Dile Dair Küçük Bir Mülahaza
TEMMUZ Sayı: 8 - Mart 2017

Sekülerleşme/dünyevileşme olgusu modernitenin en güçlü lokomotiflerinden ve motiflerinden birisidir. Burada sekülerleşmeyi dünyayla yeterli kalma, bir öte dünya bilincinden mahrumluk olarak anlamak istiyoruz. Bu minvalde bireyin, toplumun sekülerleşmesi kadar dilin sekülerleşme macerasından da söz edebiliriz. Şu var ki, dilin sekülerleşmesi, bireyin sekülerleşmesinden daha vahim bir duruma işaret eder. Zira ilki külli/tümelken diğeri cüzi/tikeldir. Tikelin düzelmesi daha kolay, tahribatı ise nispeten daha az ve yereldir. Halbuki tümeldeki bozulmanın ta'dili hem çok zor hem de tahribata yönelik etki alanı çok geniştir.

Felsefî anlamda Aristoteles tarafından özenle kullanılan bir kavram olan ευδαιμονία-eudaimonia kelimesi, hem "mutluluk"a hem de "kutluluk"a işaret ederken, Hellenist dönemin akabinde “burası”-“orası”, “bu dünya”-“öte dünya” çatışkısı içerisinde birisi enfüsü "ευδαιμονία" diğeri ise âfakı "μακαριότητα" karşılamaya yarayan iki kavrama dönüşmüştür. Batı dilleri genellemeden uzak kalarak söylemek gerekirse, bütüncül kavramları değil, çatışkıyı, düalite/ikirciklği ve zorunlu ayrılışı içinde barındıran kavramları taşımayı tercih etmiştir. Bu hata ilkin hususiyetle ve incelikle "bu dünya" ve "öte dünya”yı ayıran Hıristiyanlık tarafından kendi gayesine de zıt şekilde devam ettirilmiştir. Latince'de bu ayrımın ilki "felicitas-mutluluk" diğerininse "beatitudo-kutluluk" kavramlarıyla karşılanmış olduğunu görmek mümkündür. Almanca'daysa ilk manayı "Glück-mutluluk", ikinci manayı ise "Seligkeit-kutluluk" kavramları taşımıştır. İngilizce'de de durum pek farklı değildir, ilki için genellikle "happiness-mutluluk" diğeri içinse "holiness-kutluluk" kelimeleri yardıma çağrılmıştır.

Peki, bizim dilimizde durum nasıldır? Türkçemizde "mutluluk" ve "kutluluk" diye iki kelime vardır, aslında bu sözcüklerin kavrama denk düşen esas anlamı “kut” köküne yaslanan hem “orayı” hem “burayı” birlikte kucaklayan hem ilahi lütfa hem de insani talihe birlikte olanak tanıyan kutluluk kavramıydı. Sonra’dan yaşamlardan önce zihinlere ve gönüllere sirayet eden modernitenin ihata edici etkisiyle biz de bu kavramlarımızın sekülerleşme inadından kopamadık. Bu iki kavramın birbirine sarmal anlamlarından uzak şekilde kullanışıyla biz de aslına bakılırsa dilin ve zihniyetin dünya tarihinde sekülerleşen dizgesine dahil edilmiş olduk.

Hâlbuki aslında bizler İslamlaşmayla beraber yüksek bir zihin ve gönül mertebesine işaret eden ve Türkçeleşen bir diğer kavrama daha sahibiz, "saadet". Bu kavramın kökenini göz önüne aldığımızda içerisinde hem "mutluluk" hem de "kutluluk" anlamlarını, daha doğrusu başlangıçta “mut”u da kapsayan “kut” anlayışına bizi daha sahih ve köklü olarak geri döndürebileceğini görebiliriz. Tabir-i diğerle aslında saadet muaccel mutluluk ile müeccel mutluluğa birlikte sahiptir. İlki günlük yaşamda, “burada” tecrübe edilen ve kazanılması için mücadele edilen kazanımın adına yani “mutluluk”a denk düşerken, diğeriyse “orada” hak edilip verilecek bir kazanıma yani “kutluluk”a denk düşer.

Saadet kavramı hem bu dünyaya hem de öte dünyaya işaret etmektedir, yani bize parçalanmış, bölünmüş çatışkı ve ayrımlaşmayı değil, içerisinde huzur hissedeceğimiz tevhidî bir yaklaşımı sunmaktadır. Eski Türkçe’de de insanın asıl mutluluğa ulaşabilmesinin “kut”a layık olabilmeyle birlikte okunması bize bu bütüncüllüğü bir kez daha gösterir. Bu nokta oldukça önemli bir tarafa işaret etmektedir. Aynı nokta bizce Hakk ve halk birlikteliğine, Yaratıcının kuluyla her daim birlikte olduğuna, yaratılanın ancak Yaratanla kaim ve daim olabileceğine ilişkin önemli imaları içinde saklar.

Söz konusu noktayı Helenistik dönemden sonra farklı çatallaşmalarla kurumsallaşan Batı düşüncesi içinde görebilmek çok zordur. Özellikle Protestanlıkla derinleşen Tanrı-kul arasındaki uçurumdan kulun kurtuluşu ancak ve ancak kulun her türlü uğraşısı aradan çıkarılarak Tanrı'nın bağımsız inayetine bırakılmıştı. Bu çerçevede, Batılı Protestan zihniyetin en mahrem köşesine kulun mutluluğunu kendisinin kazanabileceği ama kutluluğunun kulun uğraşısına bağlı olmadan ancak Tanrı'nın inayeti ve iradesiyle mümkün olabileceğini vurgulayan bir resim asılıydı. Bu inanca göre kurtuluşa erenler ise mutluluğa sahip olanlar değil, ondan tamamıyla ayrı ve bağımsız kutluluğa sahip olanlar olurdu. İslam'da ise böyle bir çatışkı, yarık, uçurum yoktur. Zerreden kürreye her şeyi var eden Allah, kulundan hem bu dünyada hem de ahirette kazanmasını ister, bunu da öncelikle kulunun uğraşısına ve müktesebatına bırakır. Kazanan kuluna inayet eder, işte inayetinin tam da karşılığı "saâdet" ve eskitilmemiş anlamıyla “kut”tur. Dil, önemlidir, işaret ettiği mana da önemlidir. Bütüne, anlama, yaşama, huzura değin bir dile sahibiz, yeter ki "değer"ini bilelim ve ona tüm zerrelerimizle sahip çıkalım.

Bitirirken dille birlikte zihniyette olan sekülerleşme durumunun birbirine bağlı olduğunu ifade edelim. Dilin sekülerleşme süreci zihniyetin sekülerleşmesi için kuluçka dönemidir. Dilini kaybedenin tüm kutsallarını kaybetme tehlikesi işte bu duruma işaret eder. Hayrın murat edilerek gerçekleştirilen duanın değerinin ancak ve ancak sadece bu dünyayla sınırlı bırakılması bizdeki zihniyet körleşmesine ve dilin sağırlaşmasına değil aynı zamanda dilin ve zihniyetin sekülerleşmesine de göndermede bulunur vesselam…

Muhammed Enes Kala Arşivi
8 Sayı: 8 - Mart 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler