Dijital Leviathan: Kitlesel Gözetim, Manipülasyon ve Bireyin Yok Oluşu
Haksöz Dergisi Sayı: 408/409

Dijital Gözetim Çağına Hoş Geldiniz

George Orwell’in 1984 romanı, bireyin sürekli gözetim altında tutulduğu ve manipüle edildiği bir distopya sundu. Bu dünya, “Büyük Birader seni izliyor!” cümlesiyle hafızalara kazındı. Kitapta tasvir edilen panoptikon tarzı toplumda insanlar, her an izlenme korkusuyla davranışlarını kontrol etmek zorundaydı. Ancak Orwell’in kurgusunda baskı, doğrudan devlet eliyle dayatılıyordu.

Günümüzde ise gözetim yapısı biraz daha farklı. Artık devletlerin yerinde algoritmalar, gözetleme kulelerinin yerinde ise cebimizde taşıdığımız akıllı telefonlar var. Orwell’in dünyasında bireyler zorla izlenirken, günümüzde bu gözetim sistemine insanlar gönüllü olarak katılıyor. Artık her bildirim bir çağrı, her beğeni bir rıza ve her paylaşım dijital dünyada kendi hücremizi inşa etmek için attığımız bir adım haline geldi.

Optik Bilinçdışı: Görülmeyeni Görmek, Bilinmeyeni Bilmek

Modern teknolojilerin insan gözünün algılayamadığı detayları yakalayarak analiz edilmek üzere sunduğu süreçleri Walter Benjamin, “optik bilinçdışı” olarak tanımlamıştı.1 Fotoğraf makineleri ve sinema kameraları, insanların farkında olmadan sergilediği mimikleri, bakışları ve ifadeleri yakalıyor ve bu görüntüler daha sonra analiz edilebiliyordu. Bu kavram, bireylerin bilinçli kontrolü dışında gerçekleşen hareketlerin, toplumsal davranış kalıplarını anlamak için kullanılabileceğini öne sürüyordu.

Bu durum dijital çağda çok daha geniş bir boyuta ulaştı. Artık bireylerin bilinçdışındaki eğilimleri, sadece yüzeydeki jestlerle değil, dijital izlerle de açığa çıkarılıyor. Google’da yapılan her arama, YouTube’da izlenen her video, Instagram’da bırakılan her beğeni... Tüm bu dijital mimikler, bireylerin arzularını ve korkularını açığa vuruyor. Bu bilgiler sadece kaydedilmekle kalmıyor; bireylerin karar verme süreçlerini manipüle etmek için de kullanılıyor.

Sürdürülebilir İktidar Çaresi: Dünyaya İhraç Edilen Dijital Toplum Projesi

Psikografik profilleme, bireylerin bilinçdışı eğilimlerini anlamayı ve bu bilgiyi kişiselleştirilmiş mesajlarla kontrol ederek korkularını, arzularını ve siyasi anlayışlarını manipüle etmeyi amaçlar.

Bu manipülasyon tekniğinin en çarpıcı örneklerinden biri, Cambridge Analytica skandalıdır. Cambridge Analytica, 2013 yılında kurulan bir İngiliz veri analiz şirketiydi. Şirket, psikografik profilleme tekniğini kullanarak bireylerin kişisel özelliklerini, duygusal eğilimlerini ve davranışlarını analiz etti2 ve 2016 ABD başkanlık seçimleri sırasında büyük bir skandala yol açtı. Facebook üzerinden yaklaşık 87 milyon kullanıcının verileri izinsiz olarak toplandı ve bu veriler Donald Trump’ın kampanyasında kullanıldı.3 Bu veriler kullanılarak özellikle kararsız eyaletlerdeki seçmenlere hedeflenmiş mesajlar gönderildi. Göçmen karşıtı içerikler ve ekonomik kriz söylemleri, seçmenlerin kaygılarını harekete geçirdi ve Trump’ın zaferinde kritik bir rol oynadı.4

Bu manipülasyon yalnızca ABD seçimleriyle sınırlı değildi. Şirket, Brexit referandumu sırasında da aktif bir rol oynadı. Avrupa Birliği karşıtı mesajlar, özellikle sosyal medya platformlarında yayılan sahte haberlerle desteklendi.5

Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun seçim kampanyası sırasında, WhatsApp gruplarında yayılan sahte haberler, milliyetçi ve güvenlik odaklı politikaların seçmenlerde karşılık bulmasını sağladı.6 Hindistan’da Narendra Modi, dijital bilinçdışı eğilimlere göre şekillendirilmiş mesajlarla seçmenlerin duygusal tepkilerini harekete geçirerek destek topladı.7

