Hüseyin Su’nun Şule Yayınları’ndan çıkan inceleme kitabı “Hikâye Anlatıcısı” raflarda yerini aldı. Anlatıcının “inşa işinin faili” olarak tanımlandığı ve bu nedenle “anlatıcı olmadan anlatının da olamayacağı” vurgusuyla açılan kitap, yazarının birikimi ve edebi kimliğiyle taçlanmış bir üslupla muhatabını düşünmeye, irdelemeye, tanımaya davet ediyor.
Takdim niteliğindeki Anlatıcının İzinde başlığının ardından, kitabın iki ana bölümde ele alındığını; çeşitli vesilelerle yazılan, konuşulan, bildiri olarak sunulan düşüncelerin bir bağlam içinde bütünlük oluşturanlarının bir araya getirilmiş olduğunu görüyoruz.
Kitaba adını veren birinci bölümde, özellikle Türk öykü geleneği üzerinde çalışılmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu bölüm daha çok bugünkü Türk öyküsünün, sorunlarıyla birlikte görece de olsa bir gelişme kaydettiğini, umut vadettiğini ve bu umudun da sağlıklı bir yapıya ulaşması gerektiği yönündeki eleştirileri ve önerileri birlikte tartışıyor.
İkinci bölümde ise Öykü Okumaları başlığıyla, bazı yazarların öykülerinin toplamı üzerinde değerlendirmelere gidilmiş. Bu bölümdeki değerlendirmeleri, yazarın da ifade ettiği gibi eleştiriden çok, okuma olarak ele almanın daha isabetli olacağı kanaatindeyiz.
“Modern öykü anlatıcısı ile klasik anlatıların anlatıcısı arasında fark olduğu açıktır. Anlatıcı geleneği ile beraber seyreden dil ve duyarlılık zevki değişim içindedir. Bu dil, yaratılış ile yaşanılan zaman ve mekan arasındaki bağın izini sürer; yaratılıştaki saflığa yeniden ulaşmaya çalışır.”
“Anlatı bir inşa eylemidir”. Anlatıcı metnin içinde değişik konumlarda ve görevlerde ortaya çıkar, tutumları öznel ya da nesnel olabilir. Hayatın dokusuna nüfuz eden akıllı ve bilge bir kişidir. Yazar, anlatıcının “kün” emrine aşina olması gerektiğini “Öyleyse, bu kıssayı anlat ki belki derin derin düşünürler.” ifadesinin dini bir uyarı olarak ele alınmanın ötesinde, insanın iç dünyasına girebilecek bir kapıyı ve onun anahtarını işaret eden bir imkân da içerdiğini belirtiyor. Bu şekilde, anlatıcının belki de en başından, yaratılıştan beri süregelen temel kurguyu anlattığını ifade ediyor.
Birinci bölümde, Türk Öykücülüğünün Kültürel Dokusu’ndan başlayıp, Günümüz Öykü Birikimi, Kurgusal Gerçeklik ve Gerçekçilik, Eleştiri İhtiyacı gibi başlıklar altında konunun inceden inceye ele alındığını görüyoruz.
“Bir ülkeye ve halka ait sanatın, edebiyat dilinin ve duyarlılığın gücü, yine o ülkenin ve halkın kültürel dokusuna ne denli yakın durduğu ve bu dokudan sağlıklı bir biçimde beslenip beslenemediğiyle doğrudan ilişkilidir.”
Kitapta sanatsal gerçeklik ve kurgunun, hayatla ne denli benzeşirse benzeşsin öyküsel gerçeklik ve kurguyla aynı şey olmadığının, anlatının yaşanılmış bir hayatın sunumu olmaması gerektiğinin üstünde durulmaktadır.
“Hayatın gerçekçiliğini bozabildiğinizde, onu yeniden üreterek sanatsal gerçekliği kurgulamayı, kurmayı başardığınızda, ancak işte o zaman sanat olabilir.”
Edebiyat eleştirisi anlamında eleştirinin bir okuma eylemi olarak ele alınması gerektiği düşüncesinin ağır bastığını görüyoruz, bir çeşit tefrik etme ya da sigaya çekme eylemi... Eleştiri tutumlarının amacından sapmasının, bu tutumlar karşısındaki tahammülsüzlüklerin, alınganlıkların edebi eleştiri eylemiyle açıklanamayacağı ve bu kabil değerlendirmelerin edebi değerinin olmadığı vurgulanmaktadır.
“Eleştiri ve sanat eseri, eleştirmen ve sanatçı arasında yazınsal bir kan davasının olduğunu sanmak, bütünüyle yazı ve düşünce dışıdır.”
Yine yazarın ifadesiyle eleştiri; “gerçek değeri imha etme ya da değersizi yüceltme” gibi sığlıklardan uzak olmalıdır. Eleştiri; okur, yazar ve sanatçı için bir aydınlanma olarak işlevini sürdürmelidir.
İyi Öykücü Kötü Açıklayıcı başlığı altında öyküde anlatıcının durumuna ve sorununa da değiniyor Hüseyin Su.
“ İyi öykücü açıklamaz, açıklamaya kalkışıyorsa öyküsünü anlatırken, o artık iyi bir öykücü değil, kötü bir açıklayıcıdır.”
Bu ifadelerden sözü anlamsız bir biçimde çoğaltmanın, dili gereksiz bir yükün altına soktuğunu; bu tutumun sanat ve edebiyat bağlamında sanata, sanatçıya ve edebiyata katkısının olmayacağını anlıyoruz. Özellikle genç öykücüler için yerinde tespit ve yönlendirmeler içeren bir başlık bu; soluksuz, dilsiz, yaşamasız, bir örneklikten kurtaran yol işaretleri…
Eleştiriye Adanmış Bir Hayat: Berna Moran bölümü, Moran’ın kariyeri ile ilintili olarak edebi kimliğinin de şekillendiğinin ve bu durumun edebiyat dünyasında bir kazanım olduğunun vurgusuyla başlıyor. Daha sonra Moran’ın, birikimi itibariyle ne denli İngiliz edebiyatı merkezli olarak Batı’ya dönükse de bu birikimin edebiyat eleştirisi anlamında yeniden üretilişi ve Türk edebiyatına dönük çalışmalarına katkısı üzerinde duruluyor.
Kitabın ikinci bölümü olan Öykü Okumaları; Ahmet Hamdi Tanpınar/Rüya Gören Öyküler, Necip Fazıl Kısakürek/Kendini Arayan Ben, Nurettin Topçu/Yarınki Türkiye’nin Öyküleri başlığı altında incelemeler sunuyor okuyucuya.
Yine aynı bölümde Panayır ve Sur öyküleri ele alınarak Adnan Özyalçıner’in öykücülüğünün de değerlendirildiğini görüyoruz.
Kıyıya Vuranlar’ın Hüznünü Süzen Öyküler başlığı altında Ramazan Dikmen’in öyküsel izleğini ele alıyor Hüseyin Su. Bu öyküler; estetik, kurgu, atmosfer, biçim, öyküsel öz, üslup ve dil açısından yerli öykü türünün son yıllardaki kusursuz örneği olarak tasvir ediliyor.
İlerleyen bölümlerde Nursel Duruel, Ahmet Sait Akçay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hikâyeciliği ve hikâyeleri hakkında değerlendirmelerin yapıldığını görüyoruz.
Hüseyin Su, “öyküyü, hayatın bize yaptıklarına karşı bir misilleme” olarak algıladığını ifade ediyor. Hayata verilen bir karşılık, müdahale ya da düzeltme… İç hikâyemizi gözden geçirerek, solan, çürüyen, dökülen yerlerin yenilenmesi eylemi, belki de kendimizle halleşme…
“Öykü, yaşanılan hayatı yazmaktan çok, hayatı yeniden kurarak ‘varlığımızı’ yazmaya çalışmak çabasından ibarettir.”
Yazarın yazma eylemi hakkında söylediklerini de kendi ağzından dinleyelim:
“İlk kez ‘yazı’ yazmak için oturduğumda, yazdığım ‘öykü’ oldu. Yazıya dönüşmek için bende birikenler öykülükmüş meğerse, dedim. Yazıya dönük düşünüşümün, duyarlığımın, duruşumun, ve dilimin bir ‘öykü’ kuracak malzemeler olduğunu gördüm. Bir yerde biriken suyun, akacağı yönü kendiliğinden bulması, kendine bir yatak oluşturması gibi…
Önce bir tohum halinde, öykülük düşünce düşer içime. Sonra da çimlenip yeşerir, dal budak salar. Öykü bitince duygularımın sevinç mi, hüzün mü olduğunu kestiremem doğrusu. Ama bir tür ağır yükten kurtulmuşluk duygusu hissederim üzerimde.
Yaşadığım, hayata misilleme yapma duygusu ve yoğunluğudur.”
Edebiyatın; toplumun, insanın düşüşüne ve kalkışına, toplumsal tarihine tanıklık ettiği noktasından bakarsak “Hikâye Anlatıcısı” tam da bu anlamda canlı bir organizma , hafıza ve tutanak olarak değerlendirilebilecek bir kitap. Yaratılışa tanıklık eden, onu kayda geçiren, tabiatından uzaklaşmadığı müddetçe işlevinden de uzaklaşmayacağının belgesi, bir anlatıcının şahitliği…

