Hayatı ve İlmî Kişiliği
XVIII. yüzyılın önemli bir âlimi olan Dâvûd-i Karsî’nin (داود قارصي) (ö. 1169/1756) hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Kars’ta tahminen 1098/1686 tarihinde doğan Karsî’nin; medrese eğitimine Kars’ta dönemin tanınmış zâhidi/âlimi Çolak Abdullah Efendi’de (ö. 1200/1785) başladığı ve İstanbul’da tamamladığı bilinmektedir. Akkirmânî Mehmed (ö. 1174/1760) gibi dönemin namlı âlimlerinin yaptığı ruûs imtihanında başarılı olduğu bilinen Karsî’nin resmî görev aldığına ilişkin bilgi bulunmamaktadır.
Osmanlı ilmiye mevzuatına ve göreve atama politikasına göre ruûs imtihanında başarılı olanlar taşra medreselerinden birine müderris tayin ediliyor olsalar da kaynaklarda Karsî hakkında bu hususla ilgili bir bilginin bulunmamasından hareketle onun resmî makamlardan uzak kalarak zâhidâne bir hayat yaşadığı düşünülmektedir. Bu imtihanındaki soru ve cevapları daha sonra bir risâlede (Risâletu’l-İmtihân) topladığı bilinen el-Karsî er-Rûmî, İstanbul’daki eğitimi sonrasında bir vakit Mısır’a gitmiş, ilmî birikimi ile kendini kabul ettirdiği Mısır’dan ayrılarak tekrar İstanbul’a (1154/1741) geçmiştir. Sonrasında ise kendisiyle haşrolma dileğini ifade edecek kadar hayran olduğu ve muhtemelen bu nedenle çeşitli eserlerine şerh yazdığı İmam Birgivî’nin (ö. 981/1573) memleketi Birgi’ye yerleştiği ve Birgivî’nin de ders verdiği Birgi Ulucami Medresesinde müderrislik yaptığı bilinmektedir. Hayatının son yıllarını Birgi’de müderrislik yaparak geçiren Karsî, burada Arap dili ve edebiyatı, tefsir, hadis, kelâm, mantık, âdâbu’l-münâzara ve ilm-i mîkāt (kıble tayini ve ibadet vakitlerinin belirlenmesi) gibi çok çeşitli alanlarda dersler vermiştir.
Karsî’nin bir ara Birgi’den ayrılarak Kıbrıs’a sürgüne gittiği (1159/1746), orada da dersler verdiği ve ayrıca 1162/1749 yılının ramazan bayramında Lârende’de (Karaman) bulunduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Velediyyetu’l-Cedîde isimli eserini sürgünde bulunduğu Lefkoşa’da tamamlayan Karsî, oradaki halktan övgü ile söz etmiş; bu eserin şerhini, halkının bir kısmını münafık kimseler olarak nitelediği Birgi’de bitirdiğini yazmıştır. O, bu ifadesi ile muhtemelen sürülmesine sebep olan buradaki muhaliflerini kastetmiştir.
Nitekim Silleli Osman Hamdî’nin (ö. 1323/1907), Karsî’nin İrâde-i Cüziyye Risâlesi’nin başında yer verdiği biyografisinden, hayatının bir kısmını Kıbrıs’ta sürgün yaşadığı anlaşılmaktadır. Müellifin tasavvuf ve sûfîlere yönelik tenkitlerinin sürgüne sebep olması muhtemeldir. Karsî’nin Kıbrıs’ta bulunuşu bu sebepten olabilir. Çünkü Kıbrıs, Osmanlılar zamanında sürgün yeri olarak maruf bir beldedir. Kadızâde hareketinin liderleri de daha önce benzer şekilde Kıbrıs’a sürülmüşlerdi.
Zühd ehli ve muttaki bir kimse olarak makama ve dünya malına değer vermediği bilinen Karsî’nin eserlerini istinsah eden Mustafa b. Kasım, Hasan İskilipli, el-Hac Abdulhayy ve Sûleyman b. Yusuf önemli öğrencileri arasında sayılmıştır. Mantık, dil ve kelâm âlimi olan Karsî, döneminde Dâvud Efendi ve ayrıca Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) talebesi Kara Dâvud veya Karadâvudzâdeler diye bilinen ulema ailesinin ilk temsilcisi Dâvûd b. Kemâl el-Kocevî el-İzmitî (ö. 948/1541) ile karıştırılmış olmasından dolayı Kara Dâvud diye anılmıştır. İlmi ve takvası ile tanınan Karsî, Birgi’de 1169/1756 vefat etmiş, vasiyeti üzere Birgivî’nin yanına defnedilmiştir.
