Türkiye’de köy romancılığı 70’li yıllara kadar popülerliğini sürdürürken bazı önemli romancılar “köy romancısı” olarak öne çıkmış ve bu alanda verdikleri ürünlerle anılır olmuşlardı. Her ne kadar özellikle köy enstitüsü çıkışlı yazarlar köy romancılığı ile müsemma olmuşlarsa da köyün ve köylünün yaşantısını, sorunlarını romanlarında işleyen farklı ve çok önemli isimler de o döneme, köy romancılığı müktesebatına çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Sadece yazınsal üretimle sınırlı kalmayan bu katkı, en başta sosyal bir tema olarak köy-köylü mefhumunu kendi verili koşulları içinde insan merkezli olarak ele alma gayreti ve sosyal gerçekliğin çarpıcı boyutlarını ustalıkla işleme çabası şeklinde özetlenebilir. Şüphesiz bu nitelikli katkılar, köy romancılığının benzer konuları tekrar ederek içine düştüğü kısırlığı aşmasına yardımcı olmuş, farklı bakış açılarıyla bu zengin birikimin ayrıntılandırılarak gelişmesine olanak sağlamıştır.
Köy enstitülü olmayan ancak köyü merkeze alarak yazdıkları eserlerle ön plana çıkan Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir, mezkûr değişime en önemli katkıyı sağlayan ve köy romanına mesafe kat ettiren romancılardır. Özellikle köy romanına etkilerini işleyeceğimiz bu üç önemli romancının aynı zamanda düşüncelerine, sanatsal-edebi kaygılarına ve ideolojik-siyasi tutumlarına da yer yer değineceğiz. Bu yazıda Orhan Kemal işlenecek; Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’in köy romanına katkısı, roman yaklaşımları, genel hatlarıyla düşünce dünyaları sonraki iki yazının konusu olacaktır.
Orhan Kemal’in Eserlerinde Sömürünün-İstismarın Önemi ve Toplumcu Gerçekçilik
Yaşar Kemal’in kendisinden ‘ustam’ diye söz ettiği Orhan Kemal’e (1914-1970) göre köy romanı, sosyal olayların merkezinde yer alan “istismar” olgusunu ortaya çıkarmaya ve halkı bilinçlendirmeye katkı sağlar. Orhan Kemal, “Memleketimin insanlarının kalkınmasını, refahını, yükselmesini istedim. Bu işin de köyden başlaması kanısına vardım.” derken köydeki sömürü düzeninin, kötü yaşam koşullarının, ezilenlerin sıkıntılarının son bulması gerektiğinden bahsetmektedir aslında. İç Anadolu’da memur olarak görev yaptığı yıllar yazarın köy-göç-kent konularında ciddi gözlemler yapmasına, kapitalizmin toplumsal yapıda yol açtığı çalkantının buralardaki etkilerini izlemesine imkân sağlamış olmalı ki Orhan Kemal “Artık ülkede köylü şehirli ayrımı kalmamaktadır.” demekte, istismarın köy ya da şehir fark etmeksizin toplumun tümünü kuşattığına vurgu yapmaktadır. Eserlerinde yarı feodal ve kapitalist bir toplum yapısı içinde sömürü-istismara dayalı sorunların, normal günlük yaşam içerisindeki insanların hayatlarına nasıl yansıdığını ve sömürünün insanları nasıl yozlaştırıp olumsuz biçimde dönüştürdüğünü teşhir etmektedir.
