Koca Dünya
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

Önünde uzanan yanmış meyve bahçesine baktı, başımıza taş yağacak, dedi, şu günahsız ağaçların suçu ne? Burasının lanetlenmiş ya da bir illetin kasıp kavurduğu yer olduğuna hükmetti. Son parti malı da teslim ettiğinde bu işi bırakmayı düşündü. Tövbe edecekti. Aslında kârlı bir işti; hem para kazanıyordu hem de…

Yavrusunun elini daha bir sıkı kavradı kadın, koşar adımlarla yürüyordu, çocuk sürükleniyordu arkasından. Kafileye bir an önce yetişmeliydi.

Ölü sokaklar…

Kıyamet…

Yol üstündeki bir yıkıntı ile yanmış bir çınar ağacının arasına asılı çamaşır ipini fark etti. Ne garip, çamaşırlar yanmamıştı; gözlerine inanamadı ipteki bir hırka, yanındaki kazağın boğazını sıkıyordu, yoksa ona mı öyle geliyordu? Adımlarını sıklaştırdı, arkasına dönüp bakmaya cesaret edemedi.

Sevkiyattan kazanacağı parayı düşündü, her zamanki gibi yüklüce bir meblağdı. Başını çevirip insanlara baktı; ihtiyar suratlı çocuklara takıldı gözleri, yüzünü buruşturdu. Diğerlerinin arasındaki genç kadını gördü; cılız, çıplak ayaklı küçük bir kız çocuğunun elinden tutmuştu, yüzünde savaşın tozu vardı. İçinde bir dalga kabarıverdi. Paraları toplamaya başladı. Sıra kadın ve çocuğa geldi. Bütün varı yoğu avucunun içindeydi kadının, adama uzattı. Besili parmaklarıyla parayı saydı, kelle başı biçilenin çok altındaydı. Birkaç kırık dökük ziynet eşyası da kurtaramazdı onları. Dilini şaklatarak ‘olmaz’ anlamda başını salladı.

Kollarını kavuşturup öne doğru eğildi kadın, kendiyle baş başa kaldı. Yarı aralık ağzıyla belli belirsiz soluyordu. Toprağa dikti gözlerini, oradan güç alıyordu sanki. Kirpiklerini kaldırıp indirdi, ağlamaklı oldu. Hangi acı ağır basıyordu, ayırt edemedi; daha dün yitirdiği iki evladı mı, kocası mı? Çaresizliği adamın yüzüne çarpıp geri döndü.

Birbirinden oldukça ayrık kara gözlerini kadına dikti. İşaret parmağını hızlıca burun deliklerine sürerek kaşıdı; horlayıcı bir sırıtmayla:

Peki gelin bakalım, olmaz ama, sırf sevap için kabul ediyorum sizi, Avrupa sınırını geçince başınızın çaresine bakarsınız artık, deyip manalı bir bakış attı. Kadın bu bakıştan huylandı. Başını öne eğdi. ‘ya sabır’ çekti.

Yolculuk çölden başladı. Zaman zaman yakalandıkları kum fırtınası, gözlerine yüzlerine doluyor, ayaklarını dolaştırıyordu. Kadın ve çocuk geldi aklına sabahtan beridir görmemişti onları. Gerilerde kalmışlardı. Yanlarına gitti. Değişik bir yüz ifadesi takınıp sahte bir ilgiyle sordu:

Aç mısınız?

Kadının cevap vermesine fırsat bırakmadan cebinden çıkardığı ekmek parçasını çocuğun eline tutuşturdu, başını okşadı. İştahla yemeye başladı çocuk. Biraz ilerideki koca basık burunlu, küçük gözlü, iri yarı bir adamı işaret ederek konuştu:

Bizimle gelmenize razı değil, paranın eksik olduğunu söylüyor ama korkmayın ben varım, size bir şey olmasına izin vermem. Balgam dolu boğazından gelen sesle devam etti: akşam konakladığımızda size yine ekmek getirecem.

Adamın bir vebalıyı andıran yeşilimtırak rengini fark etti kadın; yüzüne bakmaya çekindi, gözlerini aşağıya kaydırdı; ayaklarının olması gereken yerde köpek patileri vardı. Adı konulmamış bir korku düştü içine.

Günlerdir yoldaydılar, adımları onları başka bir mevsime taşımıştı. Bilmedikleri bir yerde, gece boyunca yağan yağmurun ardından çamurlara bata çıka yürümeye devam ettiler. Tedirginlik peşlerindeydi, bıkkınlık çökmüştü üzerlerine. Teker teker azalıyorlardı, daha sabah, önlerindeki gruptan yaşlı bir adam, pes etmişti sessiz sedasız. Gömmeye bile fırsat bulamamışlardı.

Uyumamıştı, kızının uykusunun başında nöbetteydi. Biliyordu karanlığın merhametinin olmadığını. Kaygılar, anlaşılmaz gürültüler, ne olduğu belirsiz kuşkulu varlıklar gelip geçiyordu derme çatma çadırın önünden. Bir örümcek gibi çıktı, dilsiz gecenin içinden adam. Sinsi adımlarla yaklaştı, beraberinde karanlık getirmişti. Yüzü seğirmeye başladı. Yapacağı kötülüğü yücelten bir acımasızlık duygusu kapladı benliğini.

Bir şimşek gökyüzünü ikiye ayırdı. Yer gök her şey tuzla buz oldu. Bağırsa, yardım istese gelen olur muydu? Ya diğer çadırlar; bir tanesi matem tutuyordu, diğeri içinde bir günah gizliyordu, en sondakinin içinde merhamet kilitliydi. Karşı koymaya çalıştı, korkunun boğuklaştırdığı bir bağırtı duyuldu. Çocuk uyandı, ağlamaya başladı. Çocuğu savurdu adam; başı çadırın taşına çarptı, sesi kesildi. Küfretti; bu kadarcık parayla sınırı geçeceğini mi düşündün salak! Şimdi ödeşme vakti.

Çaresizliği dağlarda yankılandı kadının; göğü yardı.

Üzerine çullanan adam değil de, kocaman bir karanlıktı sanki; onu durmadan kendi içine çeken bir karanlık.

Karanlıkla boğuşuyor, karanlıkta boğuluyordu.

Dışarda sesler yükseldi.

Sonra bir rüzgâr, bir serinlik esti. Çadıra girenlerle birlikte nefes alır gibi oldu. Boğulmaları geçti.

Sürükleyerek çadırdan çıkardılar adamı. Öfkeleri birbirlerinde yankı buldu. Kimsenin karşı koyamayacağı bir hortuma ya da sele kapılmış gibiydiler.

İtirazlar yükseldi:

Yeter! Yapmayın! Adam ölecek!

Nefesler yavaşladı.

Öfke dindi.

Karanlığın sesi kesildi.

Yüzlerde sadece gölge vardı. Kimse birbirine bakmıyordu.

Gerçek hepsi için aynıydı; ağır ve inanılmaz. Kim göğüsleyecekti onu?

Kafiledeki gençlerden biri bozdu sessizliği:

Şimdi n’apacağız? Nerdeyiz, nereye gidiyoruz, bileniniz var mı? Kalakaldık dağın başında. Hınçla kadından arta kalana baktı, her şey onun suçuydu sanki.

Kadın çadırın içine girdi, ağlamaya başladı. Allah’ın gelip onu bulmasını istiyordu. Daha önce defalarca O’na karşı sözünü tutmuştu. Şimdi sıra O’ndaydı. Başını uzattı, gökyüzüne baktı. Güneşi, bulutları görmek istiyordu. Kucağına sıkıca bastığı kızının sıcaklığını iliklerine kadar hissediyordu. Bulutları görse, göğü görse sanki göğsünde bir pencere açılacak, enkazın altında kalan ailesi, sonra kuşlar, sonra çiçekler.. Her şey uçacak, hafifleyecekti.

Bir işaret…

Bir güneş gülücüğü…

Gök kapalıydı.

Yağmur yağdı yağacaktı.

Benim yüzümden, diye mırıldandı; benim yüzümden koca dünyada kalakaldık.

Selma Aksoy Türköz Arşivi