Nutuk'a "tarih belgesi" muamelesi yapıldığında...

Nutuk'a "tarih belgesi" muamelesi yapıldığında...

Yasin Aktay, birilerinin "en değerli tarih belgesi" olarak yücelttiği Nutuk'a tarih muamelesi yapıldığında ve doğru sorular sorulduğunda ortaya çıkacak faciaya dikkati çekmiş.

Doğru sorular sorulursa, Nutuk en değerli tarih belgesi

Yasin Aktay / Yenişafak


Bugün aslında nispeten daha rahat ulaşılabilen ve tarihyazımı veya akademinin gündemlerinde dolaşıma girebilen belgeler Cumhuriyet tarihini yeni baştan ve soğukkanlı bir biçimde yazmayı zaruri kılmaktadır. Nutuk metninin bu tarihi okuyacak ve yazacak tarihçiler için her zaman paha biçilmez değerde bir metin olduğunda hiç kuşku yok.

Ancak Nutuk metninin Cumhuriyet tarihi için tek ve nihai sözü söylemiş metin olarak okunması tarihi anlamayı değil, tarihi bir teolojik destan gibi okumayı getirir ve bizi tarihi anlamaktan fersah fersah uzaklaştırır. Üstelik bazı durumlarda sadece Nutuk metnine bakarak bile çok farklı yorumlara gidilebilir, ancak hem tarih için tek kaynak olarak Nutuk benimsenmiş hem de o metnin nasıl anlaşılacağı hususunda da tek bir yorum biçimi Kemalist ortodoksi tarafından geçerli kılınmıştır. Aynı Nutuk metninden anlaşılabilecek, o ortodoksiye aykırı yorumlar bile Kemalizmin heterodoksi hanesine kaydedilir hemen ve sapkın ilan edilir.

İslam ilahiyatı üzerinden antropolojik okumalara, ardından alabildiğine derin felsefi, tarihselci, özgürlükçü yapıbozumcu yorumları aşırı zorlayarak ilerleyen İlhami Güler’in veya Mustafa İslamoğlu veya Mustafa Öztürk’ün varıp ulaştıkları yerin bu Kemalist yorumun en sığ ortodoksisi olması Türk düşünce hayatının makus talihi olarak mı görülmeli?

Neyse, bu soruyu bir kenara yazıp geçelim. Şimdi karşımızda ciddi bir Nutuk ilahiyatının tarihselciliği meselesi var, daha sıcak, daha bir herkese dokunan bir ortodoksi sorunu bu.

Nutuk’ta mesela Yıldırım ordular grubunun 7. Ordusunun Nablus’tan İngiliz saldırıları daha kendilerine ulaşmadan neden hemen önlerinden çekildiklerine ve 30 bin Türk askerinin şehit 70 bininin de İngilizlere esir düşmüş olmasına sebep olunduğuna dair açıklamalar vardır. Bu açıklamaları önce şuraya kaydedelim: İngilizler Cevat Paşa komutasındaki 8. Orduya saldırmışlardı, görünen kadarıyla bu cephe çökecek ve İngilizler Kuzeyden 7. Orduyu de kuşatıp onu da muhasara altına almış olacaktı. “Orduyu korumak için” ordu taktik olarak acilen ve “son derece başarılı bir biçimde ricat etmesi” en makul seçenekti. Bu yapıldı. Sonra bu ricat başladığında son sürat hiçbir zaman dönüp kendilerini takip eden İngiliz var mı yok mu bakmadan soluğu Halep’te, hem de Haleb’in 40 km kuzeyinde yani Kilis’e yakın bir noktada alacaktı.

Bu açıklama Nutuk’ta geçer. Ama hiç kimsenin aklına bu açıklamaya bazı sorular sormak bile gelmemiştir. Filistin Cephesinde ne olup bittiğine dair başka kaynaklarda geçenlerin herkes tarihsel doğruluklarını ya ispatlamakla veya çürütmekle meşgul olmuştur. Oysa Nutuk’ta geçen bu ifadelere doğru soruları sormak bile başlıbaşına bir tarihbozumu için, bir yapısökümü için yeterli malzemeyi veriyor. Mesela: Bir ordunun görevi kendisini korumak mıdır kendisini vatan için gerekirse feda etmek midir? Mesela Çanakkale’de askerlerine “size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” sözünün dayandığı vatan müdafaası felsefesi Filsitin’de nereye kaybolmuştur?