Eserleri ve Hakkındaki Çalışmalar
Öğrencilerinin ihtiyacı doğrultusunda eserler telif etmeyi önceleyen Karsî, onları sağlam bir öğretim metoduyla yetiştirmeye çalışırken ayrıca muhtelif ilim dallarında Arapça ve Türkçe pek çok eser telif etmiştir. Arapça eserlerinin yanında Türkçe eserlerinin bulunması, pedagojik bakımdan yazdıklarının anlaşılabilmesi için toplumsal sorumluluk üstlendiğini göstermektedir. Esasen onu farklı kılan biraz da bu eğitimci yönüdür.
Şerh ve hâşiye (cem ve tahkik) geleneğinin hâkim olduğu dönemde yaşayan Karsî’nin sarf ve nahiv, tefsir ve kıraat, hadis, mantık, cedel ve münazara, ahlâk ve ilm-i mikât gibi farklı alanlarda (çoğunluğu şerh veya hâşiye olan) eserleri bulunmaktadır. Genel manada eserlerini tedriste kullanılan kitaplardan seçmiş ve talebelerin ihtiyaçlarını dikkate alarak yazdığını belirtmiştir. Toplumun hemen her kesiminin seviyesine uygun olacak şekilde kaleme aldığı eserlerini, zaman zaman genişletme bazen de ihtisar ihtiyacı duymuştur. Kelâma ilişkin de hem öğrencilerinin hem de halkın istifade edebileceği bazı önemli eserlere çeşitli şerh ve hâşiyeler yazan Karsî’nin eserlerinden bazıları şunlardır:
1- el-Kasîdetu’n-Nûniyye şerhleri. Karsî, Hızır Bey’in (ö. 863/1459) kelâma dair ünlü eseri el-Kasîdetu’n-Nûniyye’ye, birini 1169/1756’da Arapça (Şerhu’l-Kasîdeti’n-Nûniyyeti’t-Tevhîdiyye), diğerini ise 1158/1745 yılında tamamladığı Türkçe iki şerh yazmıştır. Hayâlî Çelebi Ahmed Efendi’nin (ö. 875/1470?) şerhinden de yararlanan ve bazı hususlarda bu şerhi tenkit eden Karsî, eserinde bazı bâtınî ve tasavvufî görüşleri de eleştirmektedir. Konu dizini ve lafızları bakımından Ömer en-Nesefî’nin (ö. 537/1142) el-Akâid’ini andıran şerhte müellif, İslâm inancına aykırı hulûl ve ittihâd fikirlerinin karıştığı Vücûdiyye, İttihâdiyye, Hulûliyye ve Zuhûriyye gibi bâtınî ve aşırı/gulât tasavvufî görüşleri tenkit ederek Mevlevîlik, Halvetîlik, Celvetîlik, Sa‘diyye, Kādiriyye ve Gülşeniyye gibi mezheplerin de adı geçen dört ana görüşten türemiş olduğunu belirttiği için eserin Halil Efendizâde tarafından yaptırılan ikinci baskısında (İstanbul, 1318) bu kısım sansüre uğramış ve metinden çıkarılmıştır. Ancak müellif benzer ifadeleri er-Risâletu’l-Fethiyye fî Beyâni’d-Dâdi’l-Katiyye’de de zikretmiş ve burada da Halvetiyye, Celvetiyye, Kaderiyye, Mevleviyye, Sa‘diyye, Hamreviyye ve Nâsiriyye gibi tarikat adlarına yer vermiştir. Efendizâde'nin hoşuna gitmeyen kısımları metinden çıkartması hem gayr-i ilmî hem de gayr-i ahlâkî bir davranıştır. Zira vefat etmiş bir âlimin eserinin ikinci baskısında ona ait görüşleri metinden kaldırmak kör bir taassup anlayışından başkası değildir.
2- Şerh-i Âmentu Billâh. Âmentu metni üzerine Mâturîdî prensiplere göre yazılmış Türkçe bir şerhtir.
3- Şerhu Kasîdeti Bedʾi’l-Emâlî. Ali b. Osman el-Ûşî’nin (ö. 575/1179?) Mâturîdiyye akaidine dair manzum risâlesi el-Emâlî üzerine yazdığı şerhtir.
