Röportaj: Akif Hasan Kaya
- Sizin öykülerinizde gelenek olumluyken, buna karşılık modernizm hep olumsuz bir olgu olarak yer alıyor. Öykülerinizden hareketle soracak olursak, gelenek-modernizm ilişkisine bakışınız nedir?
- Bu tür tartışmaların bir edebiyat eserinde yazılmadan önceden belirlenmediğini hepimiz biliriz. Geleneği veya modernizmi olumlu, olumsuz göstermek kaygısıyla yaklaşmayız yazarken. Bir insanı, bir durumu, bir psikolojiyi, olguyu, olayı yazarız ve sorunun insanî yanı, bir görüngeden yazılan esere yansır. Elbette bu durum bütünüyle yazarın düşünce, duygu ve siyasa birikiminden, açısından, sonuç olarak da dünyayı nasıl gördüğünden bağımsız değildir. Hatta olmaması gerekir; eğer yazarı, sanatçıyı bir zabıt kâtibi olarak görmüyorsak. Olumlu da olsa olumsuz da olsa insanî bir hâl (gelenek veya modernlik) olarak yazılamamışsa, orada sorun söz konusu metnin kendisi olur; başarısız bir edebiyat eseri olarak. Geleneği konuşurken her zaman tedirgin olurum. Çünkü gelenek kavramıyla herkesin kastettiği, anladığı birbirinden çok farklı şeyler gördüğüm kadarıyla. Birinin hurafe dediğini bir başkası değerli bir gelenek, bir başkasının gelenek dediğini de öteki eski, atılması gereken, enkaz olarak görebiliyor. Hâlbuki, her düşünceden insanlar, sanatçılar için gelenek bu kadar karşıt uçlardan ele alınmamalı. Her toplumda bu bağ mutlaka vardır. Eğer toplumun geleceğine dair bir kurgunuz, kaygınız varsa bu bağı hesaba katmak zorundasınız. Eğer gerçekten toplumsal, tarihsel anlamda bir dinamik olan gelenek’ten söz ediyorsak. Şunu birkaç defa yazdım: Bizim toplumumuzda gelenek; vahyî bir ilik bağıdır! Bizler, gelenek denilince, bir kültür enkazından söz etmeyiz. Doğru veya yanlış, bu ilik bağının etrafında örülür bizim toplumumuz. Her şey bu bağla kurduğumuz irtibatımız oranında gerçekleşir veya gerçekleşemez. A. H. Tanpınar’ın Türkiye için öngördüğü Batılaşma düşüncesi ve kaygısı, bu hususta çoğu müslüman sanatçılardan daha dikkate değerdir. Başka bir yere varmak istediği hâlde bu bağın önemini çok iyi kavrıyor. Belki aradığı imkânsız ama nerede durduğunun çok iyi farkında. Modernizm ise bu bağın karşısında oluşur. Hatta bu bağın dağıtılmasını ister. Çünkü yerine ikame edeceği bir başka bağı vardır. Basit bir çatışma değildir bu kanaatimce. Varlığın, başlangıçta ve sonuçta nereye irca edilmesi gerektiğiyle ilgilidir. Ontolojik bir çatışmadır. Bu çatışmanın önemini kavramadan, bu tartışmayı sağlıklı yapamayız; yüz elli yıldan beri de yapamıyoruz. Hâlâ körlerin fili tanımı örneğinde olduğu gibi durum. Bir de artık modernizmle baş edilemeyeceği, dolayısıyla direnmenin anlamının kalmadığı gibi bir psikolojik yılgınlık hâli var. Daha ilerisi de var; çok da kötü bir şey değil...
- Yazı ile yazar arasında bir sorumluluk ilişkisi var mı? Yazar, yazdıklarından sorumlu mudur? Yoksa sanatın özerk bir dünyası var mıdır?
