetmeye razı olmak, emperyalistlerin dayatmaları karşısında bölgesel bir iradenin, dayanışmanın hayal olduğunu kabullenmek anlamına gelir.
Oysa bizim her vesileyle Siyonist projeye karşı küçük büyük demeden tepkileri geliştirmek gibi bir sorumluluğumuz var. Bu ister UCM’nin Netanyahu hakkındaki tutuklama kararı olsun ister ABD’de kampus protestoları; ister BAE’nin Gazze’ye yardımları olsun isterse de daha 7 Ekim’den hemen sonra Sisi’nin Gazzelilerin sürgün edilmesi çabasına karşı Mısır sınırını kapatması kararı olsun fark etmez. Hepsini kâr saymak, hepsini desteklemek, daha fazla büyütmeye çalışmak lazım.
Sonuçta mücadele geniş bir alana yayılıyor ve çeşitli aktörlerin farklılaşan, çelişen hesapları ve çıkarları var. Bizim ideallerimize uygun hareket etmedikleri ya da direnişi sahiplenmedikleri için tüm bu bölgesel unsurları kategorik biçimde düşmanın Truva atları olarak görmenin, hainler şeklinde sınıflandırmanın devam eden mücadeleye bir katkısı olamaz. İşbirlikçiliğe tavır almak, direnişle dayanışma konusunda zaaflı tutumları eleştirmek elbette gereklidir ama bunun zemini, zamanı iyi hesaplanmalı. Konjonktürel gelişmeleri ve farklılaşan hesapları dikkate almayan şablonlarla hareket edilmemeli!
Mücadele Sorumluluğu Basiretli Olmayı Gerektirir!
Maalesef bu basit gerçeği bazıları bir türlü anlamak istemedi ve hâlâ da bunda diretiyor. Öyle ki soykırımın en vahşice devam ettiği bir aşamada dahi Türkiye’yi İsrail ile birtakım ilişkilerinin devam ettiği ithamları üzerinden mahkûm etmeye kalkışmanın, İsrail’in de hedefindeki Erdoğan’ı adeta Gazze katliamının suç ortağı gibi lanse etme çabasının basiretsizliği bile bazılarınca görülemedi ya da görülmek istenmedi. Aynı şekilde kimi çevreler İsrail ile açık bir savaş içinde olduğu durumda Hizbullah ya da İran aleyhine kampanya yürütmenin hikmetsizliğini idrak edemedi.
Burada dikkatli olmanın, dengeli bir tutum takınmanın lüzumuna bir kere daha dikkat çekmiş olalım. “Ya hep ya hiç” mantığı çoğu zaman hiçle baş başa kalmayı getirebilir. Kazandırmaz, ilerletmez. Elbette ilkesizliğe düşmeden, zulmü ve haksızlığı hiçbir şekilde meşrulaştırmadan azgınca sürmekte olan saldırganlığı defedecek adımları önemsemek, desteklemek durumundayız. Her durumda ümmetin, mazlumların maslahatı ön planda tutulmalıdır.
Bugün Suriye’de devrimcilerin karşılaştıkları devasa sorunlarla baş etme çabaları da bu tutumun bir örneği olarak karşımızdadır. 14 yıldır yaşanan inanılmaz vahşete ortaklık yapmasına rağmen Rusya ile köprüleri atmak istemiyorlar. Tüm bu zulümleri alçakça izlemiş olmalarına, Esed çetesinin katliamlarına dolaylı biçimde ortaklık yapmış olmalarına rağmen Batılı devletlere kapıları kapatmıyorlar. Esed rejimine son güne kadar destek verme zilletine düşmelerine rağmen bölge ülkelerine sırt çevirmiyor, bilakis hepsiyle iyi ilişkiler kurmaya gayret ediyorlar. Çünkü Suriye halkının buna ihtiyacı var. Çünkü şu aşamada bu devletlerle geçmişte işledikleri zalimliklerden ötürü hesaplaşma içerisine girmek halkın maslahatına uygun bir tavır değil.
Yeni Yönetim ve Suriye Halkının Maslahatı
Nitekim Siyonist çetenin Gazze ve Lübnan’da artan saldırganlığına paralel biçimde Suriye sahasında da provokatif eylemlerini artırması karşısında Suriye yönetimi şimdilik aktif bir tepki vermekten kaçınıyor. Şu aşamada buna güç yetiremeyeceğinin ve çatışmanın tırmanmasından zarar göreceğinin farkında.
