Uzun süre bir yerde sıkışıp kalmadıysanız, ne yapacağınızı bilemez bir hale gelmediyseniz, bataklığın dibinden gelen seslerden biri sizin sesiniz olmadıysa; şu an benim hemen her şeye şükürle bakmam, yüzümden hiç eksilmeyen bir gülümsemeye sahip olmam size tuhaf gelebilir.
Babam vefat ettiğinde ben 12 yaşındaydım, kardeşim Hasan ise 6 yaşındaydı. Şimdi düşünüyorum da bizim babamız öldüyse, annemin de kocası ölmüştü. Fakat bize elinden geldiğince hissettirmedi acısını annem. Arada ağladığını görürdüm. “Yok bi şey.” deyip gözünün yaşını siler, konuyu hemen değiştirirdi.
Bir siniri vardı yalnız, o zaman için anlayamadığım. En ufak şeye bile çok büyük tepkiler verirdi. Kardeşim ve ben, bize kızıyor sanırdık.
Çok sonra anladım ki öfkesi de kendineymiş annemin. Üzülünce, hata yapınca, eksik hissedince, üstesinden gelmekte zorlanınca bir şeylerin; sinirleniyormuş meğer annem.
Elinden geleni yaptı bizi iyi bir şekilde yetiştirmek için. Hem ana hem baba oldu gücü yettiğince. Tabii biz yine de babamızı çok özledik.
Düşük beklentili olmayı insanlara, hayata karşı çok küçük yaşlarda öğrendik Hasan’la ben. Zor zamanında merhamete gelen, yardıma koşan çoğu insanın, günlük hayatta arazi olduklarını; “Herkesin kendine göre bi şeyi”, bir telaşı, bir meşgalesi olduğunu babam öldükten sonra anladık.
Hasan benden farklı olarak anneme çok bağlandı. Bense hayatım boyunca kendime bir baba aradım. Yerinin dolmayacağını anlamamsa epey vaktimi aldı.
Bir yıl önce annemi de kaybettik. Henüz 42’sinde olmasına rağmen, yorgun kalbi daha fazla yaşamasına müsaade etmedi.
Olsa da bağırsa anacığım şimdi. Olsa da çalsa şu telefon zırt pırt. Olsa da dursa yalnızca, hiçbir şey yapmasa, bir anamız var desek, hiç değilse.
Annem ölünce Hasan amcamlarda kalmaya başladı. Ben Ankara’dayım. Sosyoloji 3. sınıf. Hem çalışıyor, hem okuyorum.
Ah bir yanıma alabilsem Hasan’ımı diyorum o zamanlar. Yengemin tavırları hiç hoşuma gitmiyor.
Lütfetmesin insanlar kimseye. Yapacaksa bir iyilik, gönlüyle yapsın. Sofraya bir tabak daha koyması gerektiğini hatırlamak zorunda kalmasın her seferinde mesela. Makineye girecek çamaşırların hesabını yapmasın. Ne bileyim kendiliğinden yapsın işte. Kendine yapıyor gibi yapsın. İnsan bir başkasına iyilik yaptığında, kendine de iyilik yapmış olmuyor mu sonuçta?
Şubat tatilinde bulduğum bir boşlukta amcamlara gitmiştim. O zaman öğrendim. Bizim oğlan hırsızlık yapıyormuş. Okulda ufak tefek şeyler araklıyormuş. Başta fark etmemişler. En son çaldığı pahalı bir şey olunca, izini sürmüş, öğrenmişler Hasan’ın yaptığını. Allah var, amcam kimselere duyurmamış. Aynı evin içinde ne kuzenler ne yengem biliyor meseleyi. Bana yavaşça söyledi aram iyi diye Hasan’la, belki çözerim ümidiyle.
Çıktık Hasan’la dolaşmaya gidelim bahanesiyle. Beşiktaş’a gittik, bizim her zamanki mekâna. Oturduk iki kardeş denizin kıyısına, birer çay aldık, bir de simit. Bölüştük simidi. Dalgalar ayaklarımıza çarparken konuştuk cancağızımla. Delikanlı oluyor. Çok üstüne gitmedim. Kendi anlatsın istedim. Anlattı da.
“Rezil oldum abla.” dedi başı önünde “Ama elimde değil. Almak gelince içimden bir şeyi, tutamıyorum kendimi.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Ama ne yapacağımı biliyordum. Amcamlar psikolog yolu bilmez. Akıllarına bile gelmez, mânâsız bulurlar.
Hemen iyi bir psikologdan randevu aldım. Annemin küçüklükten alıştırdığı, dişimden tırnağımdan artırdığım “Yok para”mın hepsini saydım psikoloğa. Çok şükür sorunu anladık.
Aidiyet sorunuymuş Hasan’ınki. Kendini bir yere ait hissedetmiyormuş Hasan. Amcamların evini benimseyememiş. Çalarak kapatmaya çalışıyormuş içindeki boşluğu. Almaktan kendini alıkoyamadığı birkaç işe yaramaz kalem, bir bozuk kulaklık, bir cüzdan değil, sevgiymiş meğer.