- ‘Yazar’ derken, varlık olarak bir ‘insan’dan, bir ‘kul’dan söz ediyorsak eğer, şüphesiz böyledir, kaçınılmaz olarak yazdıklarından sorumludur. Başka türlüsü mümkün mü? Kendisi bunun farkında olmasa da hem dünyada hem de ukba’da sorumludur. Bağlamı gereği ‘yazı’ dediğimiz fiil, sorumluluk gerektiren fiillerin en başında geliyor kanaatimce. Ayrıca, sorumluluk gerektirmeyen bir fiilimiz mi var? Yazı bir fantezi değildir. Kaldı ki fantezilerimizden de sorumlu değil miyiz? Edebiyat, yazı, muafiyetleri olan, keyfe keder ayrı bir dinî edim de değildir. Edebiyatla, yazıyla ontolojik bağlamda en sağlıklı ilişkiyi bir müslüman yazarın kurabileceği kanaatindeyim; bugün çok yanlış örnekler verilebilse de. Çoğu yazar, ne yazık ki yazdıklarının dinine dahil olmadığını ve hayatına değmeyeceğini sanıyor. Sanatın özerk dünyası, ne demek? Büyülü bir ifade gibi kulağa hoş geliyor ilk önce. Sorumsuzluk anlamında bir özerk alana mı sahip sanat? Yoksa ‘inşa’, ‘yaratım’ anlamında özel bir durumdan veya alandan mı söz ediyoruz? Bu bağlamda insanın her fiilinin kendine göre bir özerklik alanından söz edilebilir. Ama bu özel, özerk durum bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Belki de önemi oranında arttırabilir bile. Kaçınılmaz olarak bir gün kurulacak olan hakbilir terazi, en küçük zerreyi bile kesinlikle doğru tartacaktır; biz inanmasak da doğru tartacaktır! Bu dikkatten yazarken de sapmamak gerektiğini düşünüyorum. Yazmak, en doğruya da en yanlışa da aynı oranda açıktır.
- Kurmaca gerçeklik ile hayat arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?
- Her tür gerçekliğin hayata dahil olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz eninde sonunda biz kuruyoruz ama hayata bakarak, hayata kızarak, hayata imrenerek, hayran olarak, hayatı taklit ederek, eleştirerek veya onaylayarak kurma gereği hissediyoruz. Fıtrî bir saik bu. Bütün bu durumlarla birlikte yazdığımız ve yaşadığımız arasında çok ince, çok hassas bir bağ var. Sanatçı, yazar, bu inceliği ve hassasiyeti gözettiği, yakaladığı oranda kurmacanın gerçekliği başarılıyor. Değilse, ya hayatın kötü bir taklidi veya hayata hiç değmeyen, hayatın sıcaklığını, tınısını hiç yansıtamayan kuru bir sözcük oyununa dönüşüyor. Edebiyatın, sanatın, kurmacanın gerçekliğinin ‘etkisi’ bütünüyle bu dengenin yakalanmasında gizli. Kurmaca eserlerden ve kişilerden unutamadıklarımız, bu özellikleriyle iz bırakıyorlar ruh dünyamızda. Hayatımızın gerçekliği kadar bize yakın duruyorlar. Onlardan vaz geçemiyoruz; bizzat yaşadıklarımızın çoğunu unutsak bile, onları kolay kolay unutamıyoruz. Kurmacanın gücünü aldığı bu bağ, istisnasız bütün sanat eserlerine de güç katıyor. O bağ şu sanırım: Kurduğumuzun kurmaca olduğunu bildiğimiz hâlde, kurmaca değil de hayatımız kadar gerçek kabul etmemizi ve inanmamızı sağlamasıdır.
- Hikâye anlatıcısı ile yazar arasında bir bağ var mıdır? Varsa bu bağ nasıldır?
- Elbette eninde sonunda yazan ve anlatan kişi kuruyor hikâyeyi. İster ‘ben’ anlatsın, ister ‘o’ anlatsın, her ikisine de anlattıran yazar değil mi? Yine de eğer tahkiye tekniği açısından bir anlatıcıdan söz ediyorsak, yazardan söz etmiş olmayız. Bu noktada, sanatı ve edebiyatı inanılır kılan bir duygu alanı vardır. Bize bu duyguyu, yanılsamayı en inandırıcı biçimde veren kimi yazarlar vardır. Özellikle birinci tekil (ben) anlatımlarda hem teknik hem dil hem de duygu olarak bunu ustalıkla başaran Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık ve günümüzde de Cemil Kavukçu gibi kimi yazarların anlatıcıları, yazarlarla birebir örtüşen bir yerde dururlar öykülerinde. Hatta zaman zaman gerçek adresler ve gerçek isimler vermekten de kaçınmazlar. Okuyucuya kurgu değil de gerçekmiş gibi gelmesine karşın bu durum, hiç de yadırganmaz. Buradaki yazarın cesareti, hatta cüreti, bir riski içermekle birlikte ustalığından kaynaklanır. Yaşadığını yazdığını düşünürüz ama yine de öyküsünün iyi bir ‘öykü’ olduğundan hiç kuşku duymayız. Bazı öykü metinlerindeyse yazarın, anlattığının kendisiyle alakasının olmadığına okuyucuyu inandırmak için baş vurmadığı dil kalmamasına karşın yine de okuyucu, anlatılan hikâyeyi sahih ve inandırıcı bir metin olarak görmez. Bir çiğlik vardır anlatılanda ve hiçbir teknik bilgisi olmasa bile okuyucu bunu hemen hisseder. Bu durum, anlatıcının başarısızlığıyla ilgilidir; aynı zamanda yazarın anlatıcıyı ve onun dilini, konumunu, eserin tekniğini başarıyla kurgulayamamasıyla ilgilidir. İşte, anlatıcıyla yazar arasında böylesine, kim kimdir, diye sorabileceğimiz kadar yakın bir ilişki vardır.
- Bugün klâsik hikâyenin, mesellerin, kıssaların hep hayra, hakka çağıran dilini yitirmiş durumdayız. Öykülerimiz genelde açık uçlu bitiyor; sonunda kötülerin tarumar olduğu, iyilerin kazandığı metinler olmaktan çıkıyor. Öykünün tarihsel sürecini de göz önüne alarak bu bağlamdaki tespitleriniz nelerdir?
- Burada birkaç husus var iç içe. Öncelikle her dönem, kendi sorunlarıyla ve imkânlarıyla birlikte gelir. Dilimiz de öyledir. Mevlâna’nın dediği gibi bugün yeni şeyler söylemek gerekir. Bir başka açıdan bakınca da söylenmeyen ne kalmıştır ki... Yani, yeni bir dille söylemek gerekir. Bunlar aslında bir çelişki değil, birbirilerine çok ince bağlarla bağlıdır. Klâsik hikâyenin, kıssaların, mesellerin diliyle bugün öyküler yazacak değiliz, yazamayacağımız için de üzülecek değiliz. Şudur asıl olan: Varlığın bir temel yatağı vardır; oluş bütünüyle ve bütün zamanlarda bu yatakta akar. Bu akışın da temel bir dili vardır; varlığın ve oluşun dilidir bu da. Bu oluş sürekli deveran eder; künfeyekûn hâli devamlıdır. Sanatçı, yazar; özelimizde de hikâyeci/öykücü, bu oluşun ve dilin farkında, bilincinde olması gerekir. Eğer böyleyse, işte o zaman sanatın, edebiyatın, dilin, tekniğin bütün sorunlarını hâlledebilir. Değilse, dilini de anlatım imkânını da bulamaz. Bu durumda sözü çoğalmaktan başka bir şey yapmış olamayız. Sorunuz bağlamında şunları söyleyebiliriz: Bizler klâsik hikâye, mesel, kıssa, masal yazmayacağız ama bu anlatıların varlığın oluşuyla kurduğu dil ve duyarlık bağını, bu anlamdaki birikimini de çok iyi özümsemiş olacağız. O zaman, ilk insandan beri hiç değişmeyen ‘insanı’ bugün anlatırken, yeniden ve yeni bir dille söyleme çabamızda başarılı olabiliriz. Edebiyat ve sanat, bir dil ve duyarlık işidir. Bunu da ancak birikime yaslanarak elde edebiliriz. Modernizmin yanılsamalarıyla ufkumuzu kapatmadan, onu da insanlığın birikimi olarak değerlendirip yararlanabilmeliyiz. Bunu bir imkân olarak değil de arkasında kaybolacağımız bir duvar olarak alırsak, bugünkü sanat, edebiyat ve düşünce sorunlarımızı aşmamız mümkün olmaz. Yıllar önce bir söyleşide şöyle bir cümle kurmuştum, hâlâ aynı kanaatteyim: “Öykü yazarının kulağı ‘kün’ emrine âşina olmalıdır.”