Romanlarında genellikle Çukurova ve civarını anlatan yazar, köylerdeki sömürü düzeninden, toprak ağalarının baskılarından, bir toprak reformunun olmayışından, köyün imkânlarının kısıtlı oluşundan, bunun yol açtığı göçten ve göç sonucu kentlerde ortaya çıkan kötü yaşam koşullarından sınıfsal ve sosyalist bir bakış açısıyla söz eder. Orhan Kemal sosyalist dünya görüşüne sahiptir ve bu düşünceye yönelmesinde şüphesiz ki en büyük pay sahibi Nazım Hikmet’tir. Bursa Cezaevi’nde tanıştığı Nazım Hikmet, burada adeta bir öğretmen gibi Orhan Kemal’le yakından ilgilenir ve onu yetiştirir. Orhan Kemal, her gün Nazım Hikmet gözetiminde yedi sekiz saat ders çalışır.1 Bursa Cezaevi’nde yaşadıklarını “Nazım Hikmetle Üç Buçuk Yıl” adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatır. Orhan Kemal yarı feodal toplumu ve bu toplum fertlerinin birbirleriyle ilişkilerini ortaya koyarken sosyalist anlayışla “toplumcu gerçekçiliğe” bağlı kalarak eser vermeyi amaçlamıştır. Yani romanda yaratılan gerçeklik toplumsal gerçekliktir, ama bu gerçeklik işçi-köylü sınıfının eğitimine, onların uyanışına katkı sağlayacak şekilde yansıtılmalıdır. Orhan Kemal de bu amaca yönelik yazdığını zaten kabullenmektedir.
Yazar tüm eserlerinde köyü-köylüyü oldukça gerçekçi biçimde betimlemeye çalışır. Çoğu zaman doğalcılığa varan bu gerçekçilik, yazarın anlatımını ve haliyle eserlerini oldukça çarpıcı kılar. Karakterlerin iç dünyasına dalarak uzun-karmaşık çözümlemelere başvurmaz; roman kişisini olduğu gibi "göstermeye” çalışır. Esaslı bir gözlem yeteneğinin ürünü olan insan betimlemeleri, kahramanların olduğu gibi aktarılması ve yaşadıkları şartların abartısız biçimde tasviri hikâyelerin inandırıcılığını artırmakla birlikte yazarı güçlü bir romancı kılan esas öğelerdir. Roman yazımına köyün ve köylünün hikâyesiyle başladığını söyleyen Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde (1954)” ve “Eskici ve Oğulları (1962)” isimli eserleri, onun düşünce dünyasını ve roman anlayışını en iyi biçimde ortaya koymaktadır.
“Bereketli Toprakla Üzerinde” Yaşanan Gerçeklik
Bereketli Topraklar Üzerinde’nin kahramanları, “Orta Anadolu’nun seksen evlik köylerinden (Sivas’ın Ç. köyünden)” çıkıp Çukurova’ya çalışmaya giden, hayallerini gerçekleştirmek için adeta bir “hapishaneden” kaçan İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali, Köse Hasan’dır. Bu üç arkadaşın Çukurova’da çırçır fabrikasında çalışırken şeflerinden gördükleri baskı, kötü şartlarda çalışmaları, bakımsız ortamlarda yaşamaları, ırgatlık yaparken toprak ağalarından gördükleri zulümler, inşaat işlerindeki çalışma şartları, kent yaşantısının acımasızlığı romanda gözler önüne serilerek Orhan Kemal’in esas tezi olan “istismar” olgusu tüm hikâye boyunca ön plana çıkartılır.
Köyde kıtlık ve yoksulluk nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılama imkânı bulamayan bu üç arkadaşın her türlü zorluğa katlanarak ve hiçbir şeye itiraz etmeden kentte buldukları en ağır işlerde çalışmaya razı olmaları, patronun, şeflerin, ırgatbaşlarının sömürüsüne katlanmaları, ellerine üç beş kuruş geçmesi için saatlerce çalışmaları, aldıkları komik yevmiyelerden olmamak için ona buna rüşvet vermeleri adeta bir “savaşım” şeklinde anlatılır. Bu savaşım esasında ezen-ezilen ilişkisinin kentli-köylü karşıtlığı üzerinden anlatılması, belli bir ideolojik kalıp içinde klasik köy romancılığının bu diyalektiğinin yeniden üretilmesidir. Sınıfsal çatışmanın yarı feodal ve yarı kapitalist toplumda alt tabakalara nasıl yansıdığının gösterilmesi de çatışmanın ideolojik mahiyetine ışık tutar.