4- Risâle fî Beyâni Mesʾeleti’l-İhtiyârâti’l-Cüzʾiyye ve’l-İdrâkâti’l-Kalbiyye. İnsan fiilleri ve iradesi konularıyla ilgili olan bu risâle üzerine Silleli Osman Hamdi (ö. 1323/1907) tarafından kaleme alınan hâşiye, Karsî’nin hal tercümesiyle birlikte bir mecmua içinde yayımlanmıştır. Karsî, risalede özgün bir görüş ortaya koymamakla beraber kelâm geleneğinde “irâde-i cüziyye” meselesine ilişkin yaklaşımları tasnif ederek delilleri ile birlikte aktarmaktadır.
5. Risâletu’n-Nûriyye ve’l-Mişkâtu’l-Kudsiyye. Nûr 24/35. ayetin tefsiri olup müfrit/aşırı fikirleri bulunan tasavvuf ehline cevaben kaleme almıştır.
6- Şerhu Usûli’l-Hadîs li’l-Birgivî. Öğrencilerine Sahîh-i Buhârî okutmadan önce hadis usulüne dair bilgi vermek için Birgivî’nin konuyla ilgili Arapça risâlesinin şerhidir.
Karsî, müderrisliği döneminde, Arapça öğreniminde yeni bir metot ortaya koymak suretiyle öğrencilerin kullanımını kolaylaştırmak amacıyla kaleme aldığı ve daha sonra Türkçe şerhini de yazdığı, pedagojik yönü kuvvetli görünen Şerhu’l-Ems̱̱ileti’l-Muhtelife fi’s-Sarf gibi sarf ve nahiv konulu çeşitli eserler de kaleme almıştır.
Dâvûd-î Karsî hakkında çok sayıda çalışma yapılmıştır. Ayrıca “Uluslararası Dâvûd-î Karsî Sempozyumu” adıyla 11-14 Mayıs 2017 tarihinde düzenlenen sempozyumda hakkında 30 adet bildiri sunulmuştur. Söz konusu bildirilerde onun çeşitli yönlerine değinilmiş, farklı konulardaki görüşleri değerlendirilmiştir.
Düşünceleri ve Değerlendirme
İçinde yaşanılan siyasî ortam, cemiyetin sosyal, ilmî ve fikrî seviyesi; hassasiyet, ilgi, beklenti ve bağlantıları kişinin birikim, perspektif ve şahsiyetinin oluşmasında önemli etkenlerdir. Dolayısıyla insanı anlamak için yaşadığı dönem ve toplumu inceleyip anlamak gerekir. Karsî’nin tavır, tutum ve tercihlerini değerlendirirken de bu çerçevenin belirlenmesi gerekmektedir. Onun yaşadığı XVIII. yüzyıl, zihnî mantalite olarak şerh ve haşiyelerle de olsa kelâm anlayışının sadeleştiği ve bunun yanında Mâturîdî kelâm vurgusunun arttığı bir dönem olarak bilinmektedir. Genel anlamıyla bu dönem her açıdan bir duraklama devri olarak kabul edilmektedir. Böylesi bir ortamda yaşayan Karsî’nin yeni ve orijinal çalışmalar yazmak yerine konjonktür gereği itibar edilen kaynakları merkeze aldığı anlaşılmaktadır. Bu durum aslında, onun zihin ve tercih dünyasıyla ilgili bir kusur olmak yerine ilgili dönem itibariyle benimsenen bir imparatorluk projesidir. Bu da gösteriyor ki her ne kadar insanlar benimseyip savundukları hayatî/itikadî tutumlarda serbest ve özgür gözükseler de son tahlilde devlet ve bazen siyasi erkten destekli hâkim mezhebin beklenti ve arzularına da bir şekilde yer açmak zorunda kalmışlardır. Bu cümleden hareketle Karsî'nin bazı temel itikadî/kelâmî okuma ve görüşlerinde ortam bilgisinin önemi olsa gerektir.
Bu açıdan bakınca Karsî’nin, çoğunlukla dönemindeki güncel tartışma konularını ele alan eserler yazdığını görmekteyiz. Bu bağlamda o, XVIII. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında yaygınlaşan İrâde-i Cüziyye eserleri ve Mâturîdîlik-Eş‘arîlik ihtilafına dair literatüre katkı sunmuştur. Yine “dad” harfinin telaffuzu ile ilgili yazdığı er-Risâletu’l-Fethiyye fî Beyâni’d-Dâdi’l-Katiyye ve Nur 24/35. ayetin tefsirine dair yazdığı Risâletu’n-Nûriyye ve’l-Mişkâtu’l-Kudsiyye isimli risâleleri de bu açıdan görülmelidir.