- İnsanlığın ana hikâyesiyle öykü arasında nasıl bir illiyet bağı vardır? Ana hikâyesinden uzaklaşan insanlığa, yeniden o fıtrî hikâyesini hatırlatması ve hikâyesine geri çağırması bağlamında öykünün payı ve katkısı nedir?
- Ancak insanın önüne bir ışık düşürme, uyarma ve hatırlatma olabilir. Yoksa bir öyküden, öykücüden, insanlığı içinde bulunduğu durumdan kurtarması beklenemez; ama o, yine de sadece bu kaygıyla yazar. Hiçbir insanî çabaya, kendisinde olmayan bir şeyi yükleyemeyiz. İnsanın, insanlığın hikâyesi, hepimizin de hikâyesi değil midir? Sizin ‘ana hikâye’ dediğiniz de sanırım bu olsa gerek. Yani, aslında hepimizin hikâyesi, o büyük, ana hikâyeye dahildir. Oradan kesilip alınan küçük birer kesitten ibarettir. Hepsinin de birer ‘insanlık hâlleri’ olmasından ibarettir asıl bağı. Hepimiz aynı şeylere gülüyor, aynı şeylere üzülüyoruz. İlk insandan bugüne dek zalimlik ve mazlumluk durumları hep aynı hâl üzere olmuştur. Sadece araçlar ve gereçler değişiyor, öz itibariyle aynı insanlık hâli devam ediyor. Hak ve batıl hep aynı çizgilerle belirmiştir insanın önünde. Bu denli açıklığa ve belirginliğe karşın, biz yine de hep karıştırmışız. Unutmuşuz. Hatırlatılmış, sonra yine unutmuşuz. Hâbil’le Kâbil’den beri hep aynı çukura düşüyor insanoğlu. Çıkıyor çukurdan, sonra yine düşüyor. Hikâyemiz bundan ibarettir aslında. Bugüne kadar olduğu gibi bugün yazılan öykü, roman, şiir de sadece bu serüvenden ve bu hikâyeden söz ediyor. Her metin, kendi dilinin döndüğü kadar bu çukuru göstermeye çalışıyor insana: Düşme! diyor. Katkısı budur ve çok önemlidir. Sadece bunun için bile edebiyatın, sanatın gücünü ve önemini azımsamamak gerekir.
- Bugün ediplerimiz daha çok postmodern ya da liberal bir anlayışla eser veriyor. Bu durum, yazarı daha görünür kılıyor sanki. Tercihlerini popüler olmayandan yana yapanlar geride kalıyor. Yazarın durduğu zemin, daha doğrusu sözünü söylediği yer, neden bu kadar önemlidir?