Okulumun bitmesine daha 1,5 yıl var. Kafe’den aldığım üç kuruş para bana bile yetmiyor ki ikimize birden yetsin. Nasıl getiririm Hasan’ı Ankara’ya? Okula yatılı devam etsin desem, tam sınava gireceği yıl annem vefat edince iyi bir yer kazanamadı ki çocuk. Gittiği okul, yatılı kalınacak bir okul değil yani.
Hasan’ı hiç içime sinmeyerek amcama emanet ettim. Durumu izah ettim dilim döndüğünce. Mecbur döndüm Ankara’ya.
Aklımın bir köşesinde hep Hasan; Kafe, yurt, okul arasında mekik dokumakla geçerken ömrüm, bir gün Kafe’ye bir adam geldi. Uzun boylu, 30’larında bir adam. Beni görmüş daha önce birkaç kez ama ben adamı hiç hatırlamıyorum. Her gün yüz çeşit insan geliyor Kafe’ye, nereden hatırlayayım?
Bizim Selim geldi yanıma; “Nihal şu adam var ya” diye kafasıyla adamı işaret etti, “Seninle bi konuşmak istiyormuş.” dedi pis pis gülerek. “Allah Allah” dedim “Ne konuşacak ki?” Patron da yandan kaş göz yapınca gittim adamın yanına.
Çok uzatmadan meseleye girdi adam. “Hayırlı” bir iş için gelmiş. Görmüş, beğenmiş, evlenmek niyetiyle görüşmek istemiş benimle. Sağ olsun, var olsun da benim hiç aklımda yok ki evlilik falan. “Teşekkür ederim. Evlilik düşünmüyorum.” dedim kestirip attım. “Selim beni idare et bugünlük.” dedim, çıkıp gittim işten.
Kafam allak bullak. Epey yürüdüm. Parkta oturmuş boş boş bakınırken telefonum çaldı. Arayan Serdar.
Serdar Lise’den arkadaşım. Geçen yıl karşılaştık Serdar’la ilk Ankara’da. İletişim okuyormuş burada. Arkadaşlarıyla bizim Kafe’ye gelmişler bir gün. Youtube kanalı açmaya niyetlenmişler.
“Senariste ihtiyacımız var.” dedi Serdar; “Senin kalemin güçlüydü. Başlarda para kazanamayız ama ileride inşallah elimize bir şeyler geçer. Bizimle çalışmak ister misin?”
Fazla düşünmeye gerek duymadan “Olur.” dedim. Ama ne olursa olsun ilkelerimden taviz vermeyeceğimi de söyledim Serdar’a.
Birlikte çalışmaya başladık. Üç beş ay sonrasında, az biraz para da kazanır olduk.
Neyse arayan Serdar. Boş kafa dergilerin birinden röportaj teklifi gelmiş kanala. Bir dosya hazırlıyorlarmış ismi lazım olmayan bir yazar hakkında. O yazarla ilgili tanıtıcı bir de video istemişler. Beni de videonun metnini yazmam için aramış Serdar.
Ben yazarın adını duyar duymaz “Hayır!” dedim. “Hem o dergiyle bizim ne işimiz olur? Nabza göre şerbet, oradan buradan toplama yazarları var. Popüler olmak için yapmadıkları şebeklik kalmadı. Olmaz. Yazmam.”
“Ama” dedi Serdar, “İyi de para verecekler. Hem düşünsene, kanalın adını daha çok insan duyacak bu sayede.”
Tepem attı ama tuttum kendimi. Serdar’ı severim. “Serdar sonra konuşalım ama kararım değişmeyecek bilesin.” dedim, bir şey söylemesine fırsat vermeden kapattım telefonu. Elim ayağım boşaldı sinirden.
Her bunaldığımda yaptığım gibi soluğu kitapçıda aldım. İçinde kaybolup, bir süreliğine de olsa başka bir şey düşünmemi sağlayacağını umduğum tarihi bir roman alıp yurda gittim. Sabaha kadar okuyup bitirdim kitabı. Biraz kafam dağılmıştı. İyi geldi kitap. Dersim öğlendi Allah’tan. Birkaç saat uyuyup okula gittim.
Kafe’deki adam bu kez okula geldi. Teklifini tekrar düşünmemi rica etti elindeki mektubu ve şık paketli hediyeyi uzatırken. Hediyeyi kabul etmedim. Mektubu aldım.
Öyle bir mektup yazmış ki adam, kendimi çok önemli biri gibi hissettim okuyunca. Etkilenmedim desem yalan olur. Ama nereden çıkmıştı şimdi bu? Sırası mıydı?
Okuldan sonra Kafe’ye geçtim. Giyindim, müşterilerle ilgileneceğim, patron çağırdı. Dün kaytardım diye laf edecek sanıyorum. Alâkası yokmuş. Bana yazılan adam, İsmail; meğer patronun arkadaşıymış. Adamı öve öve bitiremedi patron. Şöyle iyi, böyle güzel, işi gücü yerinde bilmem ne. Bana da bir güzel fırça çekti. Yok başıma talih kuşu konmuş. Yok bu fırsat nasıl kaçırılırmış. Fazla konuşmadım “Hı” dedim geçtim. İşime baktım.