Kitlesel gözetim sistemleriyle ünlü Çin Halk Cumhuriyeti bireylerin yalnızca fiziksel hareketlerini değil, dijital kimliklerini ve sosyal davranışlarını da sürekli izlemektedir. 2005'te başlatılan Skynet projesiyle ülke genelinde 200 milyondan fazla kamera kurulmuş ve yüz tanıma teknolojisi entegre edilmiştir.8 2020 itibarıyla bu sayı 626 milyona ulaşmıştır ve bu, dünya genelindeki toplam gözetim kameralarının yarısını oluşturmaktadır.9 Sosyal kredi sistemi de bireylerin finansal ve sosyal davranışlarını değerlendiren kapsamlı bir kontrol mekanizması olarak kullanılmaktadır.10

Özellikle Uygur Türkleri ve Tibetliler üzerinde yoğunlaşan gözetim politikaları, kimlik taramaları, DNA toplama ve toplama kamplarıyla dikkat çekmektedir.11 Çin polisi, Sincan bölgesindeki yaygın gözetim sayesinde, belirli mobil uygulamaları zorunlu kılarak vatandaşların telefonlarındaki içerikleri izlemektedir. Ayrıca, “Sharp Eyes” projesiyle kırsal bölgelerde dahi halka açık alanların yüzde 100’ünün gözetlenmesi hedeflenmektedir.12 Çin, bu sistemleri yurtdışına da ihraç ederek dijital otoriterliğin küresel bir modeli haline geldi. Artık gözetim, bireysel özgürlüklerin giderek azaldığı ve devletin totaliter kontrolünü pekiştirdiği bir araç olarak kullanılmaktadır.

Byung-Chul Han’ın dijital gözetim toplumuna dair uyarıları ve Walter Benjamin’in tarih ve modernite eleştirilerini dikkate aldığımızda, Çin’in kitlesel gözetim projesi yalnızca bir teknoloji meselesi değil; aksine, iktidarın kendini nasıl sürdüreceğini yeniden kurguladığı bir güç mimarisi meselesidir. Çin’deki gözetim mekanizmaları, yalnızca vatandaşların hareketlerini izlemekle kalmıyor; aynı zamanda onların düşünme biçimlerini, ilişkilerini ve kimliklerini de yeniden şekillendirmektedir. Bu dijital panoptikon, bireyin yalnızca dışsal eylemlerini değil, iç dünyasını da kontrol altına almak isteyen adeta modern bir Leviathan’a dönüşmüş durumda.

Dijital Panoptikonun Gönüllü Mahkûmları

Walter Benjamin’in “tarihsel materyalizm” ve “kültürel yeniden üretim” kavramlarını ele aldığımızda, Çin’deki gözetim sisteminin kökenlerini Maoist dönemdeki ideolojik kontrol mekanizmalarında bulmak mümkündür. Benjamin’e göre tarih, geçmişin sadece kazananlar tarafından yazıldığı bir alandır. Çin’in gözetim projeleri de bu anlayışla hareket ederek vatandaşlarının tarihini sürekli bir şekilde yeniden yazmakta ve onları belirli bir ideolojik çerçeveye hapsetmektedir.

Benjamin’in “mekanik yeniden üretim çağı” kavramı, Çin’in yüz tanıma teknolojisi ve dijital izleme ağlarını anlamada kritik bir araçtır. Bu sistemler, bireylerin kimliklerini sürekli olarak yeniden üreterek onları birer veri nesnesine dönüştürmektedir. Bu dijital kimlikler, kişinin sosyal kredi sistemindeki puanından alışveriş alışkanlıklarına ve çevrimiçi faaliyetlerine kadar birçok alanda etkili olmaktadır. Benjamin’in “auranın kaybı” teorisi, bu bağlamda bireyin özgünlüğünü ve benzersizliğini kaybetmesine işaret eder. Çin gözetim sistemleri, her vatandaşı aynı gözetim protokollerine tâbi kılarak bireysel farklılıkları ve öznel deneyimleri silikleştirmektedir.