- Bu durum yalnızca edebiyatçıların ve sanatçıların sorunu değildir kanaatimce. Her insan, eylerken ve söylerken böyle bir sınavla karşı karşıyadır. Görünmek isteriz. Bir açıdan bakınca, sözüyle ve fiiliyle ne istediğinin bilincinde olmalı insan. Bu durumda neyle yetinmesi gerektiğini de bilecektir. Değilse, her zaman bir tür doyumsuzlukla, ihtirasla kendisini yoracak ve yanlış konumlayacaktır. Bir yazarın düşüncelerinin, eserlerinin muhatabını bulmasını arzu etmesi, beklemesi kadar doğal bir şey olamaz. Bunu, eserinin açtığı alanla yetinmeyerek, bedenini eserinin önüne koyarak yapmaya kalktığında, sizin söylemeye çalıştığınız yapay, sahte durum ortaya çıkar. Sanatçının düştüğü bu sahte durum, şu veya bu düşünceyle, dünya görüşüyle birebir ilgili değildir. Bu tür zeminlerde daha kolay kayabilir belki insanın ayağı ama asıl neden kendisine yenilmesinde, bedeniyle ufkunu kapatmasındadır. Sözün, yazının toprağını, dilini ve üslûbunu da amacını da çok iyi anlamak ve bilmek gerekir. Bir düşünceyi söylemek, bir eser vermek, o insana ne kadar bir alan açabilir, neler sağlayabilir ki? Bunu bilmeden, bununla yetinmeden çabalayıp durmanın esere de insana da hiçbir yararı olmayacaktır. Nurdan Gürbilek’in bir kitabının çok sevdiğim bir adı vardır: Vitrinde Olmak... Kanaatim odur ki, vitrinde olmak için çabalamak hiçbir insana yakışmaz ama bir sanatçıya, bir yazara, bir düşünüre hiç yakışmaz. Bir edebiyat ve sanat eserinin, bir düşüncenin etkisi, hiçbir zaman teşhir etkisi değildir. Tabiatımızdaki görünür olma arzusunu, duygusunu, belki de en kolay sanat, edebiyat, düşünce dikkati ve inceliğiyle kontrol altına alıp terbiye edebiliriz. Çünkü, ne denli çok açıklasak ve yazsak da ruhumuz, hiçbir zaman mahremiyetini ele vermez, ifşa etmez. Haddini bilmek, her insan için her zaman iyi bir haslettir. Yerini bilmek de öyledir...
- Eser ve mesaj ilişkisi çok tartışılıyor. Didaktik olma korkusu, üst perdeden konuşma, akıl verme endişesiyle mesaj metinlerden geri çekildi. Siz nasıl bakıyorsunuz? Kıvamı nasıl olmalı?
- Buradaki asıl sorun; ‘Bir sanat eseri mesajı nasıl verir?’ sorusudur. Böyle tartışılırsa eğer sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkündür. Değilse, sanat eserinde mesaj olur mu olmaz mı, şeklinde bir tartışma anlamsızdır. Bir şey söylemeyen söz olabilir mi? Sözü olan hiç kimse böyle bir şeyi kabul edemez. Bilim başka bir dille konuşur; bilim diliyle. Din de başka bir dille konuşur; din diliyle. Sanat başka bir dille konuşur; her sanat dalı/türü de daha başka dillerle konuşurlar; sanat diliyle. Bu dillerin içinde en kuşatıcı ve kapsayıcı olanın din dili olduğunu düşünüyorum. Diğer bütün dilleri alttan alta belirler ve besler; şüphesiz konuşan ve yazan bunun farkındaysa! Din diline en yakın duran dilse, sanattın ve edebiyatın dilidir. Bu alanlardan birinde düşüncelerimizi, duygularımızı söylemeyi seçmek, bir dili de seçmek demektir. Bu seçim bizim seçimimiz olduğuna göre, ondan sonraki koşulları ve kuralları da seçmişiz demektir. Bu nedensellik zincirini doğru izlediğimizde, sorunuzdaki sorun da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Ortak tercihimiz olan edebiyat örneği üzerinden konuştuğumuzda sorun daha da belirgin hâle gelecektir. Genel olarak edebiyat dili, özel olarak da öykü dili, şiir dili, tiyatro dili, eleştiri dili... gibi ayrımlardan söz edebiliriz. Bu dillerden birini seçtiğimizde, onun bize sağladığı söz imkânına razı olmamız gerekir. Din diliyle, bilim diliyle söylenecek bir anlamı/mesajı, öykü veya şiir diliyle söylemeye teşebbüs etmemeliyiz. Bu bir yanılgıdır; hem anlama/mesaja hem de dile yazık olur. Şiir veya öykü dilinin sınırları, gerekleri bilindiğinde ve dikkat edildiğinde, anlam/mesaj, şiire, öyküye yük olmadığı gibi kaybolmaz da. Didaktik olma korkusu veya cüreti, edebiyat dilinin imkânlarını ve sınırlarını gereğince kavrayamamaktan doğar. Su Kasidesi, didaktik midir? Hüsn ü Aşk’ta, Hızır’la Kırk Saat’te mesaj sorunu mu var? Mesnevi’nin iyi şiir olduğundan, şiirden anlayanların kuşkusu mu var? Akif’in Küfe şiiri, Necip Fazıl’ın Çile ve Kaldırımlar şiirleri üst perdeden mi konuşuyor? Refik Halit’in Eskici, Sait Faik’in Semaver, İpekli Mendil, Ömer Seyfettin’in İlk Namaz, Sabahattin Ali’nin Ses, Kağnı ve Mustafa Kutlu’nun Sır öyküleri mesaj içermiyor mu? Elbette içeriyor ve bu durum, ‘iyi öykü’ olmaları için bir engel de değil.