Aradan bir ay geçti. Hasan’ın vukuatlarının devam ettiğini öğrendim. Amcamı sıkı sıkı tembihlediğim halde ilgilenmemiş Hasan’la. Hasan da psikoloğa gitsin diye gönderdiğim parayı bir güzel yemiş.
O ara Serdar dergi işini kabul edince kanaldan ayrıldım. Kafe’den de ayrılmak istiyorum fakat iş yok. İsmail de bırakmadı peşimi. Her gün Kafe’ye gelmeler, hediyeler, sürprizler.
Denizin ortasında uyduruk teknemle bir başıma kalmıştım. Yağmur, fırtına derken teknem alabora olmuştu. Yüzmeyi biliyorum güya, ama öyle çok dalga var ki tuzlu su yutmaktan nefes alamaz hale gelmiştim. Boğulmak üzereydim.
Öyle bir zamanda insan nefes almak istiyor sadece. İçine çekebileceği bir hava buldu mu da hava temiz mi pis mi, fazla sorgulama fırsatı olmuyor. Artık o nefes yaşatır mı öldürür mü, onu zaman gösteriyor.
Ben de bulduğum havayı solumaya karar verdim. Evlendim İsmail’le, boğulmamak için.
Evlendikten sonra, kardeşimi Ankara’ya getirdik. Özel bir okula yatılı devam ediyor şimdi Hasan. Hafta sonları bize geliyor. Epey toparladı çok şükür. Dersleri de iyi.
Benim okul da bitti sayılır. Alttan iki tane dersim var, onları da verdim mi tamamdır okul. Artık çalışmak zorunda da değilim.
Böyle anlatınca her şey ne kadar da yolunda görünüyor öyle değil mi? Değil işte!
Boğulmamak için evlendiğim adam sevgisiyle boğuyor beni. Attığım her adımın hesabını soruyor. “Nerdesin? N’apıyosun?”, durmadan soruyor. Dışarı çıkarken şaş kaza telefonumu evde unutsam, bir saat başımın etini yiyor.
Öfkesi de en az sevgisi kadar şiddetli. Ben duygularımı uçlarda yaşıyorum sanırdım. “Normal bir insanmışım.” dedim İsmail’i tanıdıktan sonra.
Neyse; İsmail’in canı tez, benim de durum malum olunca; acelesi varmış gibi apar topar evlendik iki ayın içinde.
Başlarda her şey öyle güzeldi ki. İsmail’in koruyan kollayan yanı güven veriyordu bana. Birlikte çok güzel vakit geçiriyorduk. İlgili, duyarlı, hoşgörülü, samimi bir insan vardı karşımda. Onun yanında olmak huzur veriyordu bana. Kardeşime abi, bana eş; daha ne isterdim Allah’tan?
Çok geçmeden saçma sapan şeylerden kavga çıkarmaya başladı İsmail. Yok bilmem kime Facebook’ta niye yorum atmışım, yok niye öyle bakmışım, niye şöyle demişim, niye oraya gitmişim; her şey mesele olmaya başladı.
İşten güçten kafamı kaldırıp vakit buldukça derslerine katıldığım birkaç dernek vardı. Eleman sıkıntısı çekiyorlar ben bildim bileli. Ben de çalışmıyorum, evdeyim genelde, okula haftada bir gün gidiyorum, yardıma muhtaç insanlara yardım edeyim, çocuklara Kur’an öğreteyim istedim. Ne zaman bir işin ucundan tutacak olsam ufak tefek her şeyi mesele etmeye, gitmemem için elinden geleni yapmaya başladı.
Çocukluğumdan beri kitap okurum. Kitaba ayıracak vaktim her zaman vardır. Kitaplarımı bile kıskandı benden.
Derneklerde çalışmam mesele oluyor, hiç değilse yazarak destek olayım istedim onlara. Siteye konulan ufacık vesikalık fotoğraf olay oldu. Yazılara gelen iltifat dolu yorumlara tahammül edemedi. Gözümden sakınayım derken, sıktı, boğdu, nefessiz bıraktı beni İsmail.
İşte yine böyle boğulmaya yakın bir anda öğrendiğim şey umut oldu, nefes oldu bana. Hamileyim!
Bebeğin ilk hareketlerini gördüğüm anda içim umutla doldu. Dünyaya gelecek yeni bir can, yeni bir nefes büyüyor şimdi içimde. İşin güzel yanı artık boğulmaktan korkmuyorum.
Zor oldu öğrenmem, epey acıya, çokça zamana mal oldu ama anladım ki; soluduğumuz hava ne kadar kirli olursa olsun, güzel bir şey mutlaka var o havanın içinde ve yaşamanın kıymeti en iyi, boğulmaya yakın anlaşılıyor.