Byung-Chul Han’ın “Şeffaflık Toplumu” (The Transparency Society) kavramı, sadece otoriter rejimlerde değil, demokratik ülkelerde de bireylerin üzerindeki denetimi anlamak için oldukça açıklayıcı bir durumu gözler önüne sermektedir. Han’a göre modern toplumlar, görünüşte “açıklık”, “hesap verebilirlik” ve “şeffaflık” değerlerini yüceltirken, aslında bireyleri daha ince ve sofistike biçimlerde kontrol altına almaktadır. Özellikle Batı demokrasilerindeki gözetim uygulamaları, otoriter rejimlerden farklı olarak daha “gönüllü” bir biçimde gerçekleşmekte ve bireylerin kendi mahremiyetlerini ifşa etmeye teşvik edildiği bir “dijital panoptikon” yaratmaktadır.

Han’ın teorilerini Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi sözde özgürlükçü ülkelerdeki dijital gözetim uygulamaları üzerinden okumak, şeffaflık kavramının özgürlük ile ilişkisini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin, ABD'de Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) Edward Snowden tarafından ortaya çıkarılan kitlesel gözetim programları, bireylerin yalnızca terörizmle mücadele adı altında değil, gündelik hayatlarında da sürekli gözetim altında olduklarını göstermiştir. Bu gözetim uygulamaları, demokratik bir rejimde dahi bireylerin mahremiyet haklarının sınırlandığını ve şeffaflık adı altında özgürlüğün zayıfladığını ortaya koymuştur. Snowden’ın ifşaatları, ABD’nin özgürlükçü bir demokrasi olarak bireysel hakları nasıl ihlal ettiğini ve bu gözetim sistemlerinin yalnızca güvenlik amacı taşımadığını, aynı zamanda bireylerin davranışlarını normatif bir çerçeveye sokmayı amaçladığını göstermiştir.

Avrupa Birliği’nde ise Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR) gibi yasalar bireylerin mahremiyetini korumayı amaçlasa da dijital gözetim uygulamaları tamamen sona erdirilememiştir. Büyük teknoloji şirketlerinin (Google, Meta, Amazon gibi) kullanıcı verilerini işleme biçimleri, bireylerin her adımının dijital izlere dönüştürüldüğü ve bu verilerin çeşitli amaçlarla kullanılabildiği bir düzeni ortaya koymaktadır. Özgürlükçü bir çerçevede bile, bireyler dijital dünyada tamamen şeffaflaşmakta ve bu şeffaflık, mahremiyetin kaybı anlamına gelmektedir. Özellikle sosyal medya platformları, bireylerin gönüllü olarak kendilerini sürekli ifşa ettikleri, kimliklerini ve düşüncelerini şeffaflaştırdıkları bir alan sunmaktadır. Ancak Han’ın dikkat çektiği nokta şudur: Bu “gönüllü ifşa” hali, özgürlüğün bir göstergesi değil, yeni bir tahakküm biçimidir.

Batı demokrasilerindeki gözetim mekanizmalarını açıklarken, Birleşik Krallık’taki gözetim kameraları ağı da dikkate değer bir örnektir. Birleşik Krallık, dünyadaki en yoğun CCTV (kapalı devre televizyon) gözetim ağına sahip ülkelerden biridir. Londra gibi büyük şehirlerde, bireyler neredeyse her adımda bir güvenlik kamerası tarafından izlenmektedir. Resmî söylemde bu gözetim uygulamalarının halkın güvenliği ve suçla mücadele amacı taşıdığı belirtilse de bu tür kitlesel gözetim sistemleri, bireylerin hareketlerini sürekli görünür kılarak onların davranışlarını dolaylı yoldan şekillendirmektedir. Bu durum, Han’ın vurguladığı “dışsal gözlemciden içsel denetime geçiş” sürecine işaret etmektedir. Artık bireyler, kendilerini sürekli izleniyor gibi hissederek bu gözetimi içselleştirmekte ve kendi davranışlarını gönüllü olarak denetlemektedirler.

Bir başka önemli örnek, Avustralya ve Kanada’daki dijital sağlık uygulamalarıdır. COVID-19 pandemisi sırasında, bu ülkelerde bireylerin hareketlerini takip etmek ve temas zincirlerini analiz etmek için dijital izleme uygulamaları geliştirilmiştir. Her ne kadar bu sistemler halk sağlığını koruma amacıyla kurulmuş olsa da bireylerin sağlık verilerinin ve hareket bilgilerinin toplanması, bireysel mahremiyet açısından ciddi endişeler yaratmıştır. Özellikle bu tür uygulamaların pandemi sonrasında da aktif kalmaya devam etmesi, bu gözetim mekanizmalarının kalıcı hale gelme riskini ortaya koymuştur. Han’ın “Şeffaflık Toplumu” teorisi, bu tür uygulamaların yalnızca bireylerin güvenliğini sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda bireylerin davranışlarını daha geniş bir normatif çerçevede şekillendirdiğini göstermektedir.

Byung-Chul Han’a göre, özgürlükçü toplumlarda gözetim, bireylere dayatılan otoriter bir baskıdan ziyade, bireylerin kendi rızalarıyla gerçekleştirdikleri bir süreçtir. Sosyal medya hesapları, dijital kimlikler ve çevrimiçi alışkanlıklar, bireylerin kendi gözetimlerini gönüllü olarak içselleştirdiği ve hatta bunu teşvik ettiği bir ortam yaratmaktadır. Han’ın eleştirisi, modern bireyin artık dışsal bir gözetimden değil, kendi kendini denetleyen bir “gönüllü mahkûm” haline gelmiş olmasına yöneliktir.

Bu bağlamda, Almanya’da dijital gözetim uygulamaları üzerine yürütülen tartışmalar, bireysel özgürlükler ve mahremiyet hakları açısından dikkat çekicidir. Almanya gibi ülkelerde, tarihsel deneyimler nedeniyle gözetim mekanizmalarına karşı güçlü bir direnç bulunmakla birlikte, dijitalleşme sürecinde bireylerin sürekli izlenmesi ve şeffaf hale getirilmesi tehlikesi giderek artmaktadır. Özellikle sosyal medya platformlarının ve büyük veri şirketlerinin kullanıcı verilerini toplaması, bireylerin mahremiyetini tehlikeye atan en önemli unsurlardan biridir. Bu durum, Batı demokrasilerinde bile bireysel özgürlüklerin zayıfladığına ve bireylerin kendi rızalarıyla dijital panoptikonun bir parçası haline geldiklerine işaret etmektedir.

Putları Reddet, İdealleri Koru: Dijital Esaret Düzenine Karşı Bir Özgürlük Manifestosu

Gözetim sistemlerini anlamak için sadece teknolojik yönlere odaklanmak yetersiz kalır. Bu sistemlerin arkasındaki etik ve ideolojik boyutları da değerlendirmek gerekir. Byung-Chul Han, modern toplumlarda özgürlüğün bir yük haline geldiğini ve bireylerin bu yükten kurtulmak için gönüllü olarak kontrol mekanizmalarına teslim olduklarını belirtir. Çin’deki vatandaşlar, sosyal kredi sistemi ve dijital gözetim ağları sayesinde günlük hayatlarını daha “güvenli” ve “düzenli” kıldıklarına inanabilirler; ancak bu düzen, aslında bireylerin otonomilerini kaybettikleri bir hapishanedir.

Modern dünyanın dijital panoptikonu, bireylerin özgürlüğünü görünmez zincirlerle kuşatırken, gönüllü bir mahkûmiyet düzeni inşa etmektedir. George Orwell’in distopik evreni ve Byung-Chul Han’ın “veri toplumu” eleştirisi, bugünün dünyasında artık birer edebî metafor değil; somut bir gerçekliğin yansımalarıdır. Artık bireylerin yalnızca hareketleri değil, düşünceleri ve niyetleri dahi kontrol altına alınmak istenmektedir. Ancak asıl tehlike, bu kontrol mekanizmasının, gönüllü katılımıyla ve rızasıyla sürdürülmesidir.

Teknoloji, insanlığa özgürlük vadetmiş olabilir, fakat vadettiği cennet kapılarının ardında, aslında bireyin kimliğini silen ve onu birer veri nesnesine dönüştüren bir hapishane bulunmaktadır. Walter Benjamin’in “Her tarihsel belge aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.” sözü, dijital gözetim projelerinin bireylerin kimliklerini nasıl tarihsel birer manipülasyon nesnesine dönüştürdüğünü açıklamak için kritik bir anahtardır. Bugün bireyler, kendi dijital ayak izlerini takip ederken, aslında kendi hücrelerini inşa etmektedirler. Her beğeni, her paylaşım ve her tıklama, bu görünmez hapishanenin duvarlarını yükselten birer tuğla haline gelmektedir.

Peki, bu dijital esaretten kurtulmak mümkün mü?

Byung-Chul Han’ın ifadesiyle, modern birey artık bir özne değil; dijital dünyanın algoritmik bir nesnesidir. Ancak, insanın varoluşsal özgürlük arayışı, hiçbir zaman bütünüyle susturulamaz. Tarih boyunca insanlar, zulmün ve baskının olduğu yerlerden hakikatin ve adaletin yaşanabildiği topraklara hicret etmiştir. Bugün de benzer bir hicrete ihtiyaç vardır. Bu kez yapılacak hicret, coğrafi sınırları aşarak bireyin kendi iç dünyasına, öz benliğine doğru gerçekleşmelidir.

