SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Bu patlamaların İslam'la da ve Müslümanlarla da bir ilgisi ve izahı var mıdır?

(NOT: Pazar günleri, yıllardır, 'Okuyucularla Hasbihal'e ayırdığımız bu sütunda, Pakistan'daki son gelişmeleri öne alan bir yazı yazmak zarûrî olduğundan; bu Pazar günü bir istisna yapmak gerekti. Muhterem okuyucuların anlayışla karşılayacakları ümidiyle arz olunur.)

***

Pakistan'da yıllardır ve hele de cemaatin yüksek katılımlı olduğu Cuma namazları esnasında meydana gelen bombalı patlamalar yıllardır devam ediyor.. Bu patlamalarda bazan 200'ü bile aşan ölümler meydana geliyor ve yapılan bombalı saldırıların hiç bir izahı yapılamıyordu ve yoktu..

İslam açısından izahı zor olan bir diğer konu da, Yemen devleti ile Suûdî rejimi arasındaki askerî sürtüşmeler meyanında, evvelki gün, Yemen güçlerinin, İslam'ın en mukaddes mekânlarını bünyesinde bulunduran Mekke'nin bile Yemen güçlerine atılan füzelerle vurulması oldu.. (Bu konuya başka bir yazıda ele almak gerekiyor, ama, şimdilik, bu kadar değinmekle yetinildi.)

*

Dahası, hele de son birkaç aydır, bir patlama olmayışı, sadece Pakistan'ın Müslüman halkını değil, herhalde bütün Müslümanları da memnun ediyordu, elbette.. Çünkü, bu bombaları kimin ve niçin patlattığının ne bir 'fail'i, ne de bir izahı vardı.. Ama, 8-9 aylık bir sessizlikten sonra, geçen Cuma günü Pakistan'da üstelik de Cuma Namazı sırasında, bir camide patlatılan bir bomba ile, cemaatten 30'u aşkın kişinin öldüğü, en azından bir o kadarının da yaralandığı anlaşıldı.. Bu saldırının hiç bir izahı ve tevili yok.. Belki, sadece, geçmiş yıllarda, muhtelif câmilerde sürekli tekrarlanan bombalı saldırılarda kurbanların sayısı yüzlerle ifade edilirken, bu kez can kaybı rakamının 20 küsurda kalmış olması bir teselli vesilesi olarak görülebilir..

Ama, asıl şaşılacak taraf, Pakistan'da yıllardır devam eden bu bombalı patlamaların hemen tamamı, hem de Cuma namazları sırasında, camilere ve cemaatlere karşı tezgâhlandığı halde, Cuma namazlarında, camilere ve etrafındaki meydanlara giriş-çıkışlarda ciddî bir tedbir alınamamış olmasıdır.

(Bu gibi patlamalar İnkılab'dan sonraki yıllarda, İran'da da sıkça tezgâhlandı. Hattâ, Şubat 2026 sonunda Tehran'a yapılan Amerikan-İsrail ortak bombardımanı sırasında İnkılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî'nin katledilmesi de aynı hadiseler zencirinin devamından başka bir şey değildi. Ama, 22 Eylûl 1980 tarihinde, dönemin Irak lideri Saddam Huseyn'in İran'a karşı başlattığı ve 8 yıl süren savaş sırasında, o savaş durumundan istifade etmek isteyen İran'daki -özellikle de marksist çete örgütlerince- , İslam İnkılabı Hareketi'nin en önde gelen liderlerinden olan Âyetullah Muhammed Huseynî Beheştî ve en yakın çalışma arkadaşlarının bir toplantısına yerleştirilen bombanın patlamasıyla Beheştî'nin ve önde gelen en seçkin 72 yardımcısının katledildiği bombalı saldırılar, bu sahada en çarpıcı örneklerdendir.) Ama, o bombalı saldırıların önü, alınan sıkı tedbirlerle birkaç yıl içinde kesilmişti..

Pakistan'da son yıllar boyunca gerçekleştirilen bombalı saldırıların başında, Pakistan Devlet Başkanı'nın uçağına yerleştirilen bir saatli bombanın patlamasıyla, General Ziya'ul Hakk'ın ve 70'i aşkın seçkin çalışma ekibiyle hayattan koparılması, evet, tedbir almakta bir gevşeklik olduğuyla da izah edilmişti..

***

Evet, Hindistan nükleer bir güç olmuştu ama;

Pakistan da hemen aynı silahları üretmeyi başardı..

Umulur ki, bu tahmin ediş, 'uzaktan gazel okumak' şeklinde bir tavır olarak değerlendirilmez. Unutulmamalıdır ki, Pakistan, sadece bizde değil, Dünya Müslümanlarının hemen tamamı nezdinde, halkı Müslüman olan ülkelerce, sıradan bir devlet olarak görülmez.. Çünkü, Pakistan, Hindistan'ın bünyesi içinde asırlarca (inekleri ilâh olarak kabul eden) Hindu halklarla genelde ve nisbeten, barışçı bir şekilde, birlikte yaşamışken; 1947 yılında İngiliz emperyalizminin hesaplarına göre, Pakistan ve Hindistan şeklinde iki ayrı devlet olarak ayrıştırıldığından, Hindistan içindeki Müslümanların üçte ikisinin ayrılma iradesiyle, (birbirinden 2 bin km. uzaklıkta) Hindistan'ın kuzeydoğusundaki Bengal Körfezi'nde ve batısındaki Pencâb Vadisi'nde, iki ayrı parçadan oluşan -resmî adıyla- Pakistan İslam Cumhuriyeti ortaya çıkmıştı. Ama, Doğu ve Batı Pakistan arasında, 2 bin km.'yi aşkın bir mesafe ve bu 2 bin km.lik mesafede, düşman olan Hindistan vardı.. Yani, Batı Pakistan'ın savaş uçaklarını aradaki büyük Hindistan hava sahasından geçirerek, Doğu Pakistan'a, Bengal Körfezi'ne ulaşması mümkün değildi. Batı Pakistan'daki Donanma'nın Karaçi limanından Bengal Körfezi'ne gidebilmesi için, kocamaan Hind Yarımadası'nın güneyinden, Seylan adasının kuzeyinden geçip kuzeydeki Bengal Körfezi'ne gidebilmesi 2-3 haftalık bir zamana ihtiyaç duyuyordu.

Bu durum, Hindistan'ın eline geniş imkânlar verdi ve 1972'lerde, şiddetli yağmurlar onunda Doğu Pakistan'ı ezip geçen ve 700 bini aşkın insanı yutan bir sel felaketinin geride bıraktığı yıkımın, Pakistan devletinin karşılaması zordu.. Hele de merkezî Hükûmet'in 2 bin km batıda, uzaktaki Batı Pakistan'da bulunuşu ve Doğu Pakistan'daki o büyük felakete yetişememesi, Bengalli, Şeyh Mûcib ur'Rahman isimli ve 'kamalist laikliği' örnek alan bir 'ayrılıkçı lider'in öncülüğünde, Doğu Pakistan'da büyük bir ayaklanmayı getirecek ve o meydana gelen iç-savaşta 1 milyona yakın insan hayattan koparılacak ve Doğu Pakistan'da Şeyh Mûcib liderliğinde Bengal Körfezi'nde 'Bangladeş' adıyla ve halkının tamamı Müslüman olan bir ülkede, bizdeki gibi müdahaleci ayrı bir laik rejimin devletin doğmasıyla noktalanacaktı. Elbette, Pakistan'ın Doğusunun ayrı bir devlet olarak ortaya çıkmasında Pakistan'la defalarca savaşmış olan Hindistan'ın bir hayli yardım ettiği tahmin ediliyordu ve daha sonra açıklanan belgelerle de ortaya konulmuştur.

Ama, her hâlûkârda, 1,5 milyar nüfuslu dev bir Hindistan var ise de, bu 1,5 milyar'ın 5'te biri, 300 milyonu da Hindistan'ın içindeki Müslümanlardır. Pakistan ve Bangladeş ise, 240'ar milyonluk dev nüfusları ve Hindistan içindeki 300 milyonluk Müslüman ve Keşmir'deki 40 milyonu aşkın Müslüman nüfusla birlikte Hind alt kıt'ası denilen bu coğrafyada topluca 750 milyon aşan Müslüman toplumlar yaşamaktadır.

Elbette, tek başına ferd ferd sayımla 750 milyon nüfusu aşkın bir Müslüman kitlenin karşısında, Hindu nüfusu da, Müslümanların iki misline yakın bir büyük kitle oluşturmaktadır, ama, en büyüğü 1966'da yaşanan Hind-Pakistan Savaşı olmak üzere cereyan eden bütün savaşlarda, Hindistan'ın çaresiz kaldığı görülmüş ve bundan dolayı nükleer silah üretimi için büyük yatırımlar ve harcamalar yapmıştır, ama, Pakistan da boş durmamış; aynı nükleer silahları ve 2-3 bin km. menzilli füzeler üreterek, bütün Hindistan'ı etkisi altına alabilecek bir güç dengesi oluşturmuştur.

Hatırlayalım ki, 40-50 yıl öncelerin Pakistan liderleri olan merhûm Ziya'ul Hakk da, Zulfikar Ali Butto da, 'Hiç bir şey üretemesek ve ekmek bulamasak, ot ve meyva ağaçlarının kabuklarını yiyerek de hayatta kalabiliriz, ama, Hindistan'ın nükleer silahlar üretmesi karşısında aynısını biz de yapmazsak, savaşı taa baştan kaybetmiş oluruz..' diyorlardı, doğru ve hattâ haklı bir mantıkla.. .

Bizdeki ata sözü ne kadar uyarıcıdır: 'Hazır ol cenge, eğer ister isen, sulh'ü salâh..'

*

Bu vesileyle, 1966 yılındaki Hind-Pakistan Savaşı'nı da hatırlayalım..

O savaşta,, Hindistan başlangıçta Pakistan'ı hazırlıksız yakaladığını düşünmüş ve Pakistan şehirlerini füzelerle vurmaya başlayınca, Pakistan lideri Eyyub Khan savaşın inisiyatifini ele geçirmekte kısa zamanda başarılı olmuş ve Hindistan şehirlerini vurmaya başlayınca.. Sovyet Rusya devreye girmiş, dönemin S. Rusya başbakanı Aleksi Kosigin, Pakistan ve Hind liderlerini -bugün Özbekistan'ın başkenti olan Taşkent'e davet etmiş ve 'ateş-kes' kararını imzalatmış ve amma Hind Başbakanı Jawahar Lal Pandit Nehru, Yeni Delhi'ye dönüşte bir kalb krizi sonunda vefat etmiş ve Eyyub Khan da 2-3 hafta önce amansız bir savaşa girdiği düşmanının cenaze törenine katılmak üzere Hindistan'a gitmek gibi bir centilmenlik göstermişti.

*

STAR

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL Arşivi