Şiirin Etrafındaki Gürültüler
Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda birçok kimse gibi ben de merak ederdim: Şiir dediğimiz o tılsımlı söz müfrezesi, o esrarengiz kelâm küfesi, zihnimize sırnaşan o alevli çerağ nasıl ortaya çıkıyor, nasıl görünürlük kazanıyor? Şairler nasıl insanlar, şiirlerini nasıl yazıyorlar? Şiir bir insana nasıl geliyor, onda nasıl bekliyor, birikiyor, domuruyor? Bir şairin dil evreninden dışarıya nasıl sızıyor? Şairin, şiiri bulma ve dışa vurma hâlleri nicedir?
“İlk dize Tanrı vergisidir fakat gerisi çaba ister.” diyordu, güzel olan hiçbir şeyin hülasa edilemeyeceğini de ekleyen Paul Valery; bu konuda bana ilk fısıldayanlardan biri olarak.
Nâzım Hikmet, “Şiir yazmak, on beş yaşındaki bir genç kızın çatır çatır doğurması gibidir.” sözüyle karşılıyordu söz konusu durumu.
Necip Fazıl ise kitabının sonuna eklediği poetikada “Arı bal yapar fakat balı izah edemez.” cümlesiyle başlıyordu anlatmaya.
Hasan Hüseyin’in, “Matarada su, torbada ekmek, kemerde kurşun değildir şiir” sözü, en azından gençken kulağımıza epeyce çalınmıştır.
İsmet Özel’in, “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” sözünü / dizesini hatırlamayan da yoktur sanırım.
Bence şairin evinde de durum sanıldığından çok daha karışık. Doğruluk payı içerseler de oldukça üst perdeden, fazlasıyla kallavi sözler bunlar. Günümüzde de şairlerin çoğu doğal ve gerçekçi konuşmuyorlar bu konuda. Kasılarak yahut kendilerini kasarak konuşmak zorunda hissediyorlar sanki kendilerini. Buna zorlanıyorlar biraz da.
Şiir, tuhaf bir yüceltme anlayışı içinde hayatın taşrasına itiliyor, kutsanarak tahrif ediliyor adeta. Çoğu, bu konu üzerinde yeterince düşünmüş, bu durumu yeterince eşelemiş, sorgulamış da değil. Allayıp pullayarak, ıkınıp sıkınarak, kendi deneyimlerinin dışına taşarak laf ediyor birçok şair bu konuda. Sevimli görünen ya da bizi gülümseten yalanlar üretiyor hatta bazıları hiç çekinmeden.
Bu konuyla ilgili yazıları, söyleşileri şöyle bir tarayın ya da şair olarak bilinen kişilere sorun bakalım, daha neler çıkacak karşınıza: Uçuşa, yok oluşa, belirsiz bir kayganlıkta yüzüp gitmeye benzetenler var şiiri, şiir yazma anını. Bazen ağzından burnundan kan geldiğini söyleyenler; bir tür cezbe, sarhoşluk yahut çıldırma hâli yaşadığını iddia edenler var açıkça. Hatta şiirle içli dışlı olmayı, vahiy almaya benzetenler oluyor şairler arasında.
Delilik ile dâhilik arasında durduğunu zannedenlerden, kendinde peygamber potansiyeli bulunduğunu vehmedenlerden, kendisinin sadece bu iş için yaratıldığını düşünenlerden geçilmiyor ortalık.
Bu nedir Allah aşkına? Delilerle, meczuplarla, patolojik durumlarla malul dengesiz kişilerle dolup taşıyormuş meğer şairlerin loncası, arastası, coğrafyası! Zorlamadan, safsatadan, tütsülü kafaların sayıklamasından başka bir şey değil, şiir hakkında söylenenlerin çoğu. Fussilet suresinde geçen bir ifadeyle söylersek bir tür “gürültü” bu.
Bu işin hiçbir aşamasında “bilinç” yok mudur yani? Şiir “sekr”, “mekr” ve hatta “küfr” içre gezinip duran süreğen bir şaşkınlığın evi mi sadece? Şiirin bilgiyle, bilinçle, disiplinle, kimlik ve kişilikle, çalışmakla, teknikle, farkındalıkla, dirençle, tanıklıkla, titizlikle bağlarını büsbütün ve daima göz ardı etmemiz nasıl beklenebilir?
