​​​​​​​Sevenlerin Ordusu
TEMMUZ Sayı: 8 - Mart 2017

Gözlerimden akan yaşlar, Sana bütün yalvarışlar
Damlalardan çağlayanlar, Sende biter sende başlar

Ferdi Tayfur - Mor Güller

Babam öğle yemeğini yiyip; Tansu Çiller’e, hapishane müdürüne, en son da bana küfürler ederek sinirle çekiyor bahçenin kapısını, dükkâna doğru yol alıyor. Büyük bir gürültü ile kapanıyor kapı. Tekke Caddesine doğru seğirtirken bana yan yan bakıp söyleniyor: “Biz üniversite okusun diye bekliyoz, eşşoleşşek liseyi bırakıp evlenmeye çıkıyo. Neymiş? Buzdolap tamircisi Muammer’in yanında iş bulmuş. Lan o Muammer kendi garnını doyuramıyor, sana ne parası verecek! Zerre kadar akıl yok benim sıpalarda. Gafası çalışan biri yok! Okulu bırakacakmış Allah’ın manyağı; hele! Hele manyağa hele!” Babam uzaklaşırken bana küfretmeyi bırakıp Çiller’e saydırmaya başlıyor bu sefer.

Babamın kahvaltı yaparken Bünyamin abi hakkında söylediklerini düşünüyorum. Çulsuz diyor, onun için. Bünyamin abigil ailecek hatta sülalecek çulsuzmuş; hem evlilik benim neyimeymiş, aklımı başıma alıp okuyacakmışım, ortalık kötüymüş; esnaf kısmının işi belli olmazmış. Başımızdaki sarı çıyan ne halt ettiyse Dolar fırladı Mark fırladı, ortalık toz duman oldu, diyor babam. Aklıma Bünyamin abinin gariban ailesinin gündelik hayatları geliyor. Evlerinin hayatlarında serili çul geliyor. Sonra her gün Anakız’ın defalarca ve defalarca o çula bastığı, sonra Anakız’ın ayakları geliyor aklıma. Anakız aklımdan hiç çıkmıyor.

Çul çabut, halı zili umurunda değil. Olursa olur, olmazsa Anakız dünyaya arkasını dönüp gider. Geçen gün cingen Fikri, horoz şekerlerinin, elma şekerlerinin dolu olduğu üç tekerli arabasını sokağın ortasına getirdi de, mahallede ne kadar çocuk varsa toplandıydı etrafına. Parası olan parasıyla, parası olmayan bir boş bira, bir boş rakı şişesine horoz şekerini, elma şekerini aldı. Çocukların kalabalığı dağıldığında Fikri de gitmeye hazırlanırken, Anakız belirdi elinde bir şişeyle. Sirke şişesi mi, zeytinyağı şişesi mi her neyse para etmiyor diye, kabul etmedi bizim cingen; illa içki şişesi olacakmış. En küçük kardeşi bir iki yaşlarındaki Ahmet bahçe kapısına tutunmuş, kendisine doğru gelen ablasına bakıyordu. Anakızın şeker olmayan eli kapalı… Hayır, kalkıp ben versem şekerin parasını delifişek başımda kırar elindeki şişeyi. Anakız asil, Anakız gururlu. Ama paytak paytak yürüyen Ahmet’e bakarkenki incinişi, kırılışı… Cingen Fikri’ye mi küfrediyor, Anakız? Yoksa dünyaya mı? Sinirli mi Anakız, yoksa hüzünlü mü?

Aniden kopan bağrış çığrışın ardından, açık yeşil renkli demir bahçe kapısından elindeki evirgeçle önce Anakız sonra manyak anasının terliği fırlıyor. Anakız o akıl almaz çevikliği ile son anda eğiyor da kurtarıyor başını terlikten. “Belim koptu, belim”, diye bağırıyor: “Sabahtan beri yüz yuka açtım, katmer ittim, börek ittim; yıldım, yıldım, yıldııııım”. Yıldım diyor da başka bi şey demiyor Anakız. Emine kadın, avazı çıktığı kadar bağırıyor; “Gel” diyor, “Gel Allah’ın cezası, ateş geçmeden bitirelim hamuru mamuru”. Anakız kafayı yemiş bi halde sağ ayağını yere vuruyor. “Yetti”, diyor “Yetti; sizin böreğinizden de bıktım, bazlamanızdan da bıktım, sizden de bıktım”. Anakız, Emine kadına saydırırken evirgeci yukarı kaldırmış, elinde kılıcıyla düşmanına gözdağı veren askere benziyor. Öyle bir dikleniyor ki, değil anası dünya karşısına çıksa umurunda değil sanki. Evirgeci, açık olan bahçe kapısından içeri doğru fırlatıp, “Ben ebeme gidiyom”, diyor eli belinde.

Kenarları yırtılmış açık yeşil renkteki naylon ayakkabısı ile Şeker Evlere doğru giderken arkasından bakıyorum, üzerinde nerdeyse her gün giydiği kırmızı çiçekli beyaz elbisesi ayak bileklerinin hemen üstünden bitiyor. Anakız’ı tek bir kelimeyle anlatmak gerekse; zırdeli, yeterli. Siyah saçları halayığının arkasından beline düşmüş seğirtiyor da aklımı başımdan alıyor Anakız. Peşine düşsem diye geçiyor içimden; farkına varır da köpek taşlar gibi taşlar, diye vaz cayıyorum sonradan. Yapmadığı şey değil delinin, mahallenin kopukları dâhil herkes çekiniyor ondan, aslında ben de çekiniyorum ama deli gibi de seviyorum. Anakız da deli zaten.

Anam iki kolumdan sıkıca tutup gözlerimin içine bakıyor, “Oğlum bu kız deli, deli” diyor. “Anası olacak Emine de deli, babası Bünyamin de deli; ailecek kafa yerinde değil bunların. Daha düne kadar yayla yayla, dağ dağ gezer, keçilerine otlak ararmışlar. İndiler geldiler şehre, geldiler de ne oldu, sabah akşam birbirlerini yiyolar. Bunlarla başa çıkılmaz, gooosgoca dağlarda ömür tüketen adamlar şehir de yaşarlar mı, olur mu böyle bişi? Hem, yörük kısmı inat olur oğlum, yörük dedin mi orda bi duracannn…”

Beni ikna ettiğini zannedip bir olur bekliyor gariban. Gülüyorum, “Anakız deliyse ben de deliyim ana” diyorum. “Onlar yörükse biz de dağlıyız. Onların sülale çatlaksa, bizimki de normal deği ki! Küçük emmim hapisten yeni çıktıydı, deşti işte birini; gine girdi hapse. Büyük dayım desen demiryolundan hoccana kadar kim varsa korkar namından. Adımızı sanımızı duyan kavga itmekten kaçıyo ana, hem şu Şeker Tekke’de normal bi adam mı var! Goca Gonya’da, nerde bi çatlak varsa bizim mahalleye toplanmış”. Sinir oluyor anam, öğle ezanından sonra gelecek komşu kadınlar için batırık yapmaya girişiyor, kollarını sıvayıp içi düğü dolu leğenin üstüne salıyor sıcak suyu. Suratı asık, emmime saydırıyor bir taraftan da: “O deyyus çelebim önüne geleni pıçaklıyo da iyi mi yapıyo, dedeni hasta itti, Allah’ın garibi Fadim per perişan, çocukları desen öyle... Arada olan gene babana oluyo. Bi hapishaneye koşuyo, bi emmi uşaklarının derdine. Anası olacak kadının çenesi durmaz zaten. Bunca iş yetmezmiş gibi gider bi de onun gönlünü hoş ider. Güya kendini akıllı zannider baban. Anasının dizinin dibinden bi ayrılıvirmez. En akıllımız buysa, vay ki vay halimize. Hakkaten hepten deliyle dolu buralar.”

Bizim eskimiş, iyiden iyiye parçalanacak gibi duran demir bahçe kapısını bir tekmeyle açıyor Anakız. Zırankkk, diye bir ses çıkıyor; kimi korkuyor, kimi gülüyor da, hep birden bağrışıyor bahçedeki kadınlar. Benim deli, gerdan kırıp türkü çağırarak giriyor içeri, arkasından Emine kadın. Öbür genç kızlar bazen özenti, bazen de hor bakıyorlar Anakız’a, tıpkı Anakız’ın da dünyaya baktığı gibi…

Anakız komşu kadınları tek tek öpüp bir taraftan da türküsüne devam ediyor. Hacı Teyze elini vermiyor benim deliye, bir de çıkışıyor: “Töbe, töbe, töbe; şeytanları topladın başımıza mübarek vakit.” Eli boşta kalan Anakız bi fıstık alıyor Hacı Teyze’nin yanağından. İyice delleniyor kadın: “Yürü git Allah’ın cezası” diyor. Mahallenin kadınları gülüşüyor. Az evvel bıdır bıdır konuşulan sessiz sakin ortama bir şenlik geliyor. Ne zaman ne yapacağını bilmediklerinden fazla samimi olmasalar da aslında herkes içten içe seviyor Anakız’ı. Anakız, tam da hayal ettiğim gibi asmanın bi ayağına sırtını veriyor.