Eserlerinde kullandığı kaynaklar dikkate alındığında İslâm düşüncesinin önemli eserlerine vâkıf olduğu anlaşılan Karsî, telif ettiği eserlerde genelde felsefî tartışmalardan uzak durmuş; bu konuda diğer bir Nûniyye şârihi Hayâlî’yi (ö. 875/1470?) aksi yönde seyrettiği için tenkit etmiştir. Karsî, Hayâlî'nin bazı konularda daha fazla malumat vermek amacıyla felsefî hurafeler ve aslı olmayan görüşler naklettiğini, bu tarz açıklamaların avamın kafasını karıştırmaktan ve cahil insanların inancını zayıflatıp şüphelerini artırmaktan başka hiçbir işe yaramadığını kaydetmiştir. Benzer eleştirileri mantık alanında Molla Fenârî (ö. 834/1431) için de yaptığı bilinen Karsî’nin bu yaklaşımını takdir etmek olası değildir. Zira felsefî derinliği olmayan eser ve âlim perspektifinin insanları taklide sürükleyeceği ve sorgulamadan tâbi kılıp fanatize edeceği izahtan varestedir.
Karsî’nin düşüncesinin temelini oluşturan nokta, dinî meselelerde riyâzet, işrâk veya başka bir yolla ortaya konulan söylemlerden uzak durmak; şeriatın muhkem (lafzî) naslarına sarılmak, tartışmalı hususlarda çoğunluğun üzerinde ittifak ettiği görüşlere tutunmaktır. Mamafih Karsî, dinin doğru anlaşılması açısından mantık alanında da çalışması olmakla beraber, İslâm inançlarının temelini teşkil etmesi dolayısıyla kelâm ilmini dinî ilimlerin en şereflisi ve dinî meseleleri ele alış tarzı en sağlam ilim olarak kabul etmiştir.
“Cariye hadisi” olarak bilinen ve Allah’ın gökte olduğunu işaret eden bir cariyenin imanının Hz. Peygamber tarafından kabul görmesinden hareketle Karsî, akaid-kelâm ayrımı yapmak suretiyle Allah’ın varlığını akaid, O’nun (c) nerede olduğunu ise kelâmî bir mesele olarak tasnif etmiştir. Bu ayrımdan hareketle müellif, kelâmî sorulara verilecek cevapların kişiyi dinden çıkarmayacağını vurgulamıştır. Böylece müçtehidin fetvada hata etse bile ecir kazanacağına inanan Karsî, düşüncenin durağanlaştığı bilinen şerh ve hâşiye döneminde bile ilm-i kelâmın içtihada aralanacak kapının kilidi olduğunu ortaya koymuş olmaktadır.
İfrat ve tefritten uzaklaşmak amacıyla bir mâni olmadıkça şeriatın zahiri üzerinde kalmayı, ulemanın yolunu tutmayı ve bir nassı yorumlamadan önce Arapçayla ilgili gerekli birikime haiz olmayı prensip edinen Karsî’nin kendince bir orta yolu takip gayesi güttüğü bilinmektedir. Bu doğrultuda eserlerinde, Ehlisünnet dışı olduğunu düşündüğü mezhebî yapılara, bu itikada aykırı görüşleri bulunan gruplara ve bâtınî fikirler içeren tasavvufî anlayışlara karşı (bazen insafı aşan) münekkit bir tavrı olduğu görülmektedir. Esasen burada İslâm’ın yoruma açık, tevili kabil, kuşatıcı tutumundan yoksun bu yaklaşımın onu mezhebî bir çembere kapattığını da görmekteyiz. Bu durumun genellikle mezhebi/yorumu, İslâm’a veya İslâm’ı yoruma eşitlemekten kaynaklandığı bilinmektedir.
Öte yandan şerhinde, hadis ehlinin alana dair “ıstılah bilgisine sahip olmasının önemini” vurgularken kültürel bakımdan doğru görülmüş olsa da kaynak değeri ve Hz. Peygamber’e isnadı açısından problemli rivayetlere de yer veren Karsî, maalesef hadis usulü kaynaklarını kullanmadaki maharetini ve titizliğini, şerhinde çeşitli konulara dair yer verdiği rivayetlerin seçiminde ve kaynaklarının tespitinde gösterememiştir. Diğer bir ifadeyle onun, hadis rivayet teknikleri ve kullanmış olduğu hadislerin sıhhat dereceleri noktasında yeterince titiz davranmadığı anlaşılmaktadır. Özellikle çeşitli hadis konularını izah ederken kullandığı rivayetlerin çok azının temel hadis kaynaklarında yer alması, çoğunun isnad ve metin bakımından problemler taşıması ve dolayısıyla zayıf ve uydurma niteliğinde olması bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir. Bu itibarla hadis usulüne şerh yazacak kadar alan bilgisine sahip olan Karsî’nin, -başka da birçok âlimde görüldüğü üzere- aynı mahareti şerhinde yer verdiği rivayetlerin kaynak değeri ve metinlerinin sıhhati noktasında gösterdiğini söylemek zordur. Konulara örnek olarak verilen hadis metinleri bir nevi geçmişin tetkik edilmeden nakli şeklinde tezahür etmiştir. Karsî’nin, şerhinde yer verdiği rivayetler incelendiğinde zayıf ve uydurma hadislerin sayısının sahihlerden daha fazla olması bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Aynı şekilde Karsî’nin müfessirlerin tefsirlerinde mevzû hadise yer vermelerini tevil edip bunu normal göstermeye çalışması da isabetli değildir. Zira zayıf veya mevzû hadisler üzerine bina edilecek bir sünnet anlayışının Müslümanları farklı/hatalı yollara sürüklemesi kaçınılmazdır.