Bu dijital gözetim çağında özgürlüğün yeniden kazanılması, bireylerin kendi bilinçlerine dönerek, dijital esaret zincirlerinden kurtulmalarıyla mümkün olacaktır. Gerçek özgürlük, bireyin her tıklamada, her paylaşımda ve her tercihte bu zincirleri fark etmesi ve reddetmesiyle başlar.

Orwell’in “Büyük Birader”i ve Han’ın “dijital panoptikonu” bize şu uyarıyı yapar: Özgürlüğü kaybetmek için, mutlaka zorla alıkonulmanız gerekmez. Gönüllü olarak sistemin parçası olmanız yeterlidir. İşte bu noktada, bireyin yapması gereken seçim, basit ama hayati bir karardır: Putları reddet, idealleri koru!13

Bu seçim artık bir oy pusulasında yapılmıyor. Modern dünyada özgürlük, her gün dijital dünyada attığımız adımlarda karşımıza çıkıyor. Her “kabul ediyorum” butonuna tıkladığınızda, her konum paylaşımında ve her yeni hesap açtığınızda, aslında o görünmez zincirleri biraz daha sıkılaştırıyoruz. Ancak asıl tehlike, bireyin bu zincirleri fark etmeden, kendi mahkûmiyetini süslenmiş bir özgürlük yanılsaması olarak yaşamasıdır.

Tarih boyunca insanlık, maddi ve manevi krizlerden çıkış yolu olarak hicreti bir çözüm olarak görmüştür. Bugün de dijital dünyada kendi özgürlüğünü kaybetmekte olan bireyin, kendisine sunulan bu yanılsamadan kurtulması için yeni bir hicrete ihtiyacı vardır. Ancak bu hicret, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya değil; insanın kendi ruhunun ve benliğinin derinliklerine yapılmalıdır. İnsan, dijital esaret düzeninin kendisine dayattığı sahte kimliklerden sıyrılarak özgün kimliğini ve iradesini yeniden keşfetmelidir.

Eduardo Galeano’nun “tersine dünya” dediği bu düzen, insanı yalnızca köleleştirmiyor; aynı zamanda köleliğini kutsadığı bir anlatı da sunuyor. En çok silah satanlar barıştan bahsederken, en çok çevreyi kirletenler “yeşil enerji” savunuculuğu yapıyor. Bu ikiyüzlü düzen, bireyi düşünsel olarak da felce uğratarak sahte hakikatlerin bir parçası haline getiriyor.

Bugün bireyler, sosyal medya algoritmalarının ve dijital manipülasyonların içinde kaybolmuşken, asıl kurtuluş, bireyin kendi hakikatine geri dönmesinde yatmaktadır. İnsanlık, tarih boyunca en büyük dönüşümlerini baskı ve zulüm dönemlerinde gerçekleştirmiştir. Bu nedenle, dijital esaret düzeninden kurtulmak, insanlığın yeni bir inkılâp başlatmasıyla mümkündür. Çünkü her hicret bir inkılâptır.14


1- Ümer, E. (2017). Walter Benjamin’de Tipler, İmge ve Deneyim. Sinefilozofi Dergisi, 2(14), ss. XX-XX. Ordu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi.

2- BBC, https://www.bbc.com/news/technology-43465968.

3- The Guardian, https://www.theguardian.com/news/2018/mar/17/cambridge-analytica-facebook-influence-us-election

4- ProPublica, https://www.propublica.org/article/how-facebook-explained-trumps-win

5- Reuters, https://www.reuters.com/article/uk-britain-eu-cambridgeanalytica-idUSKBN1GW1SD

6- Associated Press News, https://apnews.com/article/brazil-bolsonaro-whatsapp-election-manipulation

7- Wall Street Journal, https://www.wsj.com/articles/how-narendra-modi-and-the-bjp-revolutionized-indian-politics-with-data-and-technology-11564020234

8- Comparitech, 2019.

9- İnsan Hakları İzleme Örgütü Raporu, 2020.

10- South China Morning Post, 2021.

11- The Guardian, 2022.

12- Pei, Minxin. Nöbetçi Devlet, Harvard University Press, 2024.

13- İzzetbegoviç, Aliya. Özgürlüğe Kaçışım. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023, s. 132.

14- Şeriati, Ali. Her Hicret Bir İnkılaptır. İstanbul: İhtar Yayınları, 2000.

Mehmet Kırtorun Arşivi