7. Ordunun çekilmesine gerekçe olarak söylenen şeylerden biri o ordunun bütün savaş ve manevra kabiliyetini kaybetmiş olmasıdır, ama sonradan bu ordunun tarihin en başarılı ricatini en disiplinli şekilde yapmış olduğu anlatılır Nutuk’ta. Peki şu soru sorulmuş mudur hiç Nutuk’a?: Bu kadar başarılı ve disiplinli olduğunu ricat esnasında kanıtlamış olan bir ordunun savaşma kabiliyetine neden hiç güvenilmeden ricat kararı verilmiştir?

Yine Nutuk’tan ve onun Kemalist ortodoksi tarafından onaylanmış yorumlarından anladığımız kadarıyla bu ricat kararında bilahare Anadolu’ya çekilerek yürütülecek olan milli mücadele için bir ordunun korunmasının zarureti görülmüştür?

Enteresan bir öngörü gerçekten? Peki şu sorular neden hiç kimsenin aklına gelmemiştir?: O aşamada düşman üzerinize gelirken daha mütareke yapılacağı belli değil, daha düşmanın nereye kadar ilerleyeceği belli değil, aslında dönüp Der’a’da, Şam’da, Humus’ta, Hama’da veya Halep’te düşmana karşı bir cephe kurulsa düşman o hatta rahatlıkla durdurulacak, neden bu ihtimallere hiç şans tanınmamış ve neden taa Halep’ten 15 Ekim’de Padişah’a telgraf çekilerek İngilizlerle behemehal bir sulh anlaşması yapılması gerektiği bildirilmiştir?

Sonra bu sulh anlaşmasına katılacak olan heyet konusunda bile yapılan telkinlerle yakın dostu Rauf Orbay’ın katılması sağlanmış ve onun Padişah’ın da telkini hilafına bazı maddelerin kabul edilmesi gerçekleşmiştir? Çok sonra nasıl olmuş da bütün bu mütarekenin en olumsuz sonuçlarından yine Padişah sorumlu tutulmuştur? Bu hızlı ricatin sonuçları itibariyle ülkeyi nasıl bir maceranın içine sokacağı hiç kimse için malum değilken Anadolu içinde ülkeyi kurtaracak bir orduyu daha savaşın başında bir komutan nasıl öngörüp bir orduyu düşmanla hiçbir karşılaşmaya sokmadan Anadolu’nun içine çekebilir?

Bu soruların ortaya çıkaracağı bilgiler için kanaatimce hiçbir belgeye daha ihtiyaç yoktur. Sadece 18 Eylül’de İngilizlerle savaşmadan muhteşem bir hız ve disiplinle ricat etme konusunda tarihi bir başarı kaydeden 7. Ordunun bilahare Sivas ve Konya’da Osmanlı’yı yıkacak olan askeri gücün nüvesini oluşturmuş olduğunu hatırlamak yeterlidir.

Diğer bir nokta, son yazımızda işaret ettiğimiz konu. Mustafa Kemal Samsun’a İngilizlere karşı kendisiyle gizli gündemli bir plan ile Padişah Vahdettin tarafından gönderildi, ama bugün çok açık biliyoruz ki, Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir gerek Erzurum’da gerek Sivas ve Ankara’da İngilizlerle çok yoğun bir diplomatik temas içindeler. Bu diplomatik temaslarda İngilizlere hem cumhuriyetçi olduklarını hem de Padişahı devirip yönetimi bir cumhuriyete dönüştürme planlarını paylaşmış olduklarını biliyoruz. Bunlar için çok gizli kalmış belgelere ihtiyaç da yok. Bugün elimizde var olan belgeleri sadece okuduğumuzda bu tablo en net biçimde görünüyor. Ne Rıza Nur’un akıl hastalığı veya Fesli kadir Mısıroğlu denilerek geçiştirilebilecek birebir gerçek durumlar yani.

Bütün milli mücadele hareketi Padişah adına ve onun ve halifenin kurtuluşu için yapılmış olduğu da bütün belgelerde çok aşikar olduğu halde son kulvarda, 1 Kasım günü saltanatın kaldırılışına karşı açıkça direnen Milletvekillerine karşı Mustafa Kemal’in çektiği bir rest var. Bu resti istediğiniz filmin sonuna koyun ve kimin ne kazandığını sorun tarihe. Saltanatın artık fiilen kendi elinde olduğunun gerekçesi özünü Filistin cephesinden ricat ettirdiği ordunun komutanının kendisi olması değil de nedir? Aynen aktarıyor ve sözü tarihe bırakıyorum:

“Efendim, dedim. Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. [...] Mevzu bahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes, meseleyi tabii karşılarsa, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” (Nutuk s. 690-691).

Tarihe bıraktık ama teo-kemalistlerimiz de bundan birkaç menkıbe çıkarabilir isterlerse.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir