Şehrin dar sokaklarında, sakince düşünebileceği daracık bir alan, sıkışıp kalabileceği bir yer, bir kenar, bir köşe arıyordu kendine. Gecenin sessizliğinde yürürken, bir başına olmanın çoğalttığı o huzursuz yalnızlığını seviyordu. Kimsecikler yoktu etrafta. Belki de o göremiyordu. Yalnız, bir başına, aylaklık edebileceği birkaç saat. Telefonunu da evde bırakıp çıkmıştı. Ulaşılmak istemiyordu bir süre. Hoş telefonu varken de ulaşılmıyordu zaten pek ona. Kendi bile ulaşamıyordu bazen kendine. İşe gider, işte yok. Eve gider, evde yok. Sahi neredeydi?
Issız yollarda avare avare dolaşırken bir kırmızı bisiklet gördü yol kenarında. Eski, ince tekerlekli, kırmızı bir bisiklet. Her şey siyah beyaz görünürken gözüne, o eski püskü bisiklet nasıl da göz alıcı, karşı konulmaz bir güzellikte karşısında duruyordu? O bisikletin âlâsını alacak parası vardı ama gecenin bir vakti nereden bulsun da alsın? Bisikletin eğreti kilidini açmak zor olmadı.
*
Siyah beyaz görüntünün içinde gece vakti karşısına çıkan tek renkli şey; kırmızı bisiklet; onu, çocukluğuna götürmüştü. Çocukluk, işlenmemişlik hâli. Hele köy yerinde. Maruz kalınacak olumsuz dış etmenlerin olabildiğince az olduğu yerlerde. Alabildiğine doğal bir ortamda, en zayıf edinim olsa olsa, küçük yere mahsus olmayan dedikodu kültürüdür. Bol bol hurafe bir de, biraz düşününce komik olduğu anlaşılacak olan.
Çocukken aynı böyle, biraz daha küçük sadece, kırmızı bir bisikleti vardı. Köyde bisiklet sürmek zor tabii, takır tukur yollar. Ama komşu kızı vardı yanında. Her yol aşılır, her şey güzel olurdu onunla. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Okula da birlikte gider gelirlerdi.
Bir gün hasta oldu kız. Ama ne hasta! Eridi aktı zavallı. Okula gidemez, kapı dışarı çıkamaz oldu. Gidilmedik doktor, çalınmadık kapı bırakmadı kızın ailesi. Bir giderlerdi köyden, iki ay gelmezlerdi. Şehir şehir dolaştılar kızın hastalığına deva bulabilmek için. Kız bir türlü iyileşemedi.
Tam gelincik mevsimi döndüler köye çaresiz, bir daha gitmemek üzere. Bizim oğlan bilir kızın gelincik sevdiğini. Her gün bir tane alır götürürdü kıza. Pencereyi tıklar, gelinciği uzatır, kaçar giderdi. Her gelincik sonrası, kızın solgun yüzünde beliren gülümseme, onun çaresiz bakışlarına karışır, kelimeler alır başını giderdi. O da kelimelerin peşinden kırmızı bisikletiyle.
Gelincik bulmak zorlaşmıştı artık. Sonbahar yavaş yavaş soğuk yüzünü gösteriyordu narin bitkilere.
Bir gün pencereye gelemedi kız. Ana yüreğinin yastan duvarı örülmüştü pencereye. Bir halle bulunan gelincik düşüverdi elden. Kelimeler aldı başını gitti yine; bu kez kimselere görünmeden…
*
Bir duvar dibine geldi kırmızı bisikletle. Yokuş bitimi bir çıkmaz sokak. Bir bitimsiz kırmızı aradı gözleri, bir gelincik ya da onun gibi bir şey. İçinde kalan sızılardan bir kırmızı, yol gösterecek.
Keşke belirgin işaretler; gemilere yol gösteren deniz fenerleri gibi ışıklar olsaydı karada da. Trafik lambaları keşke nerede durup, nerede devam etmesi gerektiğini söyleseydi insanlara her yerde. Keşke bir yolu olsaydı gidenle gitmemenin. Keşke kopan parçaların telafisi olsa, tamamlansaydı insan zaman geçtikçe. Keşke daha az yıpransa, daha az azalsa, daha az kırılsaydı insan. Keşkeler olmasaydı keşke.
Kırmızı bisiklet, çalıntı bisiklet. Çocuk saflığını, masumiyeti, tertemiz sevgileri, taze gelincikleri geri getirebilir miydi?
Geri döndü, bisikleti bulduğu yere. Bıraktı bisikleti aldığı şekilde.
*
Eve döndü geç vakit. Bir kitap aradı içinde kaybolabileceği, bir hikâye, bir resim, bir şiir ya da bir fotoğraf. Arayınca bulduğu şeyler değildi bunlar aslında. Hiçbir zaman, aradığında içinde kendini bulduğu bir hikâyesi olmamıştı. Ummadığı anda başına gelenler her zaman; iyi ya da kötü hissettiren herhangi bir duygunun ‘daha’ ile başlayanıydı.
Yakın zamanda başına gelen bir felaket ya da aldığı kötü bir haber değildi ondaki bu uzaklaşma isteğine sebep. Her şey normal(!)di aslında.
Rutin koşuşturmalar, gündelik telaşeler, ritüele dönüşmüş yararlı işler, bir tık ötede ulaşılabilir neredeyse her şey. Şöyle bakınca hayatına, belasını aradığını düşünüyor; yine de içindeki özlem duygusunu yok edemiyordu.
Neyi özlediğini bilmeden özlüyordu sadece.
*
Sosyal medya hesaplarına şöyle bir göz gerdirdi. Zaman zaman hissettiği o anlamsızlık hissinin yarattığı bulantı oluştu içinde.
Harcanan zaman olmazsa olmaz denilen her şeye, yapay bir adada yaşadığı hissi uyandırıyordu bazen onda. Truman Show’da olduğu gibi. Bu gökyüzü, bu zaman zaman değme imkânı bulduğu toprak da olmasa, etrafını kaplayan sahtelikler içinde kaybolacaktı neredeyse.
Haritaların içinde haritalar. İnsanların kendi bölgelerini oluşturdukları ve içine kendi gibi olmayanlar dışında kimseciklere yer olmayan haritalar. Görünmez denilen oysa epey gösterişli olan kurallar ve belli belgelerle geçiş imkânı tanınan sınırlar.
Bu sınırları tanımamanın bedeliyse kopkoyu bir yalnızlık. Kimseyi bağlamayan, Allah’tan başka kimseye hesabı ödenmeyecek olan, zor, sabır ve sebat gerektiren ama aynı zamanda değerli olan bir yalnızlık.
*
Bir harita aldı ve incelemeye başladı. Boğulmuş hissettiği zamanlar yaptığı gibi. İnsan kendi küçük dünyasını, dünya kadar görmeye meyillidir çünkü.
Sonra ani bir hareketle elindeki kahveyi haritanın üzerine döktü. İşte tam olarak olan buydu! İnsanlar tarih boyunca bilinçli bir şekilde, kirli düşüncelerini bu kahvenin haritanın üzerine yayılması gibi yaymışlardı. Nereye kadar gideceği belirsiz, hızlı ve tamamen temizlemek neredeyse imkânsız bir kirlilik!
Kâğıda baktı. Bezle silmeye kalksa kâğıdı delebilir. İlk önce altını temizlerse en azından daha fazla emmesine engel olur kâğıdın kahveyi. Ya sonra? Mars’a taşınıp yeni bir hayat kuramayacağına göre, bu üzerine kahve dökülmüş dünyayı bir şekilde temizlemenin yolunu bulmalı.
İnsanı her yerden kuşatan bu kirliliklerden arınmak, hayat boyu sürecek bir mücadele. İlk önce sağlam bir altyapı oluşturmalı ki tam olarak neyle mücadele edildiği, temkinli olmanın güveniyle, dikkatle incelenebilsin. Dünyanın altında kalan kahveyi silmek gibi. Tabii bu tek başına yapılacak iş değil! Birlikte her şey daha kolay ve mümkün.
Sonra bir bakmalı; kahve nereye, ne kadar dökülmüş, kahvenin içinde neler var, zarar ne boyutta?
Tüm bunları yaparken bir kenarından başlamalı temizlemeye. Herkes gücü yettiğince. Tornavidayla duvar delmek gibi görünse de önce. Asla pes etmeden. Yavaş yavaş, azar azar ama sürekli bir gayretle.
En önemlisi de yaşadığını hiçbir zaman unutmadan. Alınan her nefesin şükrüyle. Güzellikleri, iyi giden şeyleri görerek.
Sabırla, umutla mücadeleye devam etmek, ölene dek.
*
Gün ağarmış, yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı şehir. Evdeki ufak tefek işlerini halledip dışarıya çıktı. Kırmızı bisikletin sahibini bulacak, helallik isteyecekti.
Bisikletin olduğu sokağa vardı. Bisiklete binmiş gidiyordu saçlarına ak düşmüş bir amca. Ne kadar seslendiyse de duyuramadı sesini. Evin kapısını çalmayı düşündü ama bisikletin sahibiyle tanışmak istediği için bu düşüncesinden vazgeçti. Ertesi gün tekrar gelmek üzere evinin yolunu tuttu. Arabasına binip işe geçti.
İş yerinin önüne arabasını park ederken bir de ne görsün? Kırmızı bisiklet! Hemen sordu soruşturdu. Bisikletin sahibi çalışanlarından biriydi! Utandı kendinden. Gece vakti karşısına çıkan bisiklet. Her gün gördüğü ama hiç görmediği bisiklet.
“Haritalar!” dedi. “Kırmızı bisikletle boydan boya dolaşıp dünyayı, çizili sınırların hepsini yok etmeli!”