- İyi öykü nedir? Hüseyin Su iyi öyküyü nasıl tanımlar?
- Böyle bir soruyla başka bir söyleşide de karşılaşmıştım ve o zaman da ‘ne desem acaba’ diye düşünmüştüm. Şimdi ne cevap verdiğimi tam olarak hatırlayamıyorum ama iyi öyküyü, iyi şiiri vb. tanımlamaktan kaçındığımı ve bendeki etkisinden, ‘iyi’ olduğunu nasıl anladığımdan, yani hislerimden söz ettiğimi sanıyorum. Tanımın getirdiği sınırlar, sanatın o büyülü dünyasını, büyülü etkisini çerçeveliyor, somutlaştırıyor. O zaman da sanatın etkisi azalıyor. Bir sanat eserinin, örneğin öykünün, ‘iyi’ olduğunu anlamak, parmak uçlarınızla dokunarak anlamak gibi bir duygu galiba. Kısaca, iyi öykü, iyi şiir, iyi roman, iyi resim, iyi müzik... gibi edebiyatla, sanatla ilgili hassas sınırları konuşurken, tanımlamam istendiğinde zorlanıyorum. Hâlbuki okurken, izlerken, dinlerken... neden ve nasıl ‘iyi’ olduğunu daha net, hatta apaçık anlayabiliyor insan. Bu ‘iyi bir öykü, şiir, roman, resim, müzik’ diyebiliyoruz. Süleymaniye’de Bayram Sabahı, neden iyi bir şiirdir? Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Küçük Ağa, Bir Gün Tek Başına neden iyi birer romandır? Elbette edebiyat eleştirisi ve incelemesi bilgileriyle birçok şey söylemek mümkündür. Bunlar gereksiz de değildir bir öyküyü, romanı ve şiiri anlamak için. ‘İyi öykü’ nedir, dediğimizde, bunları da aşan bir ‘anlama düzeyine’ ihtiyaç var. Kumaştan anlayanlar, markasını okumakla yetinmezler, parmaklarının arasında okşayarak kumaşın dokusunu anlamaya çalışırlar. İyi edebiyat için de böyle bir anlayışa güvenmek gerekir. Gerek eleştirmen, gerek incelemeci, gerek okur, metni okuduktan sonra, ‘iyi öykü, iyi roman, iyi şiir’ diyorsa, bu kanaat, birçok kuraldan daha önemlidir kanaatimce. Keyfilikten söz etmediğimi ayrıca belirtmeye gerek görmüyorum. Eleştirmeci, incelemeci bilgisine ve becerisine sahip olmasa bile, bir sanatçının (öykücü, romancı, şair vb.) beğeni düzeyinin ve anlama yeteneğinin de ‘iyi edebiyatı’ bilmek konusunda önemli ve güvenilir olduğu kanaatindeyim. ‘Neden?’ sorusuna bile gerek yoktur. Çünkü böyle bir yetenek, bir eleştiri, inceleme yazısının düşeceği hatalara da düşmeyebilir. Öyküden anlayan biri okuduğu metne, ‘iyi öykü’ demişse, o iyi bir öyküdür.
- Son çeyrek yüzyıldır İslâm coğrafyasında ciddî bir baskı var. Arap Baharı’nın uzantıları devam ediyor. Suriye ve dolayısıyla Türkiye üzerinden hesabı olanlar plânlarını hayata geçirmeye çalışıyor. Her gün bombaların patladığı, katliamların yapıldığı süreçten geçiyoruz. Söz anlamını yitirdi. Hamaset ağır basıyor. Bu durumda yeni bir şey söylemek mümkün mü? Bugüne kadar söylenenleri yeniden yorumlamak, yeni bir okumaya tabi tutmak mümkün mü? Bu bize bir çıkış yolu sağlar mı?
- Coğrafyamız üzerindeki sözünü ettiğiniz o baskının tarihinin çok daha eski olduğunu düşünüyorum. Bizim iki yüzyıllık yenilgi, geri kalmışlık, aşağılık duygusu ve psikolojimizle başlar bu baskıların tarihi. Uygarlıkların maddî başarıları karşısında kapıldığımız korku ve telâş, sürekli yanlışlar yapmamıza, asıl sorunların kaynağının temel kaynaklarda olduğunu düşünmemize yol açınca, bu baskılar tarafından daha kolay kuşatılmış ve biçimlendirilmişiz. Hâlâ aynı yenilgi psikolojisiyle düşünüyoruz ve hep yanlış teşhisler koyuyor, yanlış yerlerde çareler arıyoruz. Hiçbir gelişmeyi doğru anlayamıyoruz. Arap Baharı’nda da böyle olduğunu düşünüyorum. Bu hareketlerin temel dinamikleri üzerinde yeterince ve doğru düşünemedik, yenilgi psikolojimizle nereden estiğini kestiremediğimiz rüzgâra sarıldık. Rüzgâr parmaklarımızın arasından geçip gittiğinde elimizde bir şey kalmadığını gördük ve hayıflanmaya başladık. Arap Baharı’nı harekete geçiren dinamikler, coğrafyamızı ve bu coğrafyayı inşa eden inanç ve değerler miydi? Afganistan, Libya, Irak, Suriye vb. yaşanabilir bir ülke mi? Halkının yaşadığını söyleyebilir miyiz? Birilerinin buralarda ‘hesabı’, ‘plânı’ olabilir. Bu coğrafyada yaşayan halkın hesabı ve plânı nedir? Ulusal sınırlar, simgeler, değerler ve siyasetler üzerinden bu coğrafyada bir hesap ve plân yapılamayacağını kavramayan bir halkın, bugünkü hesaplar ve plânlarla baş etmesi mümkün müdür? Müslümanlar, henüz zulmü tanımlarken bile sağlıklı düşünemiyorlar. Yerimizi Hakk’a göre değil, yerimize göre Hakk’ı tanımlıyoruz. Din’den dünyaya ve sorunlarımıza bakıp tanımlamıyor, dünyadan ve sorunlarımızdan din’e bakıp din’i tanımlıyoruz. Söz anlamını yitirmedi, sözü de anlamını da biz yitirdik. Bu nedenle yeniden ve yeni bir şey söylemek gerekiyor. Sadece Suriye konusunda bile müslümanların düşünce, inanç ve eylem açısından düştüğü durum, çaresizlik ve yanlışlar, sözünü ettiğim, din karşısındaki tersinden bakışımızı somut olarak göstermeye yeter. Yanlışlar, hakikatle bir türlü irtibatlandırılarak savunulabiliyor artık. Ulus, mezhep, meşrep, hizip gibi topluluklar, dine dahil olmadıklarını, dini kuşattıklarını vehmediyorlar ve dini de hakikati de tekelleştiriyorlar. Temellük ediyorlar. Giderek bir ulus, mezhep, meşrep, hizip, dinin yerine ikame ediliyor. Bunların hiçbirisi, dinden olmakla tatmin olamıyor. Bizzat din olduklarını iddia ediyorlar. Bu bağlardan inançlarımızı ve düşüncelerimizi arındırdığımızda şüphesiz bir çıkış yolumuz olacaktır.