Mezhepler Tarihindeki Yeri
İlmî çizgisi, yazdığı eserlerde felsefî konuları ayıklamak ve Mâturîdî prensipleri öne çıkarmak olan Karsî’nin akaide ilişkin en önemli eseri, hemen tüm kelâm konularına temas ettiği, Hızır Bey’in Mâturîdî mezhebinin esaslarına göre kaleme aldığı meşhur bir kelâm eseri olan Kasîde-i Nûniyye üzerine yazdığı iki şerhidir.
Sözde veya adeta ideolojiye dönüşmüş Mâturîdî kimlikle ama dinî/kelâmî tasavvuru Eş‘arîlikle şekillenmiş ulema döneminde yaşamış bir âlim olarak Karsî’nin eserlerinde yeni ve farklı görüşlerden ziyade havzasında yetiştiği Mâturîdîliğe ilişkin tekrarların aktarıldığı görülmektedir. Artık salt fıkha indirgenmiş Ebû Hanife mezhebine bağlılığı sebebiyle Karsî’nin bütün eserlerinin mukaddimesinde kendisini “Dâvûd b. Muhammed el-Karsî el-Hanefî” şeklinde tanıttığı görülmektedir.
Karsî, dönemin pek çok âliminde olduğu gibi Eş‘arîliğe ait eserlerden bolca istifade etmiştir. Bunun, gördüğü eğitim sürecinden ve dönem zihniyetinden dolayı Eş‘arîliği de (bir garabet ve tezat olarak) adeta kadermiş gibi bağlandığı Sünnîlik/Mâturîdîlik gibi Ehlisünnet dairesinde görmesinden mütevellit olması muhtemeldir. Lakin öyle de olsa ve çelişki de barındırsa bu, Karsî’nin Mâturîdîliği yegâne hakikat olarak benimsemiş olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Nitekim Eş‘arî-Mâturîdî ekolleri arasındaki en temel farklardan biri olan tekvîn meselesinde açıkça Mâturîdî yorumu benimsediği ve Eş‘arîliğe sert eleştiriler yaptığı görülmektedir. Burada şu iddiaya değinmek isabet olacaktır: Kimi çalışmalarda “Muhakkik kelamcılar bir bakıma Eş’arilik ve Mâturîdîliği bütünleştirmiş ve mezhep taassubunu aşmış âlimlerdir.” Hâlbuki bu durum hem yeni bir icat ve dolayısıyla yepyeni bir mezhep ve hem de ihtilaflı konularda özellikle tekvîn sıfatına sıra geldiğinde muhalefet ve ayrışma refleksinin hep canlı olageldiği nirengi noktalarından biri olmuştur. Çünkü bu sıfat hakkında Mâturîdiler ile Eş’arîler arasında besmeledeki bâ harfinin tekvîn sıfatına taallûk edip etmediğine kadar adeta bir zıtlaşma bulunmaktadır. Dolayısıyla bu iddia bir temenniden ibaret olsa gerektir.
Karsî, kelâmın en önemli tartışma meselesi olan Allah’ın sıfatları üzerinde genişçe durmuş ve temel inanç meselelerinde olduğu gibi sıfatlar konusunda da Mâturîdî görüşleri takip ve tercih etmiştir. Şu da var ki konuyla ilgili müstakil risalesinde Allah’ın zatî sıfatlarının tamamının hakikî ve kadîm olduğunu söyleyen Karsî’nin taaddud-i kudemâ (kadîm varlıkların çokluğu) konusunda Mu‘tezile’ye sert eleştirel yaklaşım yerine görüşlerini, meselenin “lafzî bir tartışmadan ibaret” olduğuna vurguda bulunarak serdetmesi ilmî bakımdan takdire şayan bir tutumdur.
Karsî’nin, bazen kaynak belirtmeksizin zanna dayanarak görüş ifade etmesi sebebiyle ekoller hakkında verdiği bilgilere dikkatle yaklaşılması gerektiği, çağdaş araştırmacılarca vurgulanmaktadır. Bu manada Mâturîdî kaynaklara ulaşamaması sebebiyle midir bilinmez bazen Mâturîdîliğin görüşlerini tespitte güçlük çektiği konular da olmuştur. Nitekim Allah’ın isimlerinin tespiti konusunda: “Mu‘tezile ve Kerramiyye tevkīfî olmadığını; Eş‘arîler tevkīfî olduğunu; Mâturîdîlerin de tevkīfî olduğunu kabul ettiklerini zannetmekteyim.” demektedir. Oysa kelâmî konularda kaynak sunumunun, temellendirmenin ve zanna dayanmamanın gerektiği onun da bileceği bir husustur.
Öte yandan Nûniyye şerhinde kelâmullah konusunu anlattığı pasajda, farklı görüşleri sebebiyle Hanbelîleri, Mu‘tezile ve İslâm filozoflarını “sapkın fırka” yahut “bid‘at ehli” olarak adlandıran ve dahası tüm ehl-i bid‘at fırkaları bazı noktalarda tekfîr eden Karsî’nin bu karalayıcı/dışlayıcı tutumu, yaşadığı dönemde muhtemelen dava (ortam hâkimiyeti, güç ve imkân sağlamak) adına kendince itikadî sapmalar ve bid‘atlarla mücadele çabasından mütevellit olduğu sanılmaktadır. Böylece o, bazı araştırmacılara göre sanki Ehlisünnet akîdesine bağlılığını ortaya koyarak talebelerinin ve muhitinin takdirini kazanmayı hedeflemiş gibi gözükmektedir. Ancak bizce bunun mezhepçilik davasından olması daha olası gibidir.
Tasavvufa Dair Değerlendirmeleri
Karsî’nin yazılarından, onun felsefî görünen bâtınî fikirler karıştırılmış tasavvufî anlayışlarla mücadele ettiği, bunlara karşı Asr-ı Saâdet’in ihsan anlayışını savunduğu anlaşılmaktadır. Onun, hulûl, sudûr ve vahdet-i vücûd görüşleri sebebiyle vücûdiyye, zuhûriyye, ittihâdiyye ve hulûliyye olarak adlandırdığı gruplar ve bunlar tarafından şekillendiğini düşündüğü tarikatlara (mezheplere) karşı nassa dayalı analitik eleştirileri önemlidir. O, “Bid‘at ehli mutasavvife” olarak tanımladığı grupların şeriatı kabuk, tarikatı öz kabul etmeleri, hulûl, ittihâd gibi düşünceleri, manevî derecelerin aşılması ile kuldan sorumluluğun düşeceğine dair iddiaları, âlimleri tahkir edip tarikat şeyhlerini öven yaklaşımları ve meşhur mutasavvıflardan sadır olan şatahat denilen heretik sözleri sebebiyle İslâm’dan uzaklaştıklarını belirtmektedir. Karsî’ye göre esasen Muhammedî Yol, mütevassıt yoldur. Bazı mutasavvife ise dinde ifrat ve tefrite düşmüşlerdir, dolayısıyla onlar Tarîkat-ı Muhammediyye’de değillerdir. Bu sebeple o, dalâlette olan şeyhlerden, bidʽat ehli fırkalardan korunmanın ehemmiyetine yeri geldikçe vurgu yapmıştır.
Başka bir ifadeyle onun en çok tenkit edip zaman zaman da küfre nispet ettiği grup, haram ve helal çizgisini aştığını düşündüğü, şeriatı değersizleştirip hulûl ve ittihâd gibi sapkın düşüncelere yönelmekle itham ettiği sûfîlerdir. Bu tâifenin zirvede bir temsilcisi olan Muhyiddîn İbnu’l-Arabî’yi (ö. 638/1240) vahdet-i vücûd, hatmu’l-velâye, putlara tapınma vs. görüşlerinden dolayı [tıpkı İbn Teymiyye (ö. 728/1328), Ali el-Karî (ö. 1014/1605), İbrahim el-Bikâî (ö. 885/1480) gibi] küfürle nitelediği görülmektedir.