Romanın üç kahramanından biri bakımsız koşullar nedeniyle zatürreden ölür, diğeri az sayıda işçi çalıştırılan patoza bacağını kaptırır ve kan kaybından hayatını kaybeder. Sadece Yusuf duvarcı ustası olarak yaşamına devam eder, okumayı söker, güzel elbiseler içinde, elinde bir bavul ve romanın başında hayalini kurduğu gaz lambası ile köyüne döner. Bu üç kahramanın ve romanda okuduğumuz benzer diğer köylülerin, tüm savaşımı şehirli ile olmuş, metindeki birçok diyalogda köylü-şehirli karşıtlığının altı kalınca çizilmiştir. Aslında Orhan Kemal sanayileşememiş, toprak reformunu yapamamış bir ülkenin mütemadiyen sömürülen köylü ve işçisinin uğradığı istismarı gözler önüne sererken bu kesimleri uyandırmayı, sömürüye karşı çıkmalarını amaçlamaktadır. Bereketli Topraklar Üstüne esasında bir bilinçsizliğin romanıdır. Kahramanlarının bireysel kurtuluş yolu aradığı, bencilliğin ön plana çıktığı, sömürü bilincine sahip olmayan köylünün-işçinin sömürü-istismar mekanizmasını kavrayacak ufuktan uzak oldukları anlatılır birçok bölümde. Orhan Kemal bu eserde gerçekçiliğe sadık kalmış, kapitalizm eleştirisini kahramanları üzerinden –ancak onların anlayacakları ve ifade edebilecekleri kadarıyla- metnin temel söylemi kılmaya çalışmış; romanı da bu zeminde yapılandırmıştır. Fethi Naci sömürü bilincinden yoksun işçilerin-köylülerin sömürünün en belirgin, en yüzeydeki, en somut biçimlerini görebildiklerini söyledikten sonra bunu romandan şöyle örneklendirir: “Mesela fabrikadaki emek-sermaye ilişkisini değil de ırgatbaşının aldığı haracı görürler sömürü adına. Orhan Kemal de o kadarını gösterir… Batözde 45 işçi yerine 32 çalıştırılmasını ön plana alır sömürü adına. Derinine pek inmez. Bile bile.”2
Roman’da köylü şehirli kavgası işlenirken aynı zamanda Çukurova’nın hızla değişen ve giderek çirkinleşen yaşamı da anlatılmaktadır. Orhan Kemal bu bereketli topraklar üzerinde yaşayan ve çok iyi tanıdığı insanların karanlık, kasvetli, yozlaşmaya başlayan dünyalarını sergiler; onları yermeden, suçlamadan yapar bunu. Fethi Naci, Orhan Kemal’in insanlara hep umutla, hep iyimserlikle baktığını söyler ve “Türk romanında bir ‘Orhan Kemal bakışı’ vardır.”3 derken onun her insanda, her şeye rağmen aydınlık bir yan, temiz insani bir yan bulunabileceğine inandığını aktarır. Orhan Kemal’in bu sempatisi ve hoşgörüsü Bereketli Topraklar Üzerinde’de işlediği karakterlere yaklaşımına da fazlasıyla yansır; onlara severek ve aynı zamanda kahrolarak baktığını hissettirir. Ancak bu “bakış” yine de Orhan Kemal’in gerçekçiliğine, insanı olduğu gibi anlatma yöntemine gölge düşürmez. Ona göre insan tüm zaafları, güvensizlikleri, yalancılıkları, bencillikleri, palavracılıklarına rağmen yaşadıkları koşullar nedeniyle böyle davranmak mecburiyetindedir. O insanlara nefretle bakmaz, onları anlamaya çalışır. Orhan Kemal’in karakter çizme, insanı olduğu gibi ama tüm çarpıcılığıyla işleme ustalığı da buradan ileri gelir.