- 15 Temmuz darbe girişimi, sanki halkın arasındaki birçok ayrılığı ve farklılığı ortadan kaldırdı. Bir kardeşlik ruhu yeniden ortaya çıktı. Edebiyat bunu nasıl görmeli? Devamı ve daha da güçlenmesi için edebiyatçılar nelere dikkat etmeli? Edebiyatın katkısı ne olmalı?
- Sanırım ve üzgünüm, ayrılığı da farklılığı da kaldıramadı... Sözünü ettiğiniz bir ruh mu, bir heyecan mı, yoksa sadece politik düzeyde bir tepki mi, bunu bir zaman sonra daha iyi göreceğiz ve anlayacağız. Bir halkın zulüm ve baskı odaklarına direnmesi, başkaldırması ve karşı koyması; şüphesiz tarih, toplum, inanç ve siyasa bilinci kazanması gibi daha birçok açıdan çok önemlidir. Yine de şunu hiç unutmamalıyız: Toplumsal olaylarda, dalganın boyundan ve araçlarından çok daha önemli olan, dipteki derinliği ve bağlamıdır. Tarihteki devrimlerin hemen hepsinde, bu ayrımın, dikkatin belirleyici olduğunu görürüz. Yani devrimleri, dipten gelen dalgalar sonuca ulaştırır. Yaşadığımız ‘15 Temmuz’ olayını da bu açıdan ve temel dinamikleri, psikolojik, sosyal, siyasal nedenleri, amaçları, direnenlerin bileşenleri ve aidiyetleri açısından çok iyi analiz etmek ve anlamak gerekir. Küçümsemeden ve aşırı anlamlar yüklemeden, halkın başkaldırı, direnme bilincinin önünü açmak ve cesaretlendirmek gerekir. Değilse, gerekli ve önemli dersler çıkarmamız mümkün olmaz. Dünü ve bugünü değerlendirirken, geleceğe bakarken ve geleceği kurgularken güncel/politik dile ve muhakemeye yaslanmamak, hatta kapılmamak gerektiği kanaatindeyim. Güncel karşısında biraz daha mesafeli durup düşünmek gerekir. Bu, bir siyasa körlüğü veya apolitik tutum önerisi değildir; devrimci bilinç bunu gerektirir. Aynı zamanda sanat, edebiyat ve entelektüel bakış, bize, daha derine, daha öteye bakabilmenin, güncelin şamatası, tozu, dumanı dağıldıktan sonra görünecek olanı, en diptekini, en uzaktakini daha önce görebilme imkânını verir. Edebiyat, sanat, düşünce, entelektüel birikim, apolitik bir ilgi olmadığı gibi toplumsal direnişlerin, başkaldırıların, devrimci tecrübelerin arkasından bakmaz; geleceğin ufkuna bakar. Bu tecrübelerin bütün dinamikleriyle birlikte insanî kazısını yapar; sağlıklı ve uzun erimli bir bilinç aşısı kazandırır. Her gerçek edebiyat, devrimci coşkuyu ve bilinci içerir; ama her devrimci coşku, insanî plânda gerçek edebiyat kadar sahih değildir. 1917 Ekim Devriminin insanî dokusunu ve derinliğini anlamamız konusunda Gorki’nin Ana romanı mı, yoksa Dostoyevski’nin Ecinniler romanı mı daha etkili ve yararlıdır? Elbette Ecinniler? Çünkü Ecinniler Rus toplumunun romanıdır; Ana ise eninde sonunda Ekim Devrimi ve kahramanları için bir güzellemedir. Ekim Devriminin daha çok işine yaramış olabilir belki, şüphesiz öyledir de. Ana romanının tezleri ve kahramanları bugün çok büyük oranda, Ekim Devrimiyle birlikte sönümlenmiştir. Hâlbuki Ecinniler romanı bütün tezleri, değerleri ve insanlarıyla birlikte bugün yaşadığı gibi gelecek zamanda da yaşayacaktır. Edebiyat ve sanat, her zaman insanın içindeki ezelî kazısını sürdürmeli ve onu açığa çıkarmalıdır. Bunun için her sözcük, her cümle, her eser önemlidir; devrimlerden önce de önemlidir, sonra da...