Karsî’yi ayrıcalıklı kılan hususların başında tasavvuf ehline yönelik bu eleştirileri gelmektedir. Karsî'nin böyle entelektüel bir duruş sergilemesinin arkasında manevî mürşidi Birgivî'nin olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Birgivî, Bayramiyye tarikatı müntesibi bir mutasavvıf olmasına rağmen Sünnî esaslardan sapan ve bid'atlara dalan çağının sûfîlerini eleştirmiş, hatta bazılarının aşırılıklarını ortaya koymak üzere el-Kavlu’l-Vasît Beyne'l-İfrât ve't-Tefrît adlı bir risâle kaleme almıştır. Ancak ne yazık ki Birgivî, yazdığı risâle nedeniyle takdir edilmek yerine “tasavvuf düşmanı” olmakla itham edilmiştir.
Karsî de -ironk biçimde- yaşadığı XVIII. yüzyılda bilgilerini levh-i mahfuzdan aldıklarını iddia eden sûfîleri (muhtelif eserlerinde) eleştirdiği için tasavvuf düşmanı olarak mimlenmiştir. Tıpkı geçmişten günümüze yazdıklarını “bana yazdırıldı, ilham edildi veya keşfen öğrendim ki” diyenleri eleştirdiğinizde aldığınız benzer tepkiler gibi. Oysa burada tavır ve hedef açıkça görüldüğü üzere kimseye düşmanlık değil vahiy savunusudur; nübûvvet kurumunun muhafazasıdır.
Karsî’ye göre sahabe ve tâbiûndan aktarılan ahiret ahvalini, geçmiş ve gelecekle ilgili ilahiyat ve nübüvvet konularını sadece Hz. Peygamber bilir. Bu hususta sahabe ile tâbiûndan yapılan nakiller de Hz. Peygamber’e dayanması durumunda geçerli olma ihtimalini barındırır. Sahabe ve tâbiûnun, bunları levh-i mahfuzdan aldıkları bilgi ile aktarmış olma ihtimalleri bulunmamaktadır. Hal böyleyken Karsî’nin zamanındaki bazı mutasavvıf ve mübtediler şeyhlerinin bilgilerini levh-i mahfuzdan aldıklarını iddia etmişlerdir. Ancak bunlar, onların itikadî sapmaları olup Hz. Peygamber’den aktarıldığını vehmettirmelerinden ibarettir. Bu türden bilgi edindiklerini iddia eden kişilere uymak doğru değildir, diyen Karsî’nin ifadesiyle böylesi durumlarda bize düşen, Kitab’a ve Sünnet’e uymak olup sapan ve saptıran müfrit şeyhlerin görüşlerine uymak değildir.
Bilindiği gibi kelamcılar Gazzâlî’ye kadarki dönemde genelde bu tür hezeyanlara tepki koydular. Gazzâlî’nin politik ve popülist tercihlerinden sonra durum tersine döndü. Maalesef onlar da artık vaziyete göre pozisyon aldılar. Elbette istisnaları oldu. Biri de Dâvûd-i Karsî idi. Bu açıdan ilmî mücadelesini bu tür aşırılıklara karşı sürdüren müellifi, “bir tarikat ve tasavvuf düşmanı” olarak algılamamak gerektir. Çünkü onun kendisine hayranlığını açıkça bildiğimiz Birgivî de sonuçta bir tarikat müntesibi idi. Öte yandan Şerhu'l-Kasîdeti'n-Nûniyye'sinde zikrettiği üzere, daha çok tarikatlar ve tasavvufî çevrelerde zuhûr eden Kur'an ve Sünnet'e aykırı inanç ve düşüncelere karşı çıkan Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzî'nin de (ö. 597/1201) Karsî üzerinde önemli etkisinin olduğu bilinmektedir.
Burada ayrıca Karsî’ye nispet edilen Nakşibendiyye Risâlesi’nin hatalarla dolu olduğunu belirtmeliyiz. Bu risâleye dayanılarak Karsî’nin diğer eserlerinde görülen hem Nakşibendiyye’ye hem de diğer tarikatlara yönelttiği eleştirilerden döndüğü ve ömrünün son demlerinde bu tarikata intisap ettiği iddiası yanlıştır. 1169/1756 yılında vefat ettiği bilinen Karsî’nin nihâî kelâmî görüşleri, vefat ettiği yıl tamamladığı Arapça Nûniyye şerhinden hareketle belirlenmelidir. Karsî, Nûniyye şerhinde de benzer eleştirileri tekrarlamış ve Nakşibendiyye’yi açıkça tenkit etmiştir.