Askerî kapasitesi itibariyle hayli zayıf bir konumda olmasından ayrı olarak ülkenin içinde bulunduğu sıkışmışlığı aşabilmek için başta ambargonun kaldırılması olmak üzere dünyanın atacağı adımları bekleyen yeni yönetim Siyonist çete ile tırmanan bir çatışmanın daha fazla tecrit edilmesine yol açacağını biliyor. Önceliğini ülkenin uluslararası arenada tanınması ve halkın başta gıda, elektrik, su vb. temel ihtiyaçlarının karşılanmasına veren yeni yönetim derinleşen İsrail işgaline karşı askerî bir karşılık vermenin maliyetini göze alamadığından diplomatik ve hukuki kanalları harekete geçirmeye çalışıyor.
Yeni yönetimin bu zayıflığını Esed yönetiminin meşruiyet gerekçesi olarak ileri süren çevrelerin ne dediklerinin farkında bile olmadıkları anlaşılıyor. On yıllardır işgal altındaki toprakları için hiçbir varlık gösterememiş bir diktatörlüğe keramet atfetmenin utancı kuşkusuz bunlara yeter! Esed’in devrilmesinden sonra Suriye’de Siyonist saldırıların yoğunlaşmasını yeni yönetimin zaafı, suçu gibi lanse etmeye çalışanlar bir nebze düşünmüş olsalar, aslında bu saldırıların önceki yönetimin mahiyetine ışık tuttuğunu anlarlardı. Suriye’de mücahidlerin iktidar olması üzerine Siyonist çetenin yoğunlaşan telaşı gerek eski rejimin gerekse devrimci yönetimin konumunu açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Suriye’de mücahidleri suçlamak, karalamak için bahane arayanlar, yeni yönetimi Suriye topraklarından İsrail ordusunu çıkartmak için acilen harekete geçmeye çağıranlar acaba Lübnan’da Hizbullah ve Siyonistler arasında varılan ateşkes anlaşmasına göre Litani Nehrinin güneyinin Hizbullah unsurlarından arındırılmasını nasıl yorumlamaktalar? Yine 23 Şubat’ta Beyrut’ta Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in cenaze törenleri esnasında İsrail jetlerinin stadyum üzerinde gövde gösterisi yapmasını nasıl değerlendirdikleri de merak konusu.
Uzun Soluklu Bir Direniş
Gerçekçi olmak zorundayız. Herkes yapılabilecekler hususunda adil olmalı. Başkalarından somut icraat bekleyip kendimize gelince sloganlarla yetinmek adalete uymaz. Kabul edelim ki coğrafyamız ağır bir kuşatma ve işgal altında. Bugünden yarına bu kuşatılmışlık ve işgali sonlandırabilecek bir gücümüz yok ama düşman da direnişi bastırmaya, bitirmeye muktedir değil, elhamdulillah! Bu durumda uzun soluklu bir mücadeleyi hedeflemeli ve direnişi geliştirecek, direnişe doğrudan ya da dolaylı biçimde katkıda bulunacak her adımı önemsemeliyiz.
İşte Gazze’de esir takasında Siyonistlerin ayak oyunları, hukuksuzlukları, bahaneler ileri sürerek kabul ettikleri anlaşmanın hilafına hareket etmelerine rağmen Hamas’ın anlaşmaya bağlı kalacağını ilan etmesi bu olgunun bir yansımasıdır. Bu aşamada “Madem uymuyorsunuz, biz de vazgeçiyoruz!” deme lüksüne sahip değiliz. Bu yüzden düşmanı anlaşmaya uymaya çağırmak, üçüncü tarafları sorumluluklarını üstlenmeye davet etmek ama bunları yaparken de silahı sıkı tutmak, taviz vermemek gerekiyor. Nitekim Hamas’ın bu çerçevede tavrını sürdürmesi, birtakım bahaneler ileri sürerek kendi kamuoyuna “Dik duruyoruz, taviz vermiyoruz!” mesajını iletmeye çalışan Siyonist çetenin gecikmeyle de olsa geri adım atmasına yol açıyor.