Orhan Kemal’in en önemli özelliği tezini güçlü bir söylemle anlatması ve gerçeklikten ödün vermemesidir. Eserlerinin etkileyici olmasının nedeni de budur. Bununla beraber yazar romanda, karakterlerinin iç dünyasına değinmeyen, yaptıklarını yorumlamayan, yargılamayan bir “gözlemci” rolünde kalmayı tercih etmiştir. Romanda anlatıcının rolü oldukça sınırlı tutulmuş, metin birbirini takip eden diyaloglarla ilerletilmiştir. Yazarın öyküyü “anlatma” yerine “gösterme” yolunu tercih ettiğini söyleyen ve bu romanın masallarda yer alan “ayrılış-savaşım-dönüş” kalıbıyla kurgulandığını belirten Berna Moran eserle ilgili genel kanaatini şöyle toparlar: “Bereketli Topraklar Üzerinde çarpıcılığını, yalnızca sadakatle yansıttığı Çukurova gerçekliğine değil, bu gerçekliği mitoslardan gelen geleneksel bir yapı içinde, ama canlılığı ayakta tutan modern bir ‘gösterme’ yöntemiyle sunmasına borçludur. … Bereketli Toprak Üzerinde’yi yazarın en iyi romanı yapan da, diğer yapıtlarında gerçekleştiremediği bu söylem yetkinliğidir.”4 Orhan Kemal’in bu romanını en iyi on Türk romanı arasında gösteren Fethi Naci ise Bereketli Topraklar Üzerinde için şunları söyler: “Roman, belirli bir tarihsel anı unutulmayacak bir ustalıkla tespit ettiği için, tarihi ve sosyal gerçekliği, ele aldığı insanları gerçeğe uygun olarak gösterdiği için güçlü ve kalıcı. Orhan Kemal’in en güçlü romanı, bence”5
Orhan Kemal’in edebi anlayışını ve düşüncelerini en iyi yansıttığı romanı sayılan Bereketli Topraklar Üzerinde’nin toplumsal sorunları yansıttığı farklı kesitleriyle birçok araştırmaya konu olması eserin toplumcu yönünün ağır basmasından kaynaklanır. Övgüler de genellik bu boyutu üzerine yoğunlaşır. Edebiyat eleştirmenleri çoğunlukla romanın söyleminin gücüne atıfta bulunmuş, romanı anlatım tekniği ve toplumsallığı açısından ele almışlardır. Orhan Kemal için önemli olan ise köylünün-işçinin yani çok iyi tanıdığını belirttiği ezilen toplum kesimlerinin aydınlanmasını, dönüşmesini hedeflemek, sömürülenlerin uyandırılması için romanıyla mücadele etmek olmuştur.
Eskici ve Oğulları: Varlık ve Yokluk Arasında Tüketilen Hayatlar
Orhan Kemal’in bir diğer önemli eseri “Eskici ve Oğulları (ikinci baskıdan sonra ‘Eskici Dükkânı’ ismiyle yayımlanmıştır)”, Bereketli Topraklar Üzerinde’de işlenen hikâyenin aksine, çalışmak ve üç kuruş nafaka elde etmek için bu defa kentten köye yaşanan göçü Trablus gazisi Topal eskici ve ailesinin yaşadıkları üzerinden anlatır. 60’lı yıllarda köyden kente göçü konu edinen ilk Türk romancılarından olan Orhan Kemal, ülkenin yaşadığı ekonomik çöküntü nedeniyle kentten köylere ırgatlık yapmak, pamuk tarlalarında çalışmak için göç eden ailelerin dramına da yabancı kalmamış, konusu bakımından hayli ilginç bir serüveni yine istismar-sömürü temasını merkeze alarak işlemeye gayret etmiştir. Tahir Alangu, Orhan Kemal’in romanlarını şöyle tasnif eder: 1- Otobiyografik romanlar, 2- Adana ve Çukurova’da fabrika ve tarımda çalışan işçilerin dünyasını anlatan romanlar, 3- İstanbul’da küçük adamların yaşamını işleyen romanlar. Eskici ve Oğulları romanı ikinci kategorinin en başarılı romanlarındandır Alangu’ya göre.6