Biyografiden Hisse
Her biyografi ve otobiyografiden ve her menakıb, ensab, mu‘cem, terâcim, tabakat, cerh-ta‘dil ve ‘ilel kitabından, çeşidine göre alınacak bir hisse veya verdiği bir mesaj olmalıdır ve olmuştur, insanlar bunlardan kendilerine pay da almışlardır. Bu bağlamda Dâvûd-i Karsî’ye baktığımız sıra onun çağının bir âlimi ve toplumuna karşı sorumluluğunu ifa açısından aydını olduğunu görmekteyiz. Birikimini edinmiş bir şahsiyet olarak hayat ve kitap okumaları doğrultusunda bir perspektife sahip olmuş ve bunu yazarak sonrakilere istifade edecekleri bir külliyat bırakmıştır. Bu çaba, sonraki nesiller ve hassaten günümüz insanı için bir gıpta ve motivasyon kaynağı olmalıdır. Anlıyoruz ki öğrenmek, okumak ve analitik değerlendirmelerle bir fikir edinmek gerektir. Emek harcayıp ufuk ve muhakeme sahibi olunca olaylar ve şahıslar hakkında görünenden/gösterilenden farklı bir âlem olduğunu da anlamış oluyoruz.
Bu bağlamda Karsî’nin İbn-i Arabî ve diğer zevat hakkında yaptığı gibi -anakronizme de düşmeden- kendisini masaya yatırıp değerlendirdiğimizde onun mezhep yaklaşımının problemli olduğunu görmekteyiz. Son kertede yorum ve tevillere dayanan mezhepleri İslâm’ın kendisiyle eşitlemenin isabetli olmadığı malumdur. Hal böyleyken Karsî, farklılıkları tolere etmektense farklı görüş ve sahiplerini eleştirip dışlamaktadır. Bu tutumun müstakim olmadığı bilinmelidir. Keza o, bulunduğu ortamda teşrik-i mesaide bulunduğu sûfîlerin klasik kaynaklarını, söylem ve pratiklerini tahlil ederken bunlardan bazılarının dinin temel referanslarıyla örtüşmediğini belirlemiş ve bugün bizim de kendisinden istifade edeceğimiz bir yaklaşım geliştirmiştir.
Buna göre haklarında zühd, vera ve takva gibi kavramların boca edildiği insanların bu kavramların gereğini ne kadar yerine getirdiklerine veya yapıp söylediklerinin bu kavramların muhteva ve çağrışımıyla ne kadar örtüştüğüne bakmak gerekmektedir. Ayrıca kimilerince silah mesabesinde kullanılan (tasavvuf karşıtı gibi) bazı yaftaların hakikate ne kadar tekabül ettiğine veya tasavvuf karşıtı olmanın İslâm’a karşı olmak demeye gelmeyeceğine göre bunun Eş‘arîlik, Selefîlik veya Şîa karşıtı olmaktan ne kadar farklı olduğuna bakmak gerektiği anlaşılmaktadır.
Bütün bunlardan sonra bugünün insanı olarak Asr-ı Saâdet’in ihsan anlayışı ile klasik kaynaklar ve yazarları dâhil kültürel mirastan istifadeyle, onların söylem ve yaşantılarından ders alarak ve fakat onlara teslim/taklit olmadan yahut içinde kaybolmadan yönümüz geleceğe dönük biçimde hayata hazırlanmayı temel ödevimiz bilmemiz gerektiğini ifade etmek isabet olacaktır.
Kaynakça
Akman, Mustafa, “Bihiştî Ramazan Efendi el-Vizevî ve Kelâmdaki Yeri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, X/51, (2017), 1181-1208.
Akpınar, Cemil, “Dâvûd-i Karsî”, İstanbul: TDV İslâm Ansiklopedisi, (1994), 9/29-32.
Bursalı, Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, haz. A. F. Yavuz ve İ. Özen (Meral Yayınevi İstanbul 1972), 1/302-303.
Kutluay, İbrahim, “Dâvûd-i Karsî’nin Şerhu Usûli’l-Hadîs li’l-Bırgıvî Adlı Eserinin Kaynakları, Metodu ve Sünnetle İlgili Görüşleri, ed. Bünyamin Çalık, Uluslararası Dâvûd-î Karsî Sempozyumu, 11-14 Mayıs 2017, Kars Tebliğler, (2017), 213-214.
Öztürk, Resul, “Dâvud-i Karsî (1169/1756): Kelâmî Görüşleri ve Kaynakları”, Atatürk Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi, 41, (Erzurum 2014), 77-99.
Yorulmaz, Nilüfer Kalkan, “Dâvûd el-Karsî’nin Hadisçiliğinde Mantık İlmi ve Külli Kaideler (Şerhu Usûli’l-Hadîs İsimli Eseri Bağlamında)”, Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası, 1. Bsk., (İstanbul, 2018), 1/55, 58.