Oturma odasında somyanın üzerine çöküp tül perdenin arkasından izliyorum tam karşımdaki Anakız’ı. Pencere az açık, bi uzun Samsun yakıyorum. Teypte Ferdi’nin son kaseti kısık seste çalıyor… Asma yaprakları ve henüz ermemiş üzüm salkımları kadınların bağırtıları ile birleşiyor sanki. Anakız’ın çarşı pazar hariç her yerde halayık yaptığı başörtüsünün iki ucu bağrının ortasında birleşiyor. Bitmek bilmeyen ev işlerinden, anasıyla birlikte nohut yolmaya gitmekten kurtulduğu, babasının hır güründen uzak olduğu bu ev gezmeleri hayat veren bir teneffüs oluyor gibi. Meraklı gözlerle komşu kadınları, yaşıtı olan kızları seyrediyor. Anakız’da bir yaşama sevinci var ki tutup dağıtsan İstanbul’daki Ankara’daki genç kızlara yeter yeminle.

Derken, yeni evli komşuya oltayı atıyor Anakız: “Hava abla geçmiş olsun gene mi nezle oldun, yaz günü?” Başına geleceklerden habersiz Hava, burnunu silip Anakız’ın yüzüne bakarken Elif yenge devam ettiriyor şakayı: “İyi de kızım, yaz başladı sen nezlesin bak yaz bitiyo senin nezle hala geçmedi.” Hava ablanın anası sinirle karışıyo söze: “Kocası olacak hayvan üstünden inmiyo ki, bu garip ne yapsın?” Kadınların ani gülüşmeleri ile genç kızların başlarını yere düşüren, yanaklarını kızartan utanmaları birleşiveriyor. Bir başka komşu kadın içini çekip bağırarak kesiyor o hangırtıyı: “Senin durumun gene iyi Hava, benimkinde ses seda yok. Baksana şu saçlara, yaz günü çimmeye çimmeye bitlenecem.” Bir anda bir uğultu kopuyor, gülüşmeler, bağırışlar, çığlıklarla kadınlar iğne oyalarını, örgülerini ne varsa bırakıp ellerini dizlerine vurarak kahkaha atıyorlar, geçiyorlar kendilerinden. Bir curcuna alıyor götürüyor bahçeyi. Anam gülerek dirseğiyle koluna vurup Hacı teyzeye bakıyor. Ortada dönen muhabbetten hoşlanmayan Hacı teyze ördüğü patiği bir yana bırakıp kalın çerçeveli gözlüğünün üstünden başını eğerek herkese sinirle bakıyor. Ben Anakız’a bakıyorum. Anakız hesapsız bir neşe ile etrafındakilere bakıyor.

Anakızla birlikte diğer genç kızlar bahçeye sofrayı kurarken, anam elinde batırık tabağıyla giriyor odaya. Girer girmez de söylenmeye başlıyor: “Öffff, bu ne duman! Tilki inine çevirmişin burayı. Hem ayıp oğlum ayıp, bi gören olsa ne der?” “Ana”, diyorum; “Benim deli kızın yüzünü ayda yılda bir yakından görmüşüm, sen bi dur hele, bişşi olmaaaz”. Anam, “Eşşek sıpası”, diye diye odadan çıkıyor. Bi kaşık batırıktan alıyorum, üstüne bi nefes cigaradan. Kasetin arka yüzünü çeviriyorum. O an Şeker Tekke mahallesinin başka evlerinde Ferdi Tayfur’un başka başka şarkıları çalarken bizim evde, Mor Güller çalıyor: “Mor güllerin kokusuna, Yattım gönül uykusuna.”

Rüzgâr tepemizdeki asma yapraklarını yavaş yavaş kıpırdatıyor da ikindi güneşi bir görünüp bir yok oluyor Anakız’ın üzerinde. Yüzüne bakıyorum, bir karanlık bir aydınlık oluyor. Anakız ayakları yana kaykılmış az az alıyor tabaktan. Benim deli fişek yemek yerken kaçamak bakışlarla dünyaya bakıyor. Dünyayı kendine güldürüyor, sanki Anakız dünyaya gülüyor. Kendisi gülüyor mu, ağlıyor mu belli değil Anakız’ın? Anakız batırıktan bir kaşık alıyor, sonra ben bir kaşık alıyorum tabaktan. Ferdi şarkıya devam ediyor: “Al beni de asker eyle, Sevenlerin ordusuna.” Sevenlerin ordusunda bir muzaffer komutan Anakız elindeki o koca kılıcı göğe kaldırıyor da, indireceği yer benim boynum mu, dünyanın kalan kısmı mı? Bilmiyorum. Anakız’ın yüzüne bakıyorum.

Hasan Harmancı Arşivi