Fâniliğin Elinden Bir Şeyler Kurtarabilmek
Bence her ikisi de abartılı yahut indirgemeci; “Her yerde, her koşulda, her zaman yazarım.” anlayışı da “Yazarken kendimi her şeyden mutlaka yalıtırım, bir tapınağa girmiş gibi olurum.” yaklaşımı da. Şairi hayattan, diğer insanlardan büsbütün ayrı görmek, onun yapıp ettiklerini tamamen farklı bir dünyaya hasretmek de doğru bir yaklaşım değil bence. Şiir de sonuçta insani bir etkinlik; bazen çok değerli ve etkileyici olsa da bir insan eylemi nihayet.
Kimi zaman, çok önemli bir penaltı atışı yapacak bir futbolcunun heyecanını yaşar şair, kimi zaman kalecinin penaltı anındaki endişesini. Bazen etkilendiği bir durum, bir gelişme, bir olaydan hareketle ateşlenir zihni; bazen okuduğu bir kitap, yazı yahut başka bir şiir esin kaynağı olur ona. Oturup, şu konuda bir şiir yazmadım, onu da deneyeyim dediği de olur açıkçası; kendisinden şiir isteyen bir derginin ısrarı üzerine kaleme sarıldığı da.
Ağlayarak dile getirdikleriniz de olur, gülerek dışa vurduklarınız da. Dişlerinizi sıkarak yazdıklarınız da olur; rahatlayarak, gülümseyerek, huzura ererek yazdıklarınız da. Büyük bir sessizlik ve yalnızlığa gömülerek söylediğiniz sözler de olur, gürültü patırtı içinde aklınıza üşüşenler de. Çok sıkışık zamanlarda yazdığınız bazı metinler, dünyanın zamanını ayırarak çalıştığınız metinlerden daha güzel, canlı ve ilgi çekici olabilir hatta.
Octavio Paz, “Şiir, üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır.” der. Şiir biraz da bu durumun, insanla ilgili bu çok yönlü, bu karmaşık ve değer aşılayıcı “oluş”un serencamıdır, didişmesidir, erincidir.
Kabul ederiz ki evrenin, yeryüzünün, tarihin bizde takılıp kalmayan bir akışı, kendine özgü bir işleyişle gerçekleşen bir kaderi, bir yasası vardır.
Biz sonuçta bu akış, bu işleyiş, bu genel kader içindeki kendi duruşumuzu önemseriz. Kendi tanıklığımızı merkeze koyarız. Kendi emeğimizin, işçiliğimizin, çabamızın üstüne titreriz. Varoluşumuzu, yaşayışımızı kendi duyumsamalarımız ve deneyimlerimizle bütünleştirerek anlamlandırırız. Bir yönden, faniliği durdurma çabası olarak da görülebilir bu. Faniliğin elinden bir şeyler çalabilme hatta ona diklenme iştiyakı ya da faniliği -daima farkında olarak- hayatın, insaniliğin içine katma isteği olarak da düşünülebilir. İcatlar yapabilecek insan, ölümlülüğün sürekli farkında olan insandır zira. Ölümlü, geçici olanı bilincinde sımsıkı tutan kişi, dimağının da dilinin de güçleneceğini varsayar. Varoluş sancısını birazcık dindirmek yahut sözlerinin ve eylemlerinin, kendi elleriyle değiştirip yadırgamaz hâle getirdiği fakat türlü yabancılaşmalar içinde savrulup durduğu bu dünyadaki sevincine değmesini, eşlik etmesini ister. Küresel uğultunun içinde bu temasın biricik olduğunu, bu tecrübenin eşsiz olduğunu düşünür. Yeryüzü tutanağına bir kayıt düşürmek; ölümlülüğün, geçiciliğin, unutuluşun burcuna bir çentik atmak, göz alıcı bir fener dikmek ister. Deneyimlerinin, duyumsamalarının, tanıklıklarının başında asla nöbet tutmayan zamana, yazarak bir karşılık vermeye çalışır. Son çözümlemede güçsüz, iktidarsız benliklerin dünyaya, hayata değme, onu dil eşliğinde kurcalama, hırpalama, kucaklama isteğidir biraz da bu. Nostalji ile ütopya arasında sıkışan insani alımlamaları, beklentileri, umutları çarpıştırma enerjisi ve hazzıdır. Acımasızca geçip giden ile çok güçlü bir istekle gelmesi beklenen, arzulanan arasında kalan insanın yaralı, yarılmış da olsa bir anlatım yolu, bir dil bulma ihtiyacıdır. Aynı zamanda dilin, sonuçta insanı hapseden mevcut matematiğini bozguna uğrattığını düşünerek avunmaktır.
İnsanın kalmak, kalıcı olmak, sonsuzluğa sokulmak isteğiyle fanilik, yok oluş arasındaki çekişmesi, yüzleşmesi yahut teslimiyetidir genel olarak şiirin soluklandığı alan. Yadırgamadır, sancıdır, örtüşemezliktir biraz. Hem bir kalkan hem de bir saldırı silahıdır. Şairin duygu ve düşünceleriyle, dille, bağlanma ve uzaklaşma dürtüleriyle, kaçmak ve kök salmak isteyenlerle savaşımıdır. Hem bir mücadele alanı hem de mücadele aracıdır şiir. Başarısı ise daima göreli ve şüphelidir.
Şiirin Oluş Süreci
Peki, yazacağımız şiiri düşünürken ya da yazılmış bir şiiri düzeltirken neleri dikkate alıyoruz, hangi ayrıntılar üzerinde duruyoruz? Bir de şu: “Neden ve nasıl şiir yazarız?” sorusunu “Neden ve nasıl şiir okuruz?” sorusundan ayrı düşünmek ne kadar mümkün?
Bu noktada iki ana eksenden, çıkış noktasından söz edilebilir: Doğayla, insanla, hayatla “temas” ve akabinde birbiriyle bağlantılı olarak “biçim” ile “dil”.
Her şey sonuçta genel bir birikim, duyarlık ya da yetenekle ilgili olsa da şiirin -en azından bazı şiirlerin- yazılışı, ortaya çıkışı bir süreçle ilintilidir, bir süreci gereksinir. Önce bir duyarlık alanı vardır, bir etkilenme, bir yoğunlaşma. Şaire gelen, onunla karşılaşan, bir temas yahut tanıklık anında onda eğleşen bu durumu şiirin “gerekçesi” olarak niteleyebiliriz. Kapsamı, uzamı, şiddeti farklı farklı olsa da şair, şiirle ilgili bir ruh hâline girer ilkin. Şiire ilişkin bir sezgi onun zihnine yayılır, içinde devinir, kısa / kesik patlamalarla genişler. Sonra, bunlardan -bu epeyce muğlâk bütünlükten- tutabildiklerini, yakalayabildiklerini, anımsadıklarını yazar. Bu temasın ne tür bir kültürel, sosyal, siyasal, bireysel ortamda gerçekleştiği; hangi koşullarla, maddi ve manevi çevrimle bütünleştiği, hangi zaman ve mekânda ortaya çıktığı da önemli elbette.
Doğan, zihinde oluşan şiir ile yazılan, dışa vurulan şiir bazen aynı olmayabilir, bütün yönleriyle örtüşmeyebilir. Yazma esnasında / sürecinde “şiirin kendisine yaşattıkları”ndan belli ölçüde uzaklaşabilir şair. Yahut bu süreçte de yeni, farklı şiirsel gelgitlerle, artçı şoklarla karşılaşabilir. Dil de şiire yeni çağrışımlar, eşikler, deneyimler katabilir. Hatta büyük, kapsamlı ve derinlikli şiirlerin ortaya çıkışını, süreğen bir cereyanda kalma hâline benzetmek de mümkündür. Bu da aslında “kendinden geçmek”ten çok, “kendine gelmek”le altından kalkılabilecek, anlamlandırılabilecek bir durumdur.
“Biçim” ise şiirsel enerjinin, şiiriyetin suretidir, giysisidir. Sizde oluşan şiiri dışlaştırma yönteminizle, gücünüzle, alışkanlıklarınızla ilgili olduğu için bunun teknik bir tarafı da vardır. Şiirin dize yahut bölümlerini, ritmini, ölçü ve uyağını, uzunluk ya da kısalığını, tür ya da tarzını, iç ve dış dengelerini biraz da bu alandaki istek, donanım yahut çalışma disiplini belirler. Geleneksel şiir, bu konuda çeşitli rezervleri, verili bir hiyerarşisi, statüsü olan bir şiirdir söz gelimi. İki beyit yazacak kadar bir yoğunluk, duyarlık yaşayan bir şair; gazelin asgari koşulu sayılan beş beyite ulaşmak için şiirin kendi içindeki söz ve anlam çağrışımlarından yararlanmak, şiiri çoğaltmak zorunda kalır. Yahya Kemal’in bir kafiye, tek bir sözcük için bir şiirini yıllarca bekletmesi de yeri gelmişken burada anımsanmalıdır. Biçimin, dille bir anlam ve görünürlük kazandığını, dilin evi içinde giyindiğini de biliyoruz. Demek ki şiir şairin diliyle, dil bilgisi ve bilinciyle, dil varlığıyla da bire bir ilintilidir. Artık bir klişe hâline gelen, “Şiir, duygularla değil sözcüklerle yazılır.” ifadesindeki kısmi gerçeklik ve haklılığı da bu noktada akılda tutmak gerekir. Sonuçta şiiriniz, dilinizin zenginlik, işlevsellik ve yaratıcılığından bağımsız bir şey değildir.
Temas, duyarlık, gerekçe, biçim ve dil evreleri; özgünlük arayışıyla, yenilik gereksinimi ve çabasıyla bütünleştiğinde şiirin hamle gücü daha da artmaktadır kuşkusuz. Elbette bütün bunları, her aşamasında bir dikkat ve yoğunlaşma ile birlikte düşünmek gerekmektedir. Birçok şairin temas ve duyarlık anlamında değilse de çalışma, biçim verme, düzenleme aşamasında yalnızlığı ve sessiz bir ortamı tercih etmeleri bu kaygıyla ilintilidir. Şunu da eklemek lazım: Sadece şiir yazmanızı değil bütün eylemlerinizi etkileyen, anlamlandıran, sınırlandıran, denetlemek isteyen bir mihver, bir inanç, ideoloji sahibi olmak da var işin içinde. Sevincinizi, kızgınlığınızı, acınızı, isyanınızı, eğilimlerinizi, düşkünlüklerinizi sorgulayan bir ana eksene, bir kimlik ve kişilik merkezine bağlı kalmanız da şiirinizin hem olanakları, hem yönelişleri hem de sınırları açısından bağlayıcı, belirleyici olmaktadır.
Günümüz Şiiri
Şiiri geliştirmesi ve -belli noktalarda da olsa- dönüştürmesi umulan şairlerden “verili şairlik ya da saygınlık kalıpları”na uymaları beklenmiyor artık.
İçinde dönendiğimiz zamanın aritmik yaşayışına koşut olarak, mekanik ve matematiksel bütünlüğün kuşatılmışlığı içinde bugün daha cesur, coşkulu, genel yapıyı ve buyurganlığı patlatıp bozmaya eğilimli bir yaklaşım öne çıkıyor. “Çağın isterleri” denen şey, şiiri de hem sıkboğaz edip telaşlandırıyor hem de çoğaltıp dirençli kılmaya yöneltiyor.
Kuru, buyurgan aklın karşısına sezgiyi çıkararak yola düşüyoruz yeniden. Şairin zihni bu eksende biçimleniyor şimdilerde. Divan şiirinin minyatürler gibi disiplinli, köşeli, teknik-egemen atmosferine halk şiirinin koçaklamalarıyla, ağıtlarıyla, güzellemeleriyle dalarak havalandırılmak, ayaklandırılmak isteniyor şiir ortamı. Evcilliği, ehliliği doğallıkla, yabanıllıkla, barbarlıkla sarsarak düşünüyor, sıçramalı bir zekâ eşliğinde oluşturuyor şiirini günümüz şairi. Duygucu oluşu, duyarlı oluşla tashih ederek geliştiriyor kendini.
Son zamanlarda doğa ile tamamen bütünleşen, katışıksız bir doğallığı (bunun ne olduğu da tartışmalıdır), organikliği öne çıkaran ve şiirin kurtuluşunu bu arayışa bağlayan yaklaşımlar da söz konusu. Bunu gerçekten başarmak ve geldiği gibi bırakılan bir şiirin niteliklerini, ayrıntılarını tartışmak bir yana doğanın, doğal olanın da her zaman saf, makul, iyi yahut şiire yaraşır olduğunu söyleyebilmek de mümkün değil. Zira doğa da kimi zaman zararlıdır, kötüdür, tehlikelidir. Ben, hiç insan eli değmemiş doğayı da sevmem söz gelimi. Onda sırf ve sürekli olarak ısırgan otlarının bitmeyeceğini kimse garanti edemez çünkü.
Bir de kabaca bir ifadeyle sokakla, hayatla, sokaktaki insanla bütünleşmek var; bu da hem tartışmaya açık hem de açıklanmaya muhtaç bir yaklaşım. Sokağı, insanı, hayatı tanımak, onu bilmek, ona tanık olmak, onu anlamak, ondan tamamen uzaklaşmamak başka bir şey; ona tamamen uymak, onun içinde kaybolmak, onu süblime etmek başka bir şey. İnsanın, sokağın, yaşantıların da iyisi, kötüsü, gıpta edileni, tiksinti vereni var zira. Görmek başka bir şey yani, gözetmek başka bir şey. Tersine bir fildişi kule de işlememeli şiirde; şairi sıradan bir tutanak memuruna, bir yazıcıya dönüştürmek de başka bir çıkmaza saplanmak aslında.
Günümüz insanı (dolayısıyla şairi) gerçeklikle karşılaşırken yalnız değil, dünya ile arasında eskisine göre daha uzun, daha büyük bir mesafe var. Gerçeklikle, dünyayla çeşitli araçların, odakların ürettiği imajların süzgecinden geçerek ilişki kuruyor. Aynı sıkıntı bu imajların tasallutu altındaki dil için de söz konusu. Şair, şiire kalabalık, gürültücü ve kirli bir kadro ile, örtüler yahut perdeler yumağı ile, tadı tuzu kalmamış bir dil ile başlamak zorunda kalıyor bu yüzden. Rutin ilişkilerle, mekanik yaşantılarla malul bu atmosferde yeni bir duyguya, etkili bir edebî görüşe kaynaklık edecek yalın, sarsıcı bir kişisel deneyimin yaşanma şansı da kalmıyor neredeyse. Edebiyatın birçok türü gibi şiir de öncekilere atıf ya da salt kurgu ekseninde gelişmeye evriliyor. Pastişe, kolâja, parodiye dönüşüyor kolaylıkla.
Bir tarafta durmadan tepinen, gürültü çıkaran, küçük burjuva kompleksiyle olmadık şaklabanlık ve hokkabazlıkların peşine düşen, her tarafa hazcılığın ve günübirlik yaşayışın nesnelerini, görüntülerini, cinliklerini savuran bir şiir anlayışı ve örnekliği var. Sürekli yatay, enlemesine gelişiyor. Sık sık soluğanlaşsa da sosyal medyadaki gevezelik marazının içinde yeni bir kimya edinmekte zorlanmıyor. Yılışık, sırnaşık, gürültülü, eklektik ve pervasız bir şiir bu. Bu şiirin etrafında biçimlenen ve türdeş olumsuzlukları taşıyan epeyce kuram ve eleştirel yaklaşım olduğunu da yeri gelmişken belirtmek gerekiyor. Bir de kendine özgü bir duruşu, iklimi ve tavrı olan bir şiir algısı, anlayışı, örnekliği var. Henüz arkası zayıf, taraftarı az, görünürlüğü pek fazla değil. Yer yer inançla, dirençle, siyasal ve toplumsal sorumlulukla, mazlumiyet ve mağduriyet duygusuyla, adalet ve hakkaniyet aranışıyla, ahlak ve bilinçle örülen, kurulan bir şiir bu da.
Karamsar değiliz elbette. Evet, gövdemizi sağır eden, bize mutlu bir ölümü bile haram kılan bir kin ve kötülük avanesi kol geziyor her tarafta. Yozluğun, düşkünlüğün, aylaklığın, müptezelliğin tayfasına kulak verenler çoğunlukta. Fakat şükür ki bize insanlığımızı, sorumluluğumuzu, içimizdeki fıtrat tomurcuklarını hatırlatacak güzellikler, iyilikler, direnişler, örneklikler de görebiliyoruz. Kirli, tütsülü vadilerin az ötesinde, ışıltılarıyla içimizi irkilten gürbüz bir insan ağıcı da direniyor hâlâ.