Romanda Çukurova’da 19. Yüzyılın sonlarından başlayarak 1950’li yıllara kadar ortaya çıkan ekonomik, sosyal gelişmelerin fertler ve aileler üzerindeki etkisi işlenmektedir. Romanın baş karakteri Topal Eskici, Çukurova’da orta halli bir çiftlik sahibi olan dedesinin imkanlarıyla varlık içinde bir hayat sürer, zaman içinde öğrendiği kundura tamirciliği ve demircilik sayesinde yıllar yılı zengin biçimde yaşar, Trablus savaşına asker olarak alınır ve burada bir İtalyan kurşunu ile bacağını kaybeder; bu olayın ardından uysallığını yitirip aksi, saldırgan, küfürbaz ve kendisini toplumdan yalıtmış birine dönüşür. Kurtuluş savaşından sonra bir süre eskicilik de yapar ancak kunduracılık ve eskicilik işleri yürümeyince ve de oğlunun evlenmesi üzerine büyük oğlunu sabun fabrikasına işçi olarak sokup kendisi de Çukurova’nın zengin bir köyüne göçerek orada demircilik yapmaya başlar. İşler ikinci dünya savaşına kadar iyidir ancak savaş bittikten sonra tarımda traktör vb. araçların yer alması ile köylerde demirciliğe gereksinim azalır. Eskici de bu süre zarfında kazancını çarçur ettiği ve teknik değişime ayak uyduramadığı için işleri iyice ters gider ve kente dönmeye karar verir. Eskici dükkânını yeniden açar. Kentin değişimi de bu dönüşle birlikte romanda resmedilir; yüksek apartmanlar, asfalt yollar, sosyal hayattaki değişim eskicinin gözüyle görülür eserde. Yazar romanın tümünde Adana ve çevresinin sosyo-ekonomik dönüşümünü eskicinin geçirdiği evrelerle paralel olarak ele alır. Eskicinin sosyal durumundaki değişim ile Çukurova’nın hızlı değişimi eşzamanlı işlenir; ülkede ve o coğrafyadaki değişimin, eskici ve ailesi üzerindeki etkileri birlikte sergilenir.
Topal, yeniden eskici dükkânı açar ancak oğlunun çalıştığı fabrikada iş durunca kendisi, çocukları ve torunları ile iyice ortada kalır, geçim sıkıntısı baş gösterir. İki oğlu ile birlikte eskici dükkânını çalıştırırlar ama yazar romanda sık sık eskicinin ağzından şu sitemi tekrarlar; “Dokuz boğazı besleyemiyor bu dükkân, zorla değil ya.” Gerek eskicinin, büyük oğlunun dükkândan ayrılarak kendisine iş bulmasını istemesi (bunu kendisi söyleyememekte, küçük oğlunu aracı yapmakta) gerekse de çocuklarına baskı kurarak onları küfürleriyle incitmesi dayanılmaz noktaya gelmiştir. Hiçbir sermayesi olmayan büyük oğul kardeşi ile birlikte çok zor bir iş olan mevsimlik kütlü (tohumlu) pamuk toplama işine ırgat olarak yazılır ve bu işin simsarlığını yapan elçiden avans alırlar. Büyük hayalleri vardır eskicinin çocuklarının; dedelerinin çiftliğine benzer bir çiftlik kurmak ya da kendi dükkânlarını, atölyelerini açmak gibi hayallerin hepsine pamuk tarlasında ırgatlık ederek kazanacakları parayla kavuşacaklarını düşünürler. Ailece hep birlikte pamuk tarlalarında çalışarak bu sermayeyi elde edeceklerine inanırlar. Babalarını da ikna ederler buna; dokuz kişilik aile komşularının küçümseyici bakışları altında kamyona binerek kütlü pamuk toplamak için yollara düşer.