Esir Takasına Yansıyan Siyonist Hukuksuzluk
Gazze’de esir takasının son üç etabında da aynı gerilime şahitlik ettik. Hamas sözcüsü Ebu Ubeyde 12 Şubat’ta yaptığı açıklamada İsrail’i ateşkes anlaşmasına riayet etmemekle suçlayarak Gazze’ye gıda, çadır ve konteynırların girişlerinin engellenmesi nedeniyle 15 Şubat’ta yapılması beklenen takas işleminin gecikebileceğini duyurmuştu. Bu açıklama üzerine hem Netanyahu hem de Trump çok ağır tehditler savurdular ama bir yandan da Gazze’ye malzeme girişlerini hızlandırdılar ve 15 Şubat’ta takas sorunsuz gerçekleşti.
Burada Netanyahu ve Trump’ın tutumu dikkat çekiciydi. Ebu Ubeyde’nin beyanına karşı “cehennemi yaşatma” tehditlerinde bulundular. Zaten bir hayli kırılgan bir niteliğe sahip ateşkesin bozulma ve savaşın yeniden alevlenme ihtimali ortaya çıktı. Sonuç itibariyle bir kere daha aynı sefil, ahlaksız, zalimane mantığı gördük. Altına imza attıkları anlaşma maddelerini aksattılar, keyfî biçimde ihlal ettiler ama bu şekilde devam ederse anlaşmanın yüklediği sorumluluğu yerine getirmeyeceğini ve esirlerin serbest bırakılması sürecini aksatacağını ilan eden Hamas’ı suçladılar. Bu tam bir firavun mantığıydı: “Anlaşmayı ben keyfî olarak bozarım ama sen uymak zorundasın!”
Anlaşmanın ilk turunun son etabında yine kriz çıkarttıklarını gördük. Hamas’ın takas işlemi sırasında sahnelediği görüntülerle rezil olan Siyonistler takasın 7. turunda da oyunbozanlıklarını devam ettirdiler. Hamas’ın esir takasını şova dönüştürdüğü iddiasıyla 600’den fazla Filistinli esirin serbest bırakılmasını 5 gün geciktirdiler.
Gazze Direniş Yurdu Olduğunu İspatladı
Tüm bu gerilimli sürecin, eğer gerçekleşecekse ateşkes anlaşmasının sonraki turlarında da devam edeceği görülebiliyor. Burada şu hususa dikkat çekmekte fayda var: Direniş bir anlamda ip üstünde yürümek gibi bir durumla karşı karşıyadır ve bunu elhamdulillah gayet başarılı bir şekilde yürütmektedir. Son derece zor ve korkutucu senaryolarla karşı karşıya kalma ihtimaline rağmen pes etmemekte, taviz vermemekte ve sonuçta düşmanı geri adım atmaya mecbur bırakmaktadır.
Peki, Hamas bunu nasıl başarmaktadır?
Öncelikle bugüne dek ortaya koyduğu kararlılık ve net tutumla, bedel ödemekten asla geri durmadığını ispatlamasıyla! İşte bu arka plan düşmanı düşündürmektedir. Hamas’ın blöf yapmadığını, talepleri karşılanmadığı takdirde maruz kalacağı her türlü olumsuzluğu göze aldığını bilen düşman sonuçta kaybedeceği şeylerin fazla olduğunu hissettiği anda geri çekilmektedir.
Ateşkes anlaşmasının ilk etabı tamamlandı. İkinci ve üçüncü etaba geçilmesi planlanıyor ama biliyoruz ki Siyonistlerin hazımsızlığı ve iç kamuoyunda Netanyahu’nun yaşadığı sıkıntılar nedeniyle son derece kırılgan bir anlaşma bu. Her an bozulabilir. Her durumda savaşa hazırlıklı olmak şart. Filistin halkı ve İslami direniş bu konuda elhamdulillah kararlı ve tecrübeli. Gazze savaşında elde edilen tecrübe de ilave bir avantaj kattı inşallah. Bu yüzden asla karamsarlığa, zayıflığa mahal yok.
Esir takasında ortaya çıkan görüntüler kâfirlerin vicdansızlığını, ahlaksızlığını, ölçüsüzlüğünü net bir şekilde göstermiş oldu. Esirlerine yapılan muamele ile esirlerimizin karşılaştığı zulümler her şeyi açıkça ortaya koymakta. Buna rağmen ikiyüzlülükte, sahtekârlıkta sınır tanımıyorlar.
Gerek Netanyahu’nun gerekse Trump’un serbest bırakılan Yahudi esirler hakkında sarfettikleri sözler bu ikiyüzlülük ve zalimliği net bir şekilde yansıtmaktaydı. Bu zalimler Hamas’ın bıraktığı üç esirin halini görünce dehşete düşmüşler! Esirlerin durumu korkunçmuş. Bunu üç Yahudi esirin biraz zayıflamış ve bitkin görüntüsü üzerine söylüyorlar. Bu gerçekten akıl almaz bir ikiyüzlülük!
Siz 15 ay boyunca Gazze’yi vahşice bombalayın, ayrıca hayatta kalabilenleri ekmeğe, suya muhtaç edin. Açlıktan çok sayıda insanın ölümüne dair haberleri umursamayın, bilakis Hamas’a verdikleri destek yüzünden Gazze halkını cezalandırma siyasetinizin bir parçası olarak bu uygulamayı tüm tepkilere, çağrılara rağmen acımasızca sürdürün. Sonra da çıkıp üç esirinizin biraz kilo kaybetmiş olmasından ötürü dehşete kapılın!
Ne büyük sahtekarlık! Yahya Sinvar’ın şehit olmadan önce üç gün boyunca birkaç hurmadan başka bir şey yememiş olduğunu ilan eden zalimler acaba Yahudi esirlere Hamas’ın her gün ziyafet çekmesini mi bekliyorlardı?
Aynı şekilde İsrail ve Kolombiya çifte vatandaşlığına sahip Yahudi bir esirin eşinin serbest bırakılan esirlerden aldığı bilgiye göre henüz esir tutulan kocasının durumunun çok kötü olduğuna dair sözleri de İsrail medyasına yansıdı. Bu bayan her gün bir parça ekmek ve çok az su verildiğinden şikâyet ediyor! Gerçekten inanılmaz bir zalimlik bu! İki milyon insanı açlıktan ölümle karşı karşıya getiren zalimliği görmezden gelip eşinin bir parça ekmek bulmasını korkunç olarak niteleyebilen ahlaksız bir zihniyetle karşı karşıyayız.
Küresel Barbarlıkla Mücadele Ediyoruz!
Bu zihniyetin izdüşümleriyle çokça karşılaştık, karşılaşıyoruz. Bu tutumu, Gazze’de ateşkes ilan edilince “Soykırım duracak, vahşet bitecek!” diyemeyen ama İsrailli birkaç esirin evlerine dönmesinden duydukları sevinci yansıtan Batılı siyasilerin ve medyanın tavrında görmüştük. Bu tutumu Avusturya’da ırkçı ve sağcı koalisyon ortaklarının hiçbir konuda uzlaşamamalarına rağmen sadece küçük kız çocuklarının okulda başörtüsü takmalarının yasaklanması hususunda mutabakata varmaları örneğinde görüyoruz. Bu tutumu Almanya’da ırkçı ve göçmen düşmanı partinin yükselişinde görüyoruz. Almanya’da seçim sonrası birinci parti olup başbakan olması beklenen Hristiyan Demokratların lideri Friedrich Merz’in İsrail’e daha fazla destek vereceklerini ve UCM’nin Netanyahu hakkındaki tutuklama kararına karşı bir yol arayacaklarını belirten alçakça sözlerinde görüyoruz.
Aslında Trump tüm bu düşmanlığı sembolize ediyor sadece. İslam düşmanlığı Batı’nın ruhuna sinmiş durumda ve kendisini dışa vurmak için adeta fırsat bekliyor. Tüm dünyanın gözleri önünde elbirliğiyle icra ettikleri Gazze soykırımı medeni görünümlü barbarlar sürüsü olduklarını çok açık biçimde gösteriyor. Şüphesiz bu sınır tanımayan, dizginsiz vahşilikle mücadelemiz nesiller boyu sürecek. Mevlamız Allah’tır ve O, yardım edicilerin en hayırlısıdır!