Yolda kamyon şoförü eskicinin kızı Zeliha’ya âşık olur ve aileyle birlikte pamuk toplama işine katılır; elindeki birikmiş parasını da eskicinin gözüne girmek için onlara harcar. Sivrisinekler, sıcak, sıtma gibi bir sürü zorlukla karşılaşırlar. Kötü çalışma şartları, yokluk, sıtma derken Topal eskici karısı ve kızını alarak kente döner; kamyon muavini de onlara eşlik eder. İki oğul var gücüyle çalışmayı sürdürür ancak tecrübeli olmadıkları ve küçük oğulun ölümcül hastalığa yakalanması nedeniyle aldıkları avansın yarısını karşılayabilmişlerdir. İki oğul ve ailesi hasta, bitkin ve adeta ölüm döşeğinde şehre gelirler. Topal Eskici bu durum karşısında eski merhametli kimliğine döner ve torunları, çocukları için eskici dükkânı dâhil elindeki her şeyi satar. Roman eskicinin kızıyla evlenen kamyon şoförü Ünal’ın eskiciyle kurduğu ve belki de aileyi kurtaran şu müjdeleyici sözüyle sona erer: “Fabrika’dan geliyorum, ben de Zeynep de (eskicinin küçük oğlunun karısı) yarın işe başlayacağız.”
Üretim biçimlerinin değişmesiyle birlikte küçük esnafın yok oluşu, zanaatkârlığın kıymetsiz hale gelip yerini fabrika işçiliğine bırakması romanın göze çarpan en önemli vurgularıdır. Yoksulluğun kentten köye göçe yol açması ama kentlinin köy koşullarına alışamayacak şekilde bu kültürden koptuğu, köyün şartlarına dayanıksız hale geldiği de dramatik biçimde öne çıkıyor. Romanda yoksulluğun ve sefaletin insanca yaşama koşullarını ortadan kaldırdığı, insanoğlunun yaşama tutunmak için hayvanlardan daha kötü şartlara mahkûm edildiği de birçok sahnede sergileniyor.
Yazar romanda ayrıca aile duygusunu, aile olabilmeyi, dağılıp birleşme sahneleri ve eserin sonunda eskicinin çocukları ve torunları için koşuşturması üzerinden gayet sahici-doğal biçimde aktarabilmiştir. Eskici ve Oğulları dramatik bir roman olmasına rağmen eserde asla karakterler şematize edilmemiş, Orhan Kemal’in güçlü gözlem yeteneği sayesinde onun çok iyi tanıdığı insan tipolojileri; zayıflıkları, eksik yanları ve iyi yönleri ile gerçekçi biçimde resmedilmiştir. Orhan Kemal’in eserlerini çarpıcı kılan bu önemli farkın kendisi de şöyle altını çizer: “Ben çok iyi bildiğimi yazmak isterim… Yazmak için görmeliyim, yaşamalıyım… Ben tanıdığım insanları yazdım”7
Eskici ve Oğulları’na genel bir perspektifle bakıldığında Orhan Kemal, Türkiye toplumunu, sosyal ve tarihi boyutlarıyla köylüsü ve kentlisi ile birlikte daha iyi kavranabilecek bir çerçeve içine almak için çalışmıştır. Romanda on sayfada anlatılan üç kuşaklık hikâyeyle tarihi ve sosyal boyutun ustalıkla resmedilişini bunun önemli bir örneği sayar Taner Timur.8 Böylece Orhan Kemal, tanıdığı ve sorunlarını anlatmak istediği kişileri, tarihsel ve toplumsal bir bağlama oturtarak ele alma imkânı yakalamakla birlikte aralarındaki ilişkiye dayalı hikâyeye de sağlam bir aka plan inşa etmeyi başarıyor.
1- Orhan Kemal, Nazım Hikmetle Üç Buçuk Yıl, Sosyal Yayınları, s. 35
2- Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 299
4- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, s. 74
6- Tahir Alangu, Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman 2, İstanbul Matbaası, s. 384
7- Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi, Örgün Yayınları, s. 45
8- Taner Timur, Osmanlı Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Kitabevi, s. 